Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Şubat 2022

Kitap

Vicdan Efe ve Komşu Kapısı Duvarı

Tufan Erbarıştıran

Paylaş

0

0


Varoluşsal bir sürecin öyküsü…

İnsanın varoluşsal süreci çevresel etkilerle birlikte kişisel birtakım deneysel olgularla da düşünsel bir yapıya dönüşür. Söz gelimi tinsel, psikolojik ve felsefi değişim kadar bu dönüşüm de önemlidir. Kişinin kendini bilişsel süreçte ifade etme özgürlüğü ile toplumla olan bağlantısal konumu arasında bazen çatışkılar vardır. Bu da doğal olarak kişide bir arayış sürecini başlatır. Kendini tanıma, bilme, anlama ve değiştirme iradesi onu arayış ile tanımla(n)ma aşamasına getirir.

Birçoğumuz günlük yaşamında a priori olan önselliğin akışına kapılırız. Kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi bilmek istemeyiz. Aslında iradesel çekingenlik burada kapsam dışıdır artık. Sürecin yapılandırdığı kimlik arama, toplumla bağlantı kurabilme, tinselliğin dönüşümü için kapı eşiğini geçmek önemlidir. İşte bu kapı eşiği dediğimiz ilk aşama, bize çok yakın olan bir yerdedir: O kapıyı göremeyiz, ta ki özgür irademizi kullanana kadar… Yılların deneyimli yazarı Vicdan Efe’den belleklerden kolayca silinmeyecek bir öykü kitabı, "Komşu Kapısı".  

Vicdan Efe, bugüne kadar alışageldiğimiz öykü teması ve yazım tarzının biraz dışına (belki de üstüne demeliyiz…) çıkmış. Bu kitabında yine insanı merkeze koyuyor ama onu sanal bir ortamın içinde tanımlıyor. Orada kendi gerçekliğini tanımasını istiyor. İnsan kimdir sorusuna yanıt araması için türlü labirentlerle bir ağ gibi ördüğü düşünsel metinlerinde onu gizemli yolculuklara çıkartıyor. Kahramanlar kendilerini tanımaya çalışırken aslında okura bu gizemli dehlizlerden neler yapmasını gösteriyorlar. Bazen ışık oluyorlar, bazen renk ya da tek bir sözcük.

Yazar, sıradan insanların düşlerini, egolarını, ayıplarını, iyiliklerini, günahlarını, gizlerini, düşlerini satır aralarında sezdiriyor. Bu sezdirmenin açılımını ise okura bırakıyor. İstiyor ki öykülerinde bilinçli olarak bıraktığı boşlukları okur doldursun ve metne katkı yapsın. Yazar-okur işbirliği ile metinler tekdüze bir okumanın ötesinde farklı okumalara açılırlar. İşte bu açılımlar sayesinde tek bir metnin çoklu yorumlar ürettiğini imliyor bize. Okuru atıl durumdan kurtarıyor ve onun edilgen bir konumda olmasını istiyor. Öykülerdeki herhangi bir kahramanla ve onun çevresiyle hatta yaşam biçimiyle ilgili tüm ayrıntıları bulması için küçük ipuçları da veriyor. Okurun bir ipucunu yakaladığında bunu takip ederek bir kazıbilimci gibi sonuca ulaşabilir artık.    

Mercek altına aldığımız “Yaşam İstasyonu” adlı öyküsünde, öznel tiplemeler yaratarak çoklu bir anlatım denemiş. Birçok figürün kendi nedensellikleri ve varoluşsal çizgilerini yeniden keşfetmeye başlamaları kıvrak bir zekâyla yazılmış. Yazar, bazen deneysel bir çizgide yürüttüğü bu öyküde, kişi psikolojisi üzerine de ciddi analizlerde bulunuyor. Birazdan inceleyeceğimiz gibi, kahramanları renklerle özdeşleştiriyor.

Öykünün başlangıcı bile başlı başına felsefi ve psikolojik bir derinlik içermektedir. Okur daha ilk tümceden itibaren bir gerilim ve merak duygusu yaşacağını sezinler.   

Öykünün ilk tümcesi şöyle:

“Trenin, herhangi bir istasyondaki mola zamanına sığdırabilirdik yaşamı.” (s.7)

Öykünün devamında sıkça karşılaşacağımız bilimkurgu, psikoloji ve felsefe aktarımları, hatta figürleri bile yapboz gibi kurguluyor, onları yok ediyor, yeniden var ediyor... Okuru bazen şaşırtan, merakla başa döndüren ama çoğu zaman da devam etmesini kışkırtan bir okuma edimi duygusu veriyor. Şimdi yukarıda yazdığımız ilk tümcenin açılımını yapılım.

