Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Ağustos 2020

Öykü

Tutarlığın Tozlu Yolunda

Burak Can Baknali

Paylaş

0

0


Yolların bahşedilmiş olduğu yargısı yanlışsa eğer, gözlerimin seçemediği bir patikada yürürken algıladığım tek şeyin keskin bir karanlık olduğunu nasıl anlatırım bilmiyorum. Yine de ayaklarım beni bu yoldan çıkarmıyor. Eski bir mezarlığın derme çatma duvarı gövdeme tosladığında doğru yolda olduğumu anlıyorum. Tam burada kendini ucundan gösteren şey ölüm düşüncesi değil, bir yaşama sevinci aşılayan yersiz cesaretim. Gerektiğinde hiç gelmez, aradığımda cevap vermez ama burada utanmazca ve düşüncesizce karşıma çıkıveriyor. Bense her defasında küsüyorum bu oyuna. Canlılara has bir ahlaksızlık beni ayakta tutuyor ve yolumdan çıkarmıyor: yaşıyorum. Oysa daha beş dakika önce iki ölü tarlanın arasında yürürken, faniliğin o hiç alışkın olmadığım ağırlığı ayaklarıma dolanmıştı. Şimdiyse burada tanıdık gelen tek şey bir mezarlık ve ona baktıkça bütün yabancılığı kayboluyor bu soğuk memleketin. Bir tamamlanmışlık hissiyle, kentimde hiç doyamadığım nefesimi alıp veriyorum. Bu his bir yerleşim yeri işaretiyle tetiklenir hep. Işık huzmelerinin yaşlı gözlerime dolduğu şuradaki tek katlı taş evler, yeni evim olmalı. Farklı duygularla yüklü şu ânımın ağırlığından mı yoksa sert rüzgârın doğal sonucundan mı, anlayamadığım bir gözyaşı seli hiç beğenemediğim küçük çenemden hızlıca akıp gidiyor. Yalnız küflü bir peynirin kokusunu duyduğum anda anlayabiliyorum neden ağladığımı: kentimden uzaktaydım. Şimdiyse bir tilki ailesi boğuk seslerle inleyerek arkamdan kaçışıyor ve ben uzaklaşıyorum. Oysa koşarak uzaklaşmamı gerektirecek bir durum yoktu, tilkiler gitmişti. Ama orası olay mahallidir artık, karanlıkta orada öylece kalakalmak pek akıl kârı değildir. Bu karanlıkta o tilki ailesinin oraya dönmesi mümkündür, çünkü orası olay mahalli değildir onlar için. En önemlisi de, bu olay mahalline karşı, algılarımın ve duygularımın şaha kalktığı şu saatlerde hiçbir yakınlık hissetmiyor oluşumdur. Bir kentli taşraya varır.

Tıraşlı yüzüyle meslektaşım karşılıyor beni. Öncesinde haberleşmiş ve varacağım saat konusunda bir karara varmıştık. Başıboşluğumu ve dakiksizliğimi bu şekilde görmüş olması beni büyük bir külfetten kurtarıyor: kendini anlatmayı hiçbir zaman beceremez insan. Ayrıca yalan yanlış, ölçüsüz bir anlatıdır o. Zoraki bir mütevazılık sunduğu alelacele yorumla benliği acımasızca pataklarken, heyecanlı ve kendinden emin bir ifadeninse her zaman bir hata payı vardır. İlişkilerimi bu kadim ölçüsüzlüğümüze kurban etmek istemem, bu sebeple kendimi karşımdakine bizzat gösteririm. Bu Tanrı vergisini ne zaman ve nasıl bir ödeve dönüştürdüğüme gelirsek, hatırlamıyorum. Bir taraftan, onu beklentiye sokarak mağdur etmiş ve hakkımda önyargılı fikirlere sahip olmasına yol açmış olabilirim. Ama böyle bir durumda önyargı kendiliğinden ortadan kalkar; çünkü önü ya da gerisi fark etmiyor, yargısında haklıdır. Bu yüzden verdiği tepkiye üzgün ve aynı zamanda kavuşma hasretinin giderildiğini imleyen bir yüz ifadesiyle cevap veriyorum, çatık kaşlarım ve gülümseyen dudaklarımla. Gerçi bir tepki verdiği de söylenemezdi, yüzündeki yarım ve silik somurtkanlığı ben tamamladım. İlk karşılaşma: kulakları sağır eden bir sessizliktir bu. Bu birlikteliğin verili bir bilgisi yoktur. Yazılmayı bekleyen beyaz bir sayfa titreyen ellerimizin hemen altında durur. Bellekse yıkılmaz, gıcık eden bir konumda öylece dikilir. Unutma değil, hatırlama değil; bir utanç abidesi olarak yaftalanan şeylerin dışında, utancın bir de kendi abidesi vardır ki bellek budur. Utanç, ete kemiğe bürünmüş, en somut halidir belleklerimizin. Biraz parçalansa belki bir şekle sokabileceğim. Çimento harcının karıldığı o ilk yer, yalnız zaman kazıyabilir onu, tıpkı oraya yerleştirdiği gibi. Demem o ki insan aklı bu, yürürken onlarca şey akıldan geçer bu ikiliye dair. Ama farklı bir şey karşılar bizi sonra, geleceğe dair bir öngörüsüzlük göz çeperlerine sarmalanır. Tansiyon dengesiyle alakalı bir durum değildir bu göz kararması. Geçmiş ve şimdide tıkanma müşterek bir deneyime dönüşür artık. Öyle ya, bu tıkanma hissi bize diğer her şeyden daha tanıdık gelir böylece. Bundandır anlık kopuşlarımız, şeylere dönük yabancılığımız ve korkularımız. Benlikten kopmuş bir gözlem: güzel bir patikada iki insan yürüyoruz, şimdi ne olacak? Fakat biliyorum, Tanrı önce hormonu yaratmıştır, ardından kaygıyı ve en son dekorları: geri planda konuşulanlar, kulakları sağır eden bu sessizliktir işte.

Köyün adının Üçpınar olmasına karşın köyde bir tane bile dere olmadığını öğreniyorum. Bugünlerin hatırına dayanarak şaşırmıyorum ve “kurumuştur” diyorum. Çünkü böyledir, cevaplarını alamadığımız şeyler birer kıssaya dönüşür. Bir kesinlik kaynağından çıkagelir; yontulup biçileceğinden ve bir morale dönüştürüleceğinden haberi olmaz. Ama kurumuş bir kaynak bile görünmüyordu ortada. Suyu nereden temin ettiklerini sorduğumdaysa komşu köyleri olan Susuz’un adını verdi kıymetli meslektaşım, orada da köylerinin ortasından büyükçe bir çay akarmış. Şaşmamalı. Muhtarın evine misafir oluyoruz şimdi, bir sürahi su ve birkaç bardak önümüze konuyor. Ardından yaşlıca bir teyze, oldukça genç kızlar, damatlar ve torunlar geliyor, ev bir anda şenlik yerine dönüyor. Led lambanın aydınlattığı küçük bir taraçada oturuyoruz. Bu saatte nasıl geldiğimi soruyorlar, inanamıyorlar. Canlı yüzlerinde ünlem işareti; yalnız ben görebilirim bunu, çünkü son birkaç yılımı bunun üzerine eğitim alarak geçirdim. Belli ki kendileriyle karşılaştırıp bir anlam çıkarmaya çabalıyorlar. Çocuklar bile. Tabi, çocukların önünde, akşamın bu vaktinde varmamın sebebinin basit bir hesaplama hatası olduğunu söyleyemezdim. Gerçi benimle ilk defa karşılaşan insanlara bunu söylememde bir sakınca yoktu, sadece öngörüsüzlüğümün bilincinde olduğumdan bir açıklama getirmeye dilim varmadı. Bir şekilde gelmiştim işte. Bunu fazlasıyla mağrur bir tavırla ve misafirliğin otomatikman bahşettiği boyun büküklüğüyle ağzımdan tek bir laf çıkarmadan belirttim. Bu yüzden fazla üstüme varmadılar. “Evet çocuklar, hadi bakalım, siz içeri geçin ve oyununuza orada devam edin. Biz büyükler biraz sohbet edeceğiz. Yemeğinizi getirecek şimdi neneniz. Bu arada, çocuklar, bu yavrumuz sizin yeni sınıf öğretmeniniz. Adınız neydi? Kusuruma bakmayın, yaşlılığıma verin, hah, Mukaddes. Öğretmeniniz Nadir’in pabucu dama atıldı. Değil mi hocam?” Muhtar elinde bardağıyla içli içli gülerken, yaşlıca teyze ve kızlar hummalı bir çalışmayla masayı düzüyor. Teyze hiç konuşmuyor, dudakları kıpırdamıyor bile, bilgece bakışlar atıyor yalnız. Şimdi bir tepsi dövme pilavı önümüze kondu, köylülüğün ağırlığını onu sindirirken hissedeceğim. Değerli meslektaşım yorgun olmayacak ki, yalandan bir nezaketle teyzenin elindeki tabağa uzanıyor ve tabağı aynı anda masaya koyuyorlar. Ne gerek vardı şimdi buna? Fakat bu dengesiz kargaşa üzerine düşünecek enerjim yok, çünkü açım. Hah, evet. Tabii ki de rakı olacak bu şirin mi şirin köy evinde.

“Kızım sen de içer misin?” diye soruyorlar. “Efendim,” diye cevap veriyorum başımı öne düşürüp. Soruyu anlayamadığımı nasıl anlatabilirim size, bilmiyorum. Ha, rakı mı? Bu da soru mu şimdi, ne cevap verilir? Paylaşmak gibi bir çekinceleri mi var, yoksa kırılgan bir görüntü verdiğim için içemeyecek bir insan olduğuma mı hükmettiler? Galiba, bu mücbir ketumluğumla tutucu bir izlenim bırakıyorum. Böylesine dışadönük bir yerde bunun başka türlü bir açıklaması olamaz. Oysa hiç de öyle değilimdir. Yanlış tanımasınlar beni. “Hayır, teşekkürler” desem, bunu ne kadar nazik bir tavırla söylersem söyleyeyim, bir teklifi reddetmenin nezaketsizliğiyle baş başa kalırım. Bu herkesi üzer. Ancak daha da önemlisi, masada içmeyen tek kişi olmak kadar yorucu bir şey yoktur böyle toplantılarda. Alkol almayı sevmesem bile, sosyal bir etkinlikten mahrum kalmak gereksiz bir yüktür. Bu yüzden “alırım valla” gibi samimi bir cümleyle yanıt vereyim diyorum. Ama bu gereksiz ve laçka bir cevap olabilir ve duruşum sarsılabilir; yine de böylesine tatlı insanlarla rakı içme arzum baskın geliyor. Düpedüz, “Alırım ben de,” diyorum. Bu sefer diğerlerine dönüyor. Kızlar nazikçe reddediyor, ama bir buruklukla. Muhtar da yarım saatten beri yüzünde asılı kalmış yarım tebessümüyle önce sevgili meslektaşıma sonra damatlara ardından kendine birer duble dolduruyor. Günün yorgunluğunun eklendiği bu geç saatlerde çenem hep düşer, üstelik bu saatlere soğuk bir incir rakısı da eklenince ketumluğumdan eser kalmaz. Eminim mesleğimle alakalı bir durumdur bu. Çünkü biz bu dünyaya paket halinde gelmişizdir: bir miktar bilgi yığını, dil, artı bedenle. Oysa daha yarım saat önce, ilk karşılaşmanın kaçınılmaz sessizliği dilime dolandıydı. Şimdiyse üzerimde bir şair sarhoşluğu, kaskatı belleğim eriyor, ağzımdan dağınık cümleler kayıp gidiyor. İnsan ne tuhaf yaratık. “Lütfen yanlış anlamayın beni, sonradan mı kurudu köydeki dereler? Yoksa hiç yok muydular? İkisine de şaşırmam böyle bir durumda. Sebebi ikisinden biri olmalı ama. Gerçi böylesine verimli topraklarda illa olacak diye bir şey yok, evet. Birinde yoksa, diğerinde mutlaka vardır.” Muhtar sessizliği bozmama sevinmiş gibiydi, fakat ağzından çıkanları takip etmekte zorlanıyorum şimdi: “Olmaz olur mu kızım, vardı elbet. Nerede görülmüş kurak toprağa yuva kurmak. Böyle bir bahtsızlık Bedevilere özgüdür. Ama yazgılarına rağmen bir şekilde bulurlar en temel ihtiyaçlarını. Çölün bitkin göründüğüne bakma, altında koca bir okyanus yatar. Bizim hikâye de şöyle. O zamanlar köy, üç tane kaynağı olmasına rağmen şimdiki çehresinden pek farklı değildi. Ama kuzeyden gelip buraya yerleştiğimiz günü halen hatırlarım, suların sesi her yerden duyulurdu. Birincisi gürül gürül akardı, şu gördüğün karşı evin hemen yanından kıvrılıverirdi. Şu uzun boşluğu görüyorsun değil mi? Hani, dibinde yol olan. Kuru yumakların bittiği yer. Hah, işte orası. Geçirmezdi seni karşıya. İkincisi biraz daha zayıf akardı, kendi yolunu açabilecek gücü yok gibi görünürdü, ama dirençliydi. Şu mezarlığı görüyorsun, orayı ortadan ikiye ayıran patika yolu da görüyorsun. O yol neden var sanıyorsun? Tabi ki de ikinci kaynaktan çıkan su böldü orayı. Bir süre sonra büyük olan, kendi yoluna kattı onu. Kendi gözlerimle şahit oldum. Üçüncüsü ise en küçükleriydi. Neredeyse hiç akmıyor gibi görünürdü ama şu gördüğün bahçemizin etrafından dolanır, üstünde çimden bir kamuflajla bu büyük tepeye doğru ağır ağır tırmanırdı. Nasıl kuruduklarını sorarsan, ben de bilmiyorum. O sıra muhtar olduydum. Bir baktım, yoktular. Dere değil ki bu, kurusa anlarsın, bent çekmişlerdir veyahut, efendime söyleyeyim, yönünü değiştirmişlerdir. Kaynağını göremediğin bir şey tükendiğinde ne düşünürsün öğretmenim? Can sıkıntısından başka ne gelir elden, değil mi? Hatta, bu köyün, bu evin nasıl yapıldığını da bilmiyorum. Babam da bilmezdi. Dedelerime gelirsek, görmediler bile burasını.”

