Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Ekim 2021

İnsan

Tanıdık Bir Miras: Kalıtsal Aile Travmaları

Yasemin Avcı

Paylaş

1

0


“Geçmiş hiçbir zaman unutulmuş değildir. Geçmiş, geçmiş bile değildir.” William Faulkner

Edebiyat, kişisel gelişim ve psikoloji alanındaki eserleriyle tanınan, genel psikoloji ve anksiyete konularında çeşitli araştırmalar yapan Mark Wolynn’ın Seninle Başlamadı adlı yapıtı geleneksel psikoterapinin, ilaçların ve öteki müdahale yöntemlerinin uzun süredir çözemediği zorlukların ortadan kaldırılmasında dönüştürücü bir yaklaşım sunuyor. Amerikan haber ajansı Huffington Post, Mark Wolynn’ı dünyada dönüştürücü etkisi olan beş kişiden biri olarak tanımlamış.

Yazar, yirmi yılı aşkın süre boyunca depresyon, anksiyete, kronik hastalıklar, fobiler, takıntılı düşünceler, travma sonrası stres bozukluğu ve öbür güçten düşürücü koşullarla mücadele eden bireylerle çalışmış. Wolynn birçok hastanın kendisine geldiğinde yıllar süren konuşma terapileri, ilaç tedavileri ve öteki müdahalelerin, belirtilerin kaynağını çözme ve acılarını giderme konusunda başarısızlıkla sonuçlanması nedeniyle cesaretleri kırılmış ve ümitlerini kaybetmiş bir halde olduklarını belirtiyor ve deneyimlerine dayanarak, eğitim ve klinik uygulamalarda, cevabın sadece kendi hikâyemiz içinde olmadığını öğrendiğini belirtiyor. Son yapılan bilimsel araştırmalar travmaların etkilerinin bir nesilden öbürüne geçebileceğini söylüyor. Bu “miras” bilinen adıyla kalıtsal aile travmalarının konusunu oluşturuyor.

Terk edilme, intihar, savaş veya bir çocuğun, ebeveynin ya da kardeşin genç yaşta ölümü gibi tür ve yoğunluk bakımından çeşitlilik gösteren üzüntü verici olaylar, şok dalgaları halinde sıkıntıyı bir nesilden öbürüne aktarabilir. Hücresel biyoloji, nörobilim, epigenetik ve gelişim psikolojisi alanlarındaki son gelişmeler, travma modelleri ve tekrarlayan acıların arkasındaki mekanizmayı anlamak amacıyla aile geçmişindeki en az üç nesli incelemenin önemini vurgulamaktadır. Bilimsel araştırmaların sonuçları şunu gösteriyor: Anneannemiz annemize beş aylık hamileyken, bizi geliştiren öncü yumurta hücreleri zaten annemizin yumurtalıklarında mevcut. Bu annemiz doğmadan önce bile annemiz, anneannemiz ve bizim ilk izlerimizin hepsinin aynı bedende olduğunun kanıtı. Üç nesil aynı biyolojik çevreyi paylaşıyoruz.

Kitapta gerçek hikâyelere yer veren Mark Wolynn çözüm önerilerini de anlatıyor. Yıldız bir sporcu olan Jesse on dokuzuncu yaş gününün hemen ardından bir gece sabaha karşı üç buçukta birdenbire uyanıyor. Donuyor, titriyor ve ne denediyse bir türlü ısınamıyor. Üç saat geçmesinin ve birkaç battaniye edinmesinin ardından sadece üşümüş ve yorgun değil, aynı zamanda daha önce hiç hissetmediği tuhaf bir korkuya, uykuya daldığında korkunç bir şey olacakmış hissine kapılıyor. “Eğer uykuya dalarsam bir daha asla uyanamam,” diye düşünüyor. Kendisini uykuya dalacak gibi hissettiği her an bu korku onu uyandırıyor. Mark Wolynn Jess’e ailesinde her iki taraftan da herhangi birinin  üşüme ya da uykuda olma tarzı bir durum veya on dokuz yaşında bir travma yaşayıp yaşamadığını soruyor. Jesse yakın zamanda annesinin ona varlığını bile bilmediği amcasının trajik ölümünü anlattığını anlatıyor. Colin amcası, Kanada’nın kuzeybatısında yer alan Yellowknife’in kuzeyinde gerçekleşen fırtına sırasında elektrik hatlarını kontrol ederken donarak öldüğünde sadece on dokuz yaşındaymış. Kar fırtınasında vücut ısısının düşmesi nedeniyle bilincini kaybetmiş halde yüzükoyun yatarken ölü bulunmuş. O kadar trajik bir ölüm olur ki aile bir daha asla onun adını asla anmaz. Şimdi otuz yıl sonra Jesse hiç bilmeden Colin’in ölümünün özelliklerini, özellikle de bilinçsizlik haline kendini bırakmak konusunda duyduğu korkuyu tekrar yaşar. Bu bağlantıyı kurmak Jesse için bir dönüm noktası olur. Uykusuzluk probleminin otuz yıl önce yaşanmış bir olaydan kaynaklandığını bir kere kavradıktan sonra sonunda uykuya dalma konusunda duyduğu korkuya dair bir açıklaması oluşur ve bu noktadan sonra iyileşme başlar.

Büyük bir travma yaşamış, acı çeken, suçluluk duyan veya acı şekilde ölmüş bir yakınınızın cümlesi içinizde yaşıyor olabilir. Bu cümle annenize ya da babanıza ait olabilir. Büyükannenize ya da dedenize hatta ablanıza, abinize, halanıza ya da dayınıza da ait olabilir. Mark Wolynn, bir travmanın tekrarlanmasının her zaman asıl olayın tam kopyası olmayabileceğini gerçek hayat hikâyelerine dayandırarak anlatıyor. Örneğin birinin suç işlediği bir ailede daha sonraki nesilde doğan biri hiç fark etmeden o suçun bedelini ödeyebiliyor. John, hapishaneden çıktıktan sonra Mark Wolyyn’i görmeye gidiyor. İşlemediğini iddia ettiği zimmetine para geçirme suçu nedeniyle üç yıl boyunca hapishanede yattığını anlatıyor. Duruşmada suçlamayı reddetmesine rağmen aleyhindeki kanıtların ağırlığı nedeniyle avukatı tarafından suçu itiraf ederek ceza indirimi almayı kabul etmesi tavsiye ediliyor. Aile geçmişine bakıldığında bir önceki nesilde babasının iş ortağı tarafından suçlandığı fakat duruşmada ayrıntılara dayanarak suçsuz bulunup beraat ettiği ortaya çıkıyor. Ailedeki herkes babasının suçlu olduğunu biliyor ancak kimse bununla ilgili konuşmuyor. John’un mahkeme önünde yargılandığında babasıyla aynı yaşta olması kalıtsal aile travmalarının bir göstergesi. Adalet yerini buluyor, yanlış kişi bedelini ödüyor ama mutlaka ödeniyor. “Dedesi erik yemiş, torununun dişi kamaşmış,” atasözümüzden hareketle istesek de istemesek de, hoşumuza gitse de gitmese de ailemizin hikâyesi bizim hikâyemiz oluyor. Bu hikâyeleri görmezden gelmek ve reddetmek bizi bizden uzaklaştırır. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin onların hikâyesi bizim içimizdedir ve bize aittir diye belirtiyor yazar. Bunu kabullenmediğimiz takdirde kendi hayatımızı yaşayamayız gibi görünüyor.

Freud’un “Yineleme Takıntısı” bilinçaltında çözülememiş şeyleri hatasız yapmak üzere tekrarlama girişimidir. Travma sırasında anlatma ve açığa çıkarma konusunda yetersiz kalırız. Travmanın bir özelliği de duygu yoğunluğu sırasında beyindeki dil merkezinin kilitlenmesidir. Mesela travma yaşayan kişilerden “dilim tutuldu”  ya da benzer cümleleri duyabilirsiniz ya da siz de yaşamış olabilirsiniz. Hatta hafızamızda kayıplarımız olur ancak yaşadıklarımız kaybolmaz. Bedenimize kaydolur. Bilinçsizce, kendimizi bazı insanlara, olaylara veya durumlara geçmişi yansıtan o eski tanıdık yollarla benzer tepkiler veririz. Geçmişteki olayları çözme amacı güden bilinçaltından gelen bu dürtüler, aile tarihinden gelebilir, geçmişteki çözülmemiş travmalar ise gelecek nesillerde ortaya çıkabilir. Freud’la çağdaşı Jung da bilinçaltında kalan şeylerin yok olmadığına fakat daha ziyade yaşamlarımızda kader ve talih olarak yeniden yüzeye çıktığına inanmışlardır. Jung, bilinçli olmayan ne varsa, kader olarak deneyimlenecektir, der. Hiçbir şey kaybolmaz. Parçalar sadece yön değiştirir. Jesse’ninkine benzer hikâyeleri açıklama girişiminde bilim insanları, travmaların bir nesilden öbürüne geçebildiğine dair biyolojik kanıtları tespit edebilmektedir. Özellikle soykırım sonrası TSSB yaşayan kişilerin çocuklarının, ebeveynlerine benzer şekilde düşük kortizol seviyeleriyle doğduğunu gördüler ve bu da bir önceki neslin TSSB belirtilerini yeniden yaşamak üzere yatkın hale getiriyor. Bu belirtiler arasında; depresyon, anksiyete, uyuşukluk, uykusuzluk, kabuslar, korkutucu düşünceler ve kolay irkilme veya kendini diken üstünde hissetme duygusu bulunmaktadır.

Acı büyük olduğunda, insanlar ondan kaçmaya çabalar ancak duygularımızı engellediğimiz zaman bizi kendiliğinden serbest bırakmaya götürebilecek gerekli iyileşme sürecine bilmeden engel oluruz. Bazen acı kendini ifade edebilecek veya çözüme kavuşabilecek bir yol bulabilene kadar saklı kalır. Saklı kalan duygular, genellikle bir sonraki nesilde açıklaması zor belirtiler halinde yüzeye çıkabilir. Jesse için sürekli hissettiği üşüme ve titreme hissi gibi. Kitapta bu aile travmalarının hayatınız üzerindeki etkilerini nasıl anlayacağınız, ortaya çıkarıp nasıl çözümleyeceğinize dair pek çok metot sunuluyor. Kitabı okurken aile travmalarımın hayatıma etkilerini analiz edebildim. Bu yöntemin etkili olduğuna inanıyorum. Dünyada gün geçtikçe kullanımı daha da artan antidepresanların pek çok ruh sağlığı problemlerine çözüm olamadığı sizce de aşikâr değil mi? Belki gerekli ama tek başına yeterli görünmüyor.

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir ‘Tasavvuf’ Yolculuğu...Uğur Vardan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cafer Solgun

12 Ağustos 2025

‘Ödedim borcumu yaşayarak’ ya da Post ..

İnsanüstü bir uğraş ile hayatı adına bazen devrim, bazen bahar ve her zaman özgürlük dediğimiz geleceklerin inşasına zorlarken…Rengârenk, rengâhenk gölgelerinde saklı hayatlardır, bazen şaşırtan bir sürpriz olur düşer yoluna ve sen hayıflanırsın her şey si..

Devamı..

Ses ve Kitap

Mesut Barış Övün

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024