Dün geldiler gene. İki kişiydiler. Biri daha yaşlıydı, tıpkı benim gibi; yanındaki daha toy. Ellerinde hızar ve balta taşıyorlardı. Niyetleri kuşkusuz buralardan birini alıp gitmekti. Patikaları kararlı, çabuk, kendilerinden emin adımlıyorlardı. Alakargaların ceviz kırma seslerine, sincapların gazellerin içinde yuvarlanarak oynamalarına, ağaçkakanların yuva yapma telaşına şahit olsalar da kafalarındaki mühim meseleyi çözmek üzere hareketleri hızlanıyordu. Onları izlemeyi bıraktıktan kısa süre sonra aradıklarını bulmuşçasına önümde durdular. Boyunlarını yukarı kaldırıp bana bakmaya başladılar. Ellerinde sallanan baltadan ilk kez kendimi gördüm. Buruşuk, sevimsiz, çekilmez bir sıfat duruyordu karşımda. Ben miydim bu? Ne zamandır bu haldeydim? Yaşlı olduğumu biliyordum. Uzun zamandır içimdeki ısının azaldığını da hissediyordum. Bu kabullenmesi zor olsa da bendim. Bir baltanın üstünde sallanıp duruyordu çehrem. İkisinin de önümde durmaları şans mıydı? Öyle olsun isterdim. Olmadı. Balta! Hızar! Balta! Hızar! Kuşlar uçtu başımdan. Yuvalar dağıldı. Yosunlar kuzeye küstüler. Anlatsam daha da anlatırdım. Kısa kısa kestiler sobaya sığmam için. Anlatı da kısa kaldı.