Meslektaşım, elleri sağ dizinde kavuşmuş tatlı tatlı dinlerken çatlak bir sesle araya giriyor: “Bununla ilgili olarak, ahalinin fikirleri var. Kimileri, hemen yukarıdaki köyün büyü yaptığını düşünüyor. Bazıları tepenin ardında yaşayan bir berduşun, delikler açarak suları o yöne taşıdığına inanıyor. Bir başkalarıysa ‘kurur da taşar da’ diyerek olağan karşılıyor.” Ne de şeker konuşuyor, niye sustuysa şimdiye kadar. Orantısız hareket eden kollarıyla bir şeyler anlatmaya çabaladığını gösteriyor. Buna rağmen kimse pürdikkat dinlemiyor bu cengaveri. “Benim fikrimi soracak olursanız, bir başkalarının düşüncesine katılırım. Ve eklerim: doğanın düzeni değişiyor, değil mi hocam?” İmasız bir bakışla onaylıyorum söylediklerini. Ama içinde bulunduğum duruma dikkatlice bakacak olursan, seni dinlemediğimi göreceksin. Aslında bir derenin bir tepeyi tırmanabileceğini bilmezdim bu hikâyeyi bana anlatmalarına kadar. Yine de böyle konular karşımıza çıkarılır, içeceğimiz rakıya, giyeceğimiz kıyafete ve hatta kahveye de müdahale edilir. Böyle böyle öğreniyoruz demek ki. Bu yüzden yaşadığımız hayatların bu mezarlıktan ve şu fotoğraftan pek bir farkı olmadığını düşünüyorum. Tıpkı şuradaki duvara asılan fotoğraf gibi. Bir fotoğraf, ancak görüldüğünde bir anlama kavuşur. Fakat negatif bir anlamdır bu, bir oldubittiyle gözlerimizin önüne serilir. Kim, ne diye bir aile fotoğrafını evinin girişine asar? Ancak bundan daha ağır gelen bir soru utanmazca beynimi tartıyor. Fotoğraflar, anıların karantinadaki halleridir. Kalın kapağıyla bir aile albümü mesela, mezarlıktır bu. Önce ölülerimizi bir kutuya usulca yerleştiririz, ardından soluk kesen bir kesinlik kaynağından çıkagelir. Hiçbir zaman uzun uzun bakılmaz ikisine de. Çünkü buradan alabileceklerimiz onlara bakmamakla mümkündür ancak. Bunun farkına vardığımız anda keseriz göz kontağını. Hapsetmek mi? Hayır, öyle bir şeyden bahsetmiyorum. Bir koruma güdüsüyle yakınlaşırız onlara. Hayır, onları korumaya yönelik değil, şimdide yayılmalarını önlemek ve şu anı korumak için. Ve şimdi dediğimiz şey, geleceğe giden bir yol olarak halihazırda vardır, ısmarlanmıştır. Dolayısıyla, geleceklerimizi korumak için anılarımızı hapsederiz. Hayır, saklarız. Sözcükler de böyledir, daha büyük bir paragraf için saklanırlar. En nihayetinde hepimiz, Tanrının boynuna asılı hoş bir kehribar kolyenin içindeyizdir. Babam mı? Rahmetli fotoğrafçılık yapardı kentimizin ücra bir köşesinde. Annemle ise hiç tanışmadım, ben doğmadan ölmüş.

Herkesin sustuğu anlarda konuşmak misafirin bir başka görevidir. Bu yüzden cevabı pek mühim olmayan bir soru atıyorum ortaya: “Şu tepenin ardında neresi var?” “Sınır var, kızım,” diyor Muhtar, “bilmiyor musun yoksa? Sınırda olmak farklıdır. Sınırın öte tarafı için de farklıdır, ama kimsenin konuşmaya cesaret edemediği görünmez bir ortaklık vardır burada. Bu yüzden iki taraf için de farklı değil, aynıdır. Belki de bilmiyor olman bundandır. Aramızda kalsın, şu an fısıldıyorum, çünkü bazıları pek hoş karşılamaz bunu: bazı zamanlar birbirimizi ziyaret ederiz gizlice. Sıkı dostlar olduğumuzdan değil ha, haybeden bir pazar kurulur, alışverişler yapılır. Ufak tefek şeyler. Ayrıca, dost olsak da ne fark eder, değil mi? Fakat bu birlikteliğimizi üşengeçlik dışında başka bir şey ifade etmiyor. Şu sınırın ardındaki köy, kentimizden daha yakındır bize. Diğer taraftan, biz de onların kentinden daha yakınızdır onlara. Gelgelelim, yine de onlara ‘onlar’ deriz.” Sabahtan beri ağzını bıçak açmayan teyze soluksuz bir şekilde söze giriyor, “Kanlı katillere kardaşım mı diyecektin? Babalarımızı kesenlerle, bebelerimizi doğrayanlarla iş mi tutacaktın? Başlarına kayalar uçsun. Onlarla beraber, senin de!” Teyzenin söyledikleri masadakileri dumura uğrattı. Bense bu ters köşenin yarattığı gerginlikten ancak durumun sıradanlığını kabullenerek çıkabildim, diğer türlü buraya geldiğim ilk dakikalarda çektiğim ıstırap boşa gidecekti. Bu yüzden diğerlerinin yüzlerine dikkat kesiliyorum, dumura uğramayanın yalnızca ben olduğumu görüyorum. Teyzeciğim, söylediklerin hakkında haksız olduğun kadar haklı da olabilirsin, ama seninle ilk defa karşılaşan birinin gördüğü şey yalnızca etrafa yaydığın ses dalgaları olacaktır. Fakat ters köşe planlı bir şeydir, dengesizin bu gösteriye ihtiyacı olmaz. Sakin, alımlı ve güçlü görünümünün ardında başka neler yatıyor teyzeciğim? Muhtar ise sahte bir kahkahayla cevap vermeye çabalıyor: “Sen dinleme bu kara cahili kızım. Hiçbir zaman kendiyle barışık olamadı. Bu yüzden etrafına nefret saçıp durur böyle. Kızım, söz meclisten dışarı, sakın ola üstüne alma. Bu ihtiyar bayanlar hep böyledirler, savaş çıkarır savaş bitirirler. Dostane bir meclis kurulduğunda, orayı bozmadan duramazlar. İhbar ederler ya, üstelik her iki tarafın bayanları da. Ardından iki yanın jandarması da gelir, tuhaftır, onlar da aralarında bir anlaşmaya varır, o buluşmaları dağıtırlar orada.”

Saat gece yarısını henüz geçiyorken masadan hiçbir şeyin yabancı olmadığını düşünerek kalkarız. Tatlı bir yorgunluk ve dinginlikle yürürken uzaklardan gelen bir trenin uğultusu bize eşlik eder. Kış akşamlarının alabildiğine sessiz olduğunu anlatmak için beraber yürümekten başka bir şeye ihtiyacımız yoktur aslında. Ancak insan, kendisini öldüren şeylerden güzellemeler yaratabilecek kabiliyettedir: umuda ve acıya ısrarla aynı makyajı yaparız. Öyle mi meslektaşım? “Öfkelerimizi onlara değil de sisteme yöneltmeyi öneririm hep. Çünkü ben yönelttim ve sistem bana korunaklı bir şekilde konaklayabileceğim bir yuva verdi. Hayat kavgası denilen şey buraya kadar. Geri kalanlar, yemeğe tuz atıp atmamak arasındaki seçim kadar basit. Kaldı ki, bir pinyatanın sakladığı şekerleri bile okkalı bir yumruk savurmadan alamazsınız. Gel de anlat bunu buradakilere, fakat aynı zamanda çok tatlı insanlar. Karşı konulmaz bir tatlılık. Tam anlamıyla karşı konulmazlık: cevap veremez insan. Bu yüzden yarın çocuklara pinyata patlatmaca oynatmayı düşünüyorum. Müdür mü? Hayır canım, ilçedeki müdürlükten ara sıra denetmen gelir, yalandan dolaşır, çay içer, balını tereyağını alır, sonra gider. Ardından biz bize kalırız yine. Ne diyordum? Gündelik hayatın kavgası içinde bizi sınırlayan şeyin hayal gücü olabileceğini düşünmeyiz. Yorgun bir dinginlik halinde bile, imkânlar ve engeller iki masum horoz gibi dövüştürülür. Masum dediğime de bakmayın, kümes camiasında bir suçlu aranırsa eğer, bakışlar doğrudan horoza yönelir. Nedenini söylemeyeceğim, size bırakıyorum yorumu. Ama hocam, şu da var, düşüncelerimizde bile karşımıza çıkan engeller bu hayatın imkânları tarafından özenlice yerleştirilmiştir, bunu düşünerek yaşamak gerekir. Ben mi? Felsefe okudum, ardından buraya atandım. Hayır, hiç kimseyi suçlayamam bunun için. Kendi tercihlerimin sebebi başkaları değil bizzat kendimdir. Hocam, her yanımızı kuşatmış seçenekleri göremiyor musunuz? Tercih edilmek için öylece bekliyorlar ortada. İşte, eviniz. İçi alabildiğine dolu, bir kadının ihtiyacı olabilecek her şey mevcut. Yine de başka bir isteğiniz olursa sormaktan çekinmeyin. Bense, tam karşınızdayım.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

“Delilik de bizim akıllı seçimimiz ols..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mercan Barışkan

20 Eylül 2025

Alt Kat

Sigara uğruna…Açık bahçe kapısının tam önüne denk gelen, her seferinde lanet okuduğum o eski püskü sandalyede bir bacağımı kıvırıp altıma almış oturuyordum. Sevgi Hanım dün akşam yemek saatinde gizlice üst kata çıkıp gördüğü ilk odaya, yani benim odama girmiş, tüm sigaralarımı çalmıştı. Nasıl..

Devamı..

İstanbul’a 1 Saat Mesafede Kamp Kurula..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024