Tümcede bir tren sözcüğü yanı sıra istasyon, mola sözcükleri de geçiyor. Zaman kavramının tıpkı kuantum fiziğinde olduğu gibi belirsizliğini, şaşırtıcı olduğu kadar ürkütücü ve düşündürücü tarafını da sezdiriyor okura. Elektronların görüldüğü yerden ne zaman çıkacaklarının bilinmemesi gibi, öyküde de baştaki belirsizlik gizlice bilinçli bir bellek oyunu yaratmaya yöneliktir. Zamanın tamamını kısacık tren molasında sığdırmak bize eski bir masalı anımsatıyor:

“Evvel / zaman içinde / Kalbur saman içinde…” 

Yani geçmiş zaman şimdinin içindedir ve bu tam anlamıyla İzafiyet Teorisi’dir. Öykünün ilk tümcesi de metnin açılışını bu denli görkemli, ürkütücü ve bilimkurguya yönelik bir anlayışla karşımıza getiriyor. Kalbur nasıl olur da samanın içine sığar sözü bile başlı başına bir İzafiyet Teorisi’nin açılımıdır. Baştaki tümcede yer alan yaşamı kısacık bir molaya sığdırmak düşüncesi de bundan farklı değildir. Bütünsel olanın anlık olanla yer değiştirmesi ya da bütünsel olanın belirli an’lara bölünmesini anımsatır. 

Vicdan Efe, ilk tümceyle okuru avucunun içine alıyor ve onu metnin içinde fantastik bir gezintiye çıkarıyor. Yaşamın yörüngesel devinimi ile içsel çatışkısı arasında kalan insanın yazgısallığını yenebilmek için nasıl çırpındığını görüyoruz. Onların bu iradesel tavırları bazen bunalımlara dönüşür. Arayışın temel noktası unutulur ve bilinen gündelik sorunlar da yaşanır. Ancak yine de sorunların en dibinde bir mum ışığı vardır. O sözünü ettiğimiz mum ışığı geleceğe yönelik insani duyguların varacağı son noktadır. Trendeki yolcuların tüm amaçları da buraya yöneliktir. Sadece bu yönelmenin yarattığı gerilim nedeniyle sorunlar bazen içinden çıkılamaz bir hâle dönüşür. Yine de arayış ve varoluşsal süreç devam etmektedir.

Kurgusal bir anlayışla yaratılmış olan bir tren yolcuğu vardır. Söz konusu trende bulunan değişik cinsiyet, yaş, karakter ve kültür düzeyindeki insanların hem kendileriyle hem de birbirleriyle olan çatışmalarını okuruz. İşte bu çatışmaları yansıtırken, yazarın yarattığı düşsel figürleri bakın nasıl belirginleşir. Birkaç örnek verelim:

“Yakasız beyaz gömleğini, özellikle yolculuk için giymiş olduğunu belli edercesine ikide bir tozlanmış gibi küçük fiskelerle silkeliyordu.” (s.10)

Bu metinde tanıtılan figür bir bürokrattır ve hem giysisi hem de tavırları tipik bir memur gibidir. Devlet memurları genellikle statik bir anlayış içindedir ve kendilerine verilen görevleri fazla sorgulamadan yerine getirirler. Bunların birçoğu bir titizlik içindedir ve genellikle beyaz gömlek giyerler. Yazar, burada bir şeyi daha imliyor aslında. “Yakasız beyaz gömleğini, …” Yakasız beyaz gömlek genellikle mütedeyyin erkekler tarafından giyilir. Dikkat edilirse beyaz ve yakasız gömlekle bu figürü hem mütedeyyin hem de devlet memuru gibi yansıtıyor.

“Asker tıraşlı, uzunca boylu bir delikanlı, lacivert tişörtündeki beyaz bir saç telini usulca alırken, …”

Bu tümcede de figürün bir delikanlı olduğunu anlıyoruz ama onun itiraz etmesini kanının kaynadığı yaş grubuna bağlayabiliriz. Yaptığı konuşma da bunu doğrulmaktadır zaten.

“Sözde kendi hayatımızın gidişatına karar vereceğiz. Yine onların belirlediği üç beş yerden birini seçmek zorunda bırakacaklar.” Görüldüğü gibi delikanlı ateşli, kanı kaynayan, üstelik lacivert tişörtü ve asker tıraşıyla ciddi bir görüntü vermektedir.

“Hamile kadınla yaşlı annesi bile acele adımlarla gelip koltuklarına otururken saçlarını, kaşlarını düzelterek az sonrası için hