Tolga Yazıcı • Suistimal
4 Temmuz 2018 Öykü

Tolga Yazıcı • Suistimal


Twitter'da Paylaş
0

Sesler sesleri taklit etmeye başlamıştı. Hoşuna gidiyordu bu durum. Hem hikâyeyi bozmadan hem bu ânın ahengini devam ettirebilmek için uzun kelimeler düşündü yazdığı hikâyeye. Suistimal yazdı önünde bulunan daktilonun tuşlarına ağır ağır basarak. Bekledi. Üst kattaki çocuğun harf sayısını tahayyül etmesi zor olacaktı herhalde. Tık tık tık sesi geldi yukarıdan, saydı içinden. Bekledi. Bir sonraki yere vuruşlar çocuğun vuruşu değil annesinin vuruşuydu. Anladı. Bağırış sesleri yerini kapı açılış sesine bıraktı, açılış sesi büyük bir kapanış gürültüsüyle son buldu. Saydı merdivenleri, bir, iki, beş, altı… Öfkeliydi anlaşılan, erken gelmişti. Susması için yeni yaptırdığı parkesine tıklattığı halı fırçasıyla gelmişti. Kapıyı da onunla tıklattı. Açtı kapıyı, nemrut kadın… Yine nefesiyle ve gözleriyle korkunç bakıyordu. Neden bu kadar kötü bakabilirdi ki bir insan? Çocukluğunda iyi şeyler görmemiş ebeveynler neden yaşayamadıklarının hıncını çocuklarından çıkarırdı?

Kelimesi kelimesine biliyordu söyleyeceklerini. Konuşması bittiğinde haklı çıkmış olduğu buruk gülümsemesini attı ortaya. Ben sana demedim mi diye başladı, yazar bozuntusu diye bitirdi. Gülümsemesini buruklaştıran kirayı hatırlatmış olmasıydı. Haklı olduğu tek bir konu da buydu. Üç aydır kira ödeyemiyordu. Kapının altından sallanan kâğıt yığınları rüyasına girer olmuştu artık. Bir mumya gibi görüyordu kendisini, çevresi icra takip kâğıtları ve faturalarla sarılıyordu. Tam ağzına da susması için yıllar önce aldığı mektup, içerisinde kırmızı kalemle yazılmış yazı: sen benim bırak sevgilim olmayı, kapımdaki köpek olamazsın…

Derin bir nefes aldı burnundan, karnını olabildiğince şişirdi. Ağzından yavaş yavaş vermeye başladı havayı dışarıya. Rahatlamıştı. Bu taktiği öğreten arkadaşına içinden bir kez daha teşekkür etti. Ne tuhaftı bir psikologla yaşadığı o ilişki. Neden birinin sana sahip olma ihtimali seni bu kadar ürkütüyor, demişti, cevap verememişti. Cevabını bilmediği şeyleri yazmak daha çok işine geliyordu. Bir soru bulurdu önce kendine ve bu cevabı bulana kadar günlerini harcardı. Yazdıkça yazardı. Bir senaryosu vardı arkadaşının önerdiği yapımcıya verdiği, acaba ne olmuştu? Kapının altından büyük nefretle atılan kâğıtları ayağının köşesiyle duvar dibine doğru sürükledi. Üzerine giydiği bej renk tişörtü çok sevmişti, buruşmuş yerlerini elleriyle düzeltti, mahallede top oynayan çocukların başını okşadı, kendisine verilen pası kıvrak bir hareketle ayağında kavrayıp iki üç sektirip pası atan çocuğa gelişigüzel yuvarladı. Top yuvarlandıkça anıları da hasretleri de harmanlanıp canlandı gözünde. Yok sana forma morma, demişti babası yıllar evvel. Bırak bu boş işleri, kıçımın Hagi’si demişti. Başarılı ortaokul ve lise performansı onu neden bu kadar rahatsız etmişti bilmiyordu. Tarzı aynı George Hagi demişti beden eğitimi öğretmeni. Küfretmiş hocasına, sokma aklına böyle şeyleri demişti. Üst komşusu da aynısını diyor, sokma çocuğun aklına boş işleri, diyor. Gülümsüyor.

