Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Ekim 2017

Öykü

Uğur Nazlıcan • İçeride Kalan

Uğur Nazlıcan

Paylaş

40

0


“Şu kamyon kasalarında ta bu dağ başına kadar gelen hikâyeler de bitince birbirinize ne anlatacaksınız, bilmiyorum.” Solak Rıza kolunu kaldırmış, asla ulaşamayacağımızı bildikleri hedefleri gösteren büyük adam heykelleri gibi, kahvehane kapısının önündeki kamyonları gösteriyordu işaretparmağıyla. Kolunu indirse bir daha kaldırmaya ömrü vefa eder miydi, bilinmez; bu nedenle belki de kolunu indirmeden işaretparmağını kamyonlardan Ocakçı Kamil’e çevirdi: “Kamil, bana bir orta kahve.” Kamil, camekândan dışarı, yağan karın altında yavaş yavaş kaybolan kamyonlara baktı, sigarasından bir nefes daha aldı, izmariti orta yerdeki teneke kutudan bozma mangalın içine attı, kapıdaki kamyonlardan birine atladı, dünyayı bu dağ başında kaderine terk edip gitti. Solak Rıza önündeki masaya hafifçe abanıp Ocakçı Kamil’in dönmesini bekledi. Masanın bir ayağı diğerinden o kadar kısaydı ki, ön ayaklarından birini havaya kaldırmış atlara benziyordu, büyük adam heykellerinin tunçtan, demirden dökülmüş, kurumlu, koca taşaklı atlarına. Rıza biraz daha bekledi, sonra aynı kelimelerle seslendi: “Kamil, bana bir orta kahve.” Kamil’in sağ kulağını farelerin yediği günden bu yana, kahvehanedeki her istek iki kere söylenir olmuştu. Tek kulaklı Kamil söylenenlerin yarısını duyuyor, tavlada atılan zarlardan tekinin tıkırtısını işitiyor, şekerli isteyene orta, orta isteyene az şekerli kahve yapıyordu. Sonunda sözü artıran, hikâyeyi kısaltan böyle yarım yamalak bir çözüm buldular. Sonunda sözü artıran, hikâyeyi kısaltan böyle yarım yamalak bir çözüm buldular. Ocakçı Kamil, bakışlarını kar yüklü kamyonlardan kahvehanenin içine çevirince, sabırsızlıkla atına abanmış Solak Rıza’yla göz göze geldi. Silahına davranır gibi elini cebine attı, bir gazoz kapağı çıkardı cebinden, atın havada olan ayağının altındaki öteki gazoz kapaklarının üstüne koydu dikkatlice. Vallahi bu atın ayağı gittikçe kısalıyordu. Kamil doğruldu, masayı şöyle bir ileri geri yokladı, masa memnuniyetle kuyruğunu salladı. Gün devrilmişti artık, mangalın cılız ateşi kâh terlemiş, kâh buz tutmuş kahvehane duvarlarını ve kâh terlemiş, kâh buz tutmuş insan suretlerini turuncuya boyuyordu. Kamil, bu turuncuya kesmiş tunç heykelciklerin arasından makamına, ocağa yürüdü, orta şekerli bir kahve yapmak için. “Bir kahvehaneden bahsedilirdi, hani içindeki insanların birbirlerine anlattıkları hikâyeler bitince kapanmak zorunda kalan eski bir yol üstü kahvehanesi…” Solak Rıza, yaklaşmakta olan bir felaketi sevdiklerine haber vermeye çalışan, ama bir türlü derdini anlatamayan küskün bir sokak köpeği gibi, kafasını sallaya sallaya sustu. Köşedeki masada bir başına oturan Uğur, elindeki küp şekerin ucunu çay bardağına batırıp çıkarıyor, çayın şekerin içine yavaştan yürümesini, kopan küçük şeker parçalarının dibe çökmesini dikkatle izliyordu. Parmağında yapış yapış kalan şekerleri çayın içine silkti, burnunu bardağa yaklaştırdı, çayı kokladı, biraz daha yaklaştı, biraz daha… Dalgındı Uğur, biraz daha yaklaşınca çay bardağının içine düştü, usulca dibe çöktü. Bir çay kaşığı bardağa girip Uğur’u karıştırdı, biraz çaya karışan Uğur hafifçe köpürüp çayın yüzeyine çıktı. Çay kaşığı, köpükleri çayın yüzeyinden alıp tık tık çay tabağına aktardı. Bardağı eline alıp kendisiyle karışık bir şeyler içen Uğur, yavaş yavaş bardaktan bedenine akmaya başladı. Çayı bitirdi, kaşığı enlemesine bardağın üstüne koydu ve Solak Rıza’ya döndü: “Peki, bu kahvehane kapanınca içindeki insanlar nereye gitmiş?” Solak Rıza bir süre Uğur’un neden bahsettiğini anlamaya çalıştı. Kapanan bir kahvehane, bulundukları yerden gitmesi gereken insanlar, kendisine yöneltilmiş bir soru. Uğur, bıkkın bir şekilde, bir şeyler bekler gibi Rıza’ya bakıyordu. Hangi kahvehane? Rıza hatırlamıyordu. Cevabı, Uğur’un sorusunun içinden çekip çıkardı: “Kahvehaneyi içindeki insanların üstüne kapatmışlar. İşte, bunlar da içeride kalmış.” Kamil salondan bir karış yüksekte olan ocakta dikilmiş, oturanlara bakıyor, bir yandan kahveyi karıştırıyor, bir yandan konuşmaları takip etmeye çalışıyordu. Cezvedeki kahveyi karıştırdıkça, buzlu cam tezgâhın arkasında orta şekerli kahve yapan tek kulaklı bir ocakçıya dönüşüyordu. Konuşulanların duyduğu yarısından anladığı kadarıyla, Solak Rıza tuhaf bir şeylerden bahsediyordu. Tuhaf şeyler… Oysa bu kulak ne tuhaf şeyler duymuştu şimdiye kadar; farelerin yediği öteki kulağını saymıyordu bile. İlgisizlikle bakan gözleri salonu dolaştı; hava iyice kararmıştı, Solak Rıza’nın kahvesini verdikten sonra gaz lambalarını yakmalıydı. Gittikçe, buzlu cam tezgâhın arkasında orta şekerli kahve yapan tek kulaklı bir ocakçıya dönüşüyordu şimdi. Hepimiz az çok biliyoruz bu durumu, hani önce kendine çok benzeyen bir şeye, sonra kendine daha çok benzeyen bir şeye ve gittikçe kendine daha çok benzeyen bir şeye dönüşen eşya ve varlıklar işte… Ocakçı Kamil’e çok benzeyen bu tek kulaklı adam, pişirdiği orta şekerli kahveyi aldı, her adımda Kamil’e biraz daha benzeyerek Solak Rıza’nın oturduğu masaya yürüdü. Kahveyi masaya koyduğu zaman Ocakçı Kamil’e kendisinden daha çok benziyordu artık. Kamil, Uğur’un oturduğu masanın arkasındaki duvara asılı gaz lambasını yakmak için o tarafa yöneldiğinde, tam karşı duvardaki lambayı yakmakta olan ve kendisine pek de benzemeyen Kamil’le göz göze geldi. İkisi aynı anda lambaların fitilini uzattı, çakmağı çaktı. Kahvehanenin iki duvarında iki puhu öter gibi yandı lambalar. Fitiller hafifçe kısalıp ışık gürleştikçe duvarlardaki Kamil gölgeleri birbiri içine girip belirginleşti, belirginleşti, sonunda aslına en çok benzeyen Kamil’e değil de daha az benzeyen Kamil’e dönüştü. Ocakçı Kamil kahvehanenin orta yerinde durup önce kendisine pek benzemeyen gölgesine, sonra gölgenin yaktığı gaz lambasının altındaki masada oturan Kara Mithat’a baktı. Mithat ne kadar da kendisine benziyordu. Kamil, kendi sureti içine bu kadar mutlak bir şekilde sıkışmış olan Mithat’a üzüldüğünden midir nedir, ona sormadan bir çay getirmek için ocağa yürüdü. Duvardaki gölge, gözucuyla Kamil’e bakıyordu, kime benzemediğini çıkarabilmek için. Camekânın hemen önündeki masada oturan İsmail, eli yanağında, kâh dışarıdaki karanlığa, kâh kahvehanenin camekândaki yansımasına bakıyordu. Karanlıktan sıkılması mümkün değildi ya, galiba camekâna yansıyan bu yarım yamalak, ne kendisine ne de başka bir şeye benzeyen suretlerden sıkılmış olacaktı ki, sandalyesinden kalktı, hafifçe gerindi. Tekrar oturmadan önce Solak Rıza’ya seslendi: “Çok oluyor mu peki bu kahvehane kapanalı?” Rıza kahve fincanını masaya koydu. İsmail’e baktı, sorunun cevabı cebindeymiş gibi, ceketinin ceplerini yokladı, cevabı koyduğu cebinde bulamayınca, fincanı tekrar aldı masadan, telvenin üstündeki son birkaç damla kahveyi de içip dalgın dalgın, İsmail’i başından savar gibi cevapladı: “Nereden bileyim? Kahvehaneyi kapatanlara denk gelirsek bir gün, hep beraber sorarız.” Kara Mithat, Ocakçı Kamil’in, önüne koyduğunun çay olduğundan gayet emindi. Ustura gibi keskinleşmiş kulakları hareket etmeyen şeylerin çıkardığı sesleri bile duyuyordu artık; çay tabağına konmuş şekeri ve çay kaşığını, kendi eliyle koymuş gibi, rahatlıkla buldu. Şekeri karıştırıp âdeti olduğu üzere çayını bir dikişte içebilmek için biraz soğumasını bekledi. Eşyayı ve gölgeyi dinlemeye devam etti: Ocaktan getirilen kömürle beslenen mangalın ateşi turuncudan kızıla dönüyordu. Kamil, gözlerini yine camekânın ardındaki karanlığa dikmiş, yağan karın altında yavaş yavaş kaybolduklarını düşündüğü kamyonlara bakıyordu. Karanlık, kapının önünü bile görmelerine müsaade etmiyordu; bu nedenle, kamyonların kar altında az önce tamamen kaybolduğunu bir tek Mithat duyuyordu. Kulağı bir yandan da önündeki çaydaydı; çayın hafifçe soğuduğunu duyunca bardağı eline aldı, bir dikişte bitirdi çayını. Aklında, Solak Rıza’nın bahsettiği kahvehaneyle ilgili bir iki soru vardı. Soruları sormasına gerek kalmadan Rıza’dan yükselen seslerden, cevapları çıkardı. Merakı giderilmişti, tekrar eşyayı ve gölgeyi dinlemeye döndü. Mithat, Uğur’un yarısı duvara, yarısı yere düşen gölgesinden gelen seslerden anlıyordu ki, Uğur, Mithat’ın sorularını ve bu soruların cevaplarını çok merak ediyordu. Solak Rıza, değil bu kapanan kahvehanenin muhabbetine, o an içinde olduğu kahvehaneye bile nasıl geldiğini hatırlamıyordu bir türlü. Birileri sorular soruyordu sürekli, Rıza cevapları bilmiyor, herhangi bir soruya cevap olabilecek cevaplarla geçiştiriyordu her soruyu. Soruların neden kendisine sorulduğunu bile anlamıyordu. Etrafında gördüğü insanları birilerine az çok benzetiyor, gördüğü suretlerin kime ait olduğunu hafızasının kuyusundan zar zor yukarı çekiyor, tam kuyunun ağzında ip kopuyor, bütün suretler ve hafızasındaki karşılıkları bir daha karışıyordu birbirine. Camekândan içeri sızan karanlık, lambaların isli ışığı, sürekli birbiri içine girip çıkan gölgeler, Solak Rıza’nın hafızasının kuyusunun dibini, önündeki boş kahve fincanının kalın telvesine benzeyen bir bataklığa çeviriyordu. Rıza hafızasındaki kuyunun telvesine dalmıştı ki, boş kahve fincanını almak isteyen Ocakçı Kamil’in gölgesi düştü masaya. Kamil fincanı almaya çalışırken masaya devirdi, telve ağır ağır Rıza’nın hafızasından dışarı akmaya başladı. Rıza, başında dikilmiş, hafızasından dökülenlere bakan Kamil’e döndü, tam çıkışacaktı ki Uğur’un sesi duyuldu: “Sen kimden duydun peki bu hikâyeyi?” “Çok zaman olmuş, hatırlamıyorum şimdi. Ama bir kamyon şoförü, buna çok benzer, böyle kapanmış bir kahvehaneyle karşılaştığını söylemişti bana vaktiyle.” Solak Rıza, Kamil’in cebinden çıkardığı kirli bir paçavrayla hafızasının kahve parçacıklarını masanın üzerinden silişini izlerken söze devam etti; sanki hafızasından dökülenlerin tamamı silinmeden, masada görebildiklerini anlatmaya çalışıyordu, bakışları masada, anlatmaya devam etti: “İşte, bu adamın kamyonu, tam da böyle bir karlı bir kış gecesinde, dağ başında bir kahvehanenin yakınlarında kara saplanıp kalmış. Adam kamyondan inip kahvehaneye yürümüş.” Kamil masadaki telveyi silmiş, paçavrayı tekrar cebine koymuştu. Solak Rıza bakışlarını masadan kaldırıp Kamil’e baktı dik dik. Kamil omuzlarını kaldırdı; sen yarım yamalak anlatmıyorsun, ben yarım yamalak duyuyorum, üzülme, der gibiydi. İsmail, içerideki gölgelerden bunalmış olacak ki, eli yanağında, tekrar camekândan dışarı, camekândaki yansımalardan içeri bakmaya başladı. Solak Rıza hikâyeye devam etmeyince, İsmail, meraktan ziyade adaptan dolayı sordu: “Sonra ne olmuş?” “Sonra… sonra bir daha haber alınamamış adamdan işte.” Ocakçı Kamil camekândan dışarı, durmadan yağan karanlığa baktı bir süre. Ocağa dönmeden önce Kara Mithat’ın önündeki boş çay bardağını aldı. Dalgınlaşmıştı yine; Rıza’nın anlattıklarının anlayabildiği yarısını kafasının içinde tamamlamaya çalışıyordu. Kamyonu kahvehanenin yakınlarında kara saplanmış bir adam, kamyonundan inip kahvehaneye doğru yürümeye başladı. Kara Mithat, adamın yaklaştığını duyuyordu.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

“Delilik de bizim akıllı seçimimiz ols..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mercan Barışkan

20 Eylül 2025

Alt Kat

Sigara uğruna…Açık bahçe kapısının tam önüne denk gelen, her seferinde lanet okuduğum o eski püskü sandalyede bir bacağımı kıvırıp altıma almış oturuyordum. Sevgi Hanım dün akşam yemek saatinde gizlice üst kata çıkıp gördüğü ilk odaya, yani benim odama girmiş, tüm sigaralarımı çalmıştı. Nasıl..

Devamı..

İstanbul’a 1 Saat Mesafede Kamp Kurula..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024