Tırtıl
16 Aralık 2018 Öykü

Tırtıl


Twitter'da Paylaş
0

Acele edin biraz, diye sesleniyor minibüsün şoförü. Aynı anda inen kalabalığa yol vermek için ben de araçtan iniyorum. Şoför tekrar binmemi beklemeden kapıları kapadığı gibi gaza basıp gidiyor. Kaptan, kaptan! Sesim kalabalığın içinde eriyor. Adamın kafasını çevirip geriye bakması, yüzündeki hain sırıtma, kornaya basması yakın plan bir film sahnesi gibi zihnimde ardı ardına patlıyor. Belki de öyle sanıyorum. Şans ondan yana, trafik de. Hızla uzaklaşıyor. Gördün mü kibarlığı, yol vermeyi. Üstelik bu havada. Her yere metro gelecekmiş ya, gelince görürsünüz kornayı, sırıtmayı.

Ne olduğunu anlayamadan aynı kalabalığın içinde sürükleniyorum bu sefer. İnsanlardan oluşan bir girdap soğurup koparıyor beni olduğum yerden. Ayaklarım yerden kesiliyor, kalabalıkla bütünleşiyorum. Birkaç omuz, diz darbesinden sonra umarsızca akıntıya bırakıveriyorum kendimi, hava kabarcıkları buharlaşıp çıkıyor ağzımdan. Yekpare bir vücut gibi kısa, sakil adımlarla yürüyoruz. 

Etrafımdaki insan çemberine ürkerek bakıyorum, yüzlerce kolu, bacağı olan, başını göremediğim dev bir tırtıla benzetiyorum bir an. Baş nereye giderse kuyruk daha geniş açılı manevralarla takip ediyor. Çok hızlı hareket edebilen dev bir sürüngen. Midem kasılıyor, ben de hızlanmaya çalışıyorum. Homurtulu konuşmalar, onlarca çift ayağın su birikintilerine sürtünmesiyle çıkan seslerin içinde kaybolup gidiyor. Kalabalık korkum her soluğumda saklanamayacak kadar yüzeye vuruyor. Uzun sürmüyor ama, kısa bir sürünmeden sonra şehrin en yüksek tepelerinden birinin yamacındaki küçük caminin kapısında tıslayarak duruyoruz. Tırtıl usulca uzuvlarına ayrılıp avluya dağılıyor. Derin bir nefes, korkumun buharlaşıp ağzımdan çıkması, bıraktığı ince gri duman, ilk toparlanma ânı. Merakla içeriye göz atıyorum, bir cenaze alayı bu, birlikte sürüklendiğim. Kalabalık da bir dil biçimi sayılırsa sevilen biri olmalı. Avluda iğne atılsa yere düşmez. Garip. Böyle havaların cemaati hep yok denecek kadar az olmaz mı? İnsanların beceriksizce uydurulmuş mazeretlerinin dedikodusu yapılmaz mı böyle günlerde? 

 

 

Cami sahilde. Denizle arasında çift yönlü kocaman bir cadde var sadece. Gözümle mesafeyi tarıyorum. En fazla elli metre. Dalga sesleri, martı çığlıkları, vapur düdükleri. Ne iyi gelir şimdi? Hepsi yalnızca birkaç adım ötede. Halam? Bekliyordur şimdi. Söylenir durur. Beklesin. 

Bunlar hep o minibüs şoförünün yüzünden. Aptal gibi kibarlık yapıp inmeseydim bu tuhaf cenaze yerine çoktan Beykoz’daydım. Çayımızı içiyor olurduk. Gerçekten mi, istediğin bu mu? Değil. Artık halama gitmek de gelmiyor içimden. Arasam. Gelemeyeceğimi söylesem... Hadi halan tamam da, hiç tanımadığın birinin cenazesinde ne işin var.

Aslında sahilde öylece durup düşünmeyi, dalgaların eksilttiği beton kaldırımın üzerinde dikilmeyi istiyorum sadece. Hem de hemen. Halamdan, bu garip cenazeden, istemsiz birlikte sürüklendiğim tırtılımsı insanlardan, hepsinden kaçmayı da.

Kıyıdan başlayıp ufka kadar uzanan mavinin tonlarını saymak. Denizin kıyıya köpüğünü bırakıp geri dönmesini, martıların kafalarını suya daldırıp gagalarında avlarıyla havalanmalarını, buz kırıkları gibi denizin yüzeyinde çözülüp eriyen küçük çırpıntıları, kocaman naylon poşetlere benzeyen denizanalarını, ara sıra yanaşan deniz taksilerden inen vakti kıymetli insanları izlemek istiyorum.

Yağmurun üzerimden sinsice süzülmesini bile özledim. Rüzgârın yanaklarımda gezinmesini, nemlenen saçlarımın şakaklarıma yapışmasını, burnumun ucunun soğuktan kızarmasını hissetmeyeli öyle çok oldu ki. Vaktim de bol. Bol mu? Bol tabii. Yapacak önemli bir işim de yok, kendimi önemli hissetme ihtimalim de. 

Oysa ne caddeyi geçebiliyorum ne de camiden çıkabiliyorum. Bir şey beni içeriye doğru çekiyor, avludaki tırtıl kalıntılarının manyetik etkisinden kurtulamıyorum. Usulca süzülüyorum avlunun içlerine doğru, köşedeki yaşlı çam ağaçlarının arasına kuytulanıyorum. Varlığımı kimse fark etmiyor. Çok soğuk, diyor yaşlı bir kadın. Parmaklarım dondu, diyor öbürü, ayaz çatlağı kızarmış ellerini gösteriyor. 

Ocak soğuğu, Cemaatin kısmeti, Çok soğuk, Böyle günde, Tövbe yarabbim. Caminin gitgide ağırlaşan havasında hafifleyen sözler genleşiyor, uçuşuyor. Musalla taşındaki nakışlı yeşil kumaşla kaplı sandukaya kaçamak bir bakış atıp hızla kaçırıyorum gözlerimi. Yanına gitmek istiyorum, ayaklarım aynı fikirde değil. Yerimden kımıldayamıyorum. Belki sonra, cesaretimi toplayınca.

Yağmur arada sulu kara çeviriyor. Havada nefes izlerinin çizdiği desenleri izliyorum. Sefalet temalı siyah beyaz bir festival filmi gibi. Üşüdükçe safları sıklaştıran cemaatin üzerinden nefes buğusu yükseliyor, ıslak paltoların rutubet kokusuyla karışıyor. Kalabalık arttıkça az ilerdeki inşaat sahasının kıyısından ayakkabılarla sürüklenen çamur, yağmurla birlikte taş zemine yayılıyor. Gri beton, sarı, koyu kahverengi ıslak bir kilim serilmiş gibi dalgalanıyor.

 

Yağış devam ettiği için hiç kimse temel cenaze aksesuvarı kara gözlüklerini takamamış, Cemaat çıplak, diye mırıldanıyorum kendi kendime. Aniden içimden yükselen garip gülme isteğini aklıma sevimsiz şeyler getirmeyi deneyerek bastırabiliyorum ancak. Bakışlarım insanların yüzlerinde bir hırsız gibi gizlice gezinirken gözetliyorum; gözlüksüz çıplak kaldığını düşünenlerin suratlarında beliren birbirlerine yakından bakmanın verdiği ürkekliği, dalgın, derin, uzaklara odaklanan, etkisi hesaplanmış bakışları. Takındıkları vakur, cenazeye yakışır mimikleri usulca dağarcığıma sırtlıyorum. Hiç kimsenin kimsesi olmanın dayanılmaz arsızlığı olmalı bu. 

 

 

Herkesin yüzündeki gizli sevinci bir ben mi fark ediyorum? Taşın üzerindeki ölü bedene inat hâlâ hayatta olmanın –ne yapsalar saklayamadıkları– sevinci cemaatin yüzünde unutulmuş gibi. Farkında değiller. Yabancı olmasan sen de anlamayacaktın, diyorum kendime. Kanıksamış olacaktın. Bir an, ev sahibine haber vermeden gidilen eski zaman misafirliklerinden birinde, ev sahibi fark edip oradan kaldırana dek utanıp gözlerini kaçırsa da istemsiz gözünün tekrar takıldığı, soba askısında unutulmuş külotu görmüş konuk gibi hissediyorum kendimi.

Son zamanlarında çok acı çekmiş, artık morfine başlamışlar. Dünden beri çok iyiymiş ama. Ölüm iyiliğidir o. Kurtulmuş kardeş. Allah çektirmesin. Ele düşürmesin. Daha kaç yaşındaydı şunun şurasında. Ecel. Elden ne gelir. Hava da çok soğuk. Şansına. Mekânı cennet. Yolu ışık... 

Daha fazla duymak istemiyorum bu bayat ezber cümlelerini. Tamam, siz öyle söyleyince öyle olacak sanki. İçim sıkılıyor, usulca yerimi değiştiriyorum. Avluda dikilen kadınlı erkekli kalabalığın taşın üzerinde tek başına yatan mevtaya karşı tam takım oynayan ezici bir rakip olduğu düşüncesi ağır ağır zihnime yerleşiyor. Maçı kazanmışlar mı yani? Öyle mi düşünüyorlar? Öyle. En azından bu seferlik.

Kalabalığın arasında küçük adımlarla dolaşıyorum, yüzümde birini ararmış gibi yapıştırdığım mizansen mimikler. Sinsice dinliyorum bana ait olmayan kelimeleri.

Siz onlarla beraber mezarlığa gidecek misiniz?

Gidemeyiz, işten iki saatliğine izin aldık. Döneceğiz daha. Artık bu trafikte nasıl döneceğiz bilmem ama. 

Sen?

Yok, ben de gidemem. Çocukları evde bıraktım. Dönmem lazım.

Bizim de akşam konser vardı, artık hiç içimden gelmiyor ama. Tuncer, Açılırsın gidelim, dedi.

Bence de gidin, bu sıkıntı üstünüzde kalmasın. 

Rahmetli durdu durdu tam gününü buldu, şu soğuğa baksana. 

Evi kendinin miymiş?

Satıp paylaşır artık çocukları. 

Akşama yemeğim yok ama elim kolum tutmaz artık. Dışardan söyleriz değil mi?

Söyleriz tabii. 

Çok üzüldüm vallahi.

Ben de. Keşke şemsiye alsaydık.

Benim ayaklarım dondu. Bir de regl oldum. Akşama sancılanmazsam iyidir. 

Camiden sonra bir kahve içelim mi bir yerde, açılırız.

İçelim. 

Ben mezarlığa gidemem zaten. İçim kaldırmıyor.

 

 

Hiçbir yere varmayan hikâyeler. Yoruyor. Bir kıymık kadar bile içine batamadığımı ayırt ettiğim cemaatten uzaklaşıyorum. Cenaze namazını biraz daha uzaktan izliyorum. Ölenin adına bir öfke filizleniyor içimde. Yapılan törenin ölenle hiçbir ilgisi yok. Geride kalanlara, eşe dosta sunulan gönülsüz bir drama bu. Fotoşoplanmış bir keder görseli. Belki de umutla bekledikleri kendi pırıltılı geleceklerini yaşama ihtimalini kuvvetlendiren bir eksilme. Boşluğu doldurma gayreti, en temel fizik kanunu. Sanırsın kendilerine yer açtı giden. En zarifiyle hüzünden en kabasıyla kedere kadar herkesin sosyal sınıfına göre yerini aldığı geniş bir yelpaze. Herkes ölüye dair dağarcığında ne varsa oracıkta bırakıp gitme telaşında. Hızla geçip gitmek istedikleri o kadar belli ki.

Birden ölüye karşı ölçüsüz bir merhamet yükseliyor içimden. Cansız bedeninin bu suni gösterinin içinden geçişine tanıklık etmek zoruma gidiyor. Sanki geldiğim ilk cenaze buymuş gibi. Belki de bir gün sıranın bana da geleceğiyle yüzleşmek daha zor, bilmiyorum.

Bir süre sonra artık topladığımı sandığım cesaretimle kalabalığın arasından sıyrılıp cenazenin başına doğru ilerliyorum. Sandukanın yanı başına konmuş çelenge takılıyor gözlerim. Üzerinde adı yazıyor. Siyah beyaz bir fotoğrafını iliştirmişler adının yanına. İçleri gülen yeşil gözleriyle, beyaz kaşlarının ve kırışık geniş alnının altından bana bakan temiz yüzlü adamdan alamıyorum bakışlarımı. Tabutun altındaki taşlaşmış bedeni hissetmek istermiş gibi, elimle yeşil kumaşı boydan boya sıvazlıyorum. Bildiğim birkaç duayı mırıldanıyorum. 

Öylece dalıp gitmişken, ölen adamınkilerle aynı renkte, soru dolu bir çift göz beni kendime getiriyor. Birden, ait olmadığım bu yerden hemen çıkıp gitmezsem bir daha hiç gidemeyecekmişim gibi geliyor. İliklerime kadar ürperiyorum.

Hiç düşünmeden koşar adım caddeyi aşıp deniz kenarına iniyorum. Arkamdan kimsenin gelmediğini görünce derin bir nefes alıp olduğum yere çöküyorum. Rüzgâr yanaklarımda geziniyor. Nem yanaklarımı ıslatıyor. Saçlarım ağırlaşıp alnıma, şakaklarıma yapışıyor. Nemle karışan soğuk hava ellerimi, parmaklarımı sızlatıyor. Sızlasın. Çöktüğüm yerden kalkıp ıslak banklardan birine oturuyorum, umursamıyorum. Bir martı yavrusu çöp kovasının kenarına bırakılan ıslanmış simit parçalarını taşımaya çalışıyor. Çığlık çığlığa üzerimizde dönüp duran hemcinsleri sıralarını bekliyor. Kıyıya yakın geçen bir vapurun dalgası beton seti aşıp botlarımın içine kadar giriyor, ayaklarım ıslanıyor. Varsın ıslansın.

Buz gibi havada derin bir nefes. Bir daha. Oh. Soğuk hava ağzıma doluyor, tazyikli suyla doldurulmuş bir şişe ağzı gibi köpürüyor ciğerlerim. Üşümek de güzelmiş meğer; yaşamak. Küçücük bir tırtıl kımıldanıyor içimde, bulduğu heves kırıntılarını usulca tırtıklıyor. Kazanmak güzel şey. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR