Annem, evlendiğimizin üçüncü günü gitti. Karımla birlikte istasyonda yolcu ettik. Biletini aldım, yerine yerleştirdim.
Gitmek ona dokunuyor olmalıydı, hiç konuşmadı bizimle; tren kalkana kadar pencereden hep uzaklara baktı, alt dudağını kemirdi. Saat geldiğinde ellerinden öptük, ağladı.
Sonra tren kalktı, biz kaldık. Epeyi bir durduk, baktık.
“Gidelim mi?” dedim.
Göz göze geldik. İki yadırgatıcı insandık hâlâ, tanışsızdık. Arada kopuk, bağsız bir su akıyor, kevgirin deliklerinden kolaycacık süzülüp yok oluveriyordu.
Koluma girdi, parmaklarının dokunurluğunu duydum. Yürüdük.
Akşamdı, sulugöz bir sonbahar çevremizi kolaçan ediyordu. İstasyonun önünden bir dolmuşa bindik eve geldik. Kapıyı açtım, girdik; odalar, koltuk takımı (ne kadar yeni bir koltuk takımıydı, kırmızı, kalın tüylü küçük halıyla durmaksızın çelişiyordu) komodin, radyo, radyonun üzerindeki bir erkeğin gülümseyen donuk, ölü resmi bize yabancı yabancı geldiler.
Kapıyı örttü. Yavaşçaçık örttü ama, sesi belli belirsizdi; bir başkasının kapısını örtmüştü sanki. Döndüm. Gözlerini indirdi. Mantosunu çıkardı. Geldi, pardösümü aldı elimden, astı. Gidiyordu, kolundan tuttum.
Durdu, çevrilmedi, ben sokulayım diye bekliyordu.
“Yalnızız artık,” dedim.
Gitmeye davrandı. Sıktım.
“Evet...” dedi. Kurtuldu, geçti.
Radyoyu açtım, soyundum. Mutfaktan seslendi.
“Ne var?” dedim.
“Ne yiyeceğiz?” dedi.
Terliklerimi bulamadım, yalnayak mutfağın kapısına gittim.
“Hiçbir şey yok mu dolapta?”
Annem sabahtan yemek yapmayı unutmuştu.
Bakındı:
“Yağ var...” dedi. “Peynir var, yumurta var...”
Dolabı kapadı, dönerken kolumu uzattım, önledim. İlk olarak güldü. Esmer, kocaman gözlü, yarı çocuksu, iki günlük kadın bir gülümsemeydi: Yayık ama utangaç, isterli ama içerlik, kuytulu.
Söz olsun diye,
“N’apayım?” dedi.
Saçlarına eğildim. Yağmuru yeni yemiş eski, uzun çayırların kokusundaydı. Burnunu kırıştırdı.
“Uydur bir şeyler...” dedim.
Bıraktım. Biliyordum, yine çılbır pişirecekti; yumurtayı suya kırıp sonra sarımsaklı yoğurda aktaracak, yanına bir de salata..
“Çorba da yapayım mı?” dedi.
“Yap!..”
Koltuğa uzandım, gazetemi aldım. Okuyordum, uyuyakalmışım. Uyandırdı, saçlarımı parmaklarında tarıyordu. Gözlerimi açtım.
“Uykucu sen de...” dedi.
Uzandım, sardım kollarımla. Soluklarımızı soluklandık. Burnunun ucunda minicik bir ter damlacığı parlamıştı.
“Yemek hazır mı?”
Kalktı.
Sofraya karşılıklı oturduk. Masadaki bir su bardağında üç renkli kasımpatları vardı. Şehriye, çılbır pişirmişti; yanında da salata.
Çorba iyi değildi, çok tuzlu olmuştu. Dördüncü kaşıkta,
“Beğenmedin mi yoksa?” diye sordu, anlamıştı.
Önüme baktım:
“Yok canım...” dedim.
“Kaçırmışım.” dedi. “Hiç böyle olmazdı ama, işte...”
Ekmek tabağını uzattı, eli elime değince kendimi tutamadım. Sevinç içinde baktı, o da güldü sonra.
“Çok mu tuzlu sahi?” dedi.
“Çok...” dedim.
“Bırak onu, yeme...” dedi. “Yumurtayı getireyim sana...”
Yoğurtlu yumurtayı sevdim. Salatanın da çılbırın tuzu da bir karardı.
“Nasıl olmuş?”
“İyi olmuş...” dedim.
“Tabi...” dedi. “En iyi pişirdiğim yemek bu...”
Su içtim.
“Yarın sana bir yemek kitabı alayım. Başka çaremiz yok...”
“Öğrenilir mi o kitaptan?” dedi.
“Okursun, yaparsın...”
“Bir şeye benzer mi ki?”
“Sen yaparsan benzer...”
Hiçbir şey demedi.
Sofradan kalktık. Radyoda iyi bir istasyon aradım, buldum. Gürültüsüz, kanın damarlarda sıcak sıcak, belirtisiz, duyusuz akışı gibiydi. Ellerinden tuttum.
“Yapma!...” dedi.
“Niye?..” dedim.
“Sofra kaldı meydanda...”
“Kalsın!..” dedim.
Ben uzandım, o yanıma oturdu, eğildi; saçları yüzümü örttü.
“Kalbin ne fena çarpıyor?”
Sustum.
“Ben burdan duyuyorum sesini...” dedi.
Elim kulak memelerinden boynuna indi, iki parmağımın üstünde atar damarı buldum.
“Annen şimdi nereye varmıştır acaba?”
“İzmit’i geçmiştir çoktan...”
“O kadar gitmiş midir?”
“Gitmiştir...”
Radyo, fısıl fısıl bir cümbüştü.
“Dans edilir mi bu müzikle?” dedim.
Başını kaldırdı.
“Edilir...” dedi.
“İyi ki bilmiyorum...”
Yüzünü yasladı.
“Bilme...” dedi. “N’olacak?”
Ağzı yumuşacıktı, sıcacıktı, kadife gibiydi.