İki alt sokaktaki telefoncudan çıktığında cebinde bir telefon eksikle ama bir aylık kirasını koymuş şekilde ayrılıyor. Çeyrek kokoreç ve soğuk kola ritüelini tekrarlıyor. Bir kitapçıya gidip yıllardır okumayı ertelediği bir kitabı alıp eve doğru yola koyuluyor. Elindeki paraya burun kıvıran ev sahibine karşı geliştirdiği konuştuğunu duyamama serüvenine bayılıyor. Evine giriyor. Kapı çalıyor, of, yine o nemrut kadın. Değil. Nerelerdesin oğlum sen, diyor karşıdaki, buralardayım cevabı geliyor. Kaç gündür, diyor, ceplerini yokluyor, aklına geliyor; evet, telefonu yok. Bir haftadır açmıyorsun telefonlarımı, diyor, ta Ankara’dan sırf onu görmek için geldiğini vurguluyor. Senaryosunun kabul edildiğini ama yapımcının ona ulaşamadığı için projenin iptal olduğunu söylüyor. Yarı uyuklamalı arkadaşını içeriye davet ediyor, kabul görmüyor, ne halin varsa gör çıkışı geliyor, senden bir bok olmaz benzetmesi geliyor sonra. Kapıyı kapayıp duvarda asılı duran takvime bakıp hangi günde olduklarını anlamaya çalışıyor. Başarısız. Üç yıl öncesine ait takvim olduğuna vakıf olunca gülümsüyor. Ne hoş diyor içinden, zaman beni değil ben onu kovalamışım. Uzun süredir ertelediği bir şeyi yapmak, üstünü değiştirmek için odasına giriyor. Yaklaşık on beş dakika arayıp bulamadığı bej renk tişörtünün üzerinde olduğunu görünce gülümsüyor. Çalışma odası olarak da kullandığı salondaki küllükten erken söndürülmüş birini bulup tekrardan yakıyor, oldukça sert. Bir fotoğrafçıya girip biyometrik fotoğraf çektiriyor. Nüfus İl Müdürlüğü’ne gidene kadar ara ara fotoğrafını çıkarıp gülümsüyor. Vesikalıktan sonra yeni nesil biyometrik samimiyetsiz fotoğraflar, ne hoş. Kimliğini yeniletmesi iki saatini alıyor. Hava ha karardı ha kararacak. Karaköy’den yürüyerek Kabataş’a bir saate geçiyor. Mavilik kendini belli ediyor olabildiğince. Yoldan karşıdan karşıya geçmek için bir sağına bir soluna bakıyor, bir daha sağına ve geçiyor. Duruyor. Gülümsüyor ama bu farklı, çok farklı. Neden baktım ki, diyor içimden, özellikle en son sağa, neden?

Çok uzun zamandır bu kadar kat çıkmadığını fark ediyor beşinci kata ulaştığında. Acilen sigarayı bırakmalı ve spora başlamalı temennisinde bulunmuyor ama. Nefes egzersizini iki kere yapıyor. Türkân, ne yapıyordur acaba?

Karşısı karanlık, karşısı çok karanlık. Bir karanlık başka bir karanlığı görünce ürperiyor. Hangi karanlığın ürperdiğini bilmiyor ama. Ne kadar egzersiz yaparsa yapsın çıkmayacağını biliyor içindeki bu boşluğun, karanlığın.

Beş dakika sonra bir karanlık diğerini yutuyor. Yenilen karanlığın biyometrik bir fotoğrafı iki gün sonra gazetelere çıkıyor: Genç Yazarın Hazin Sonu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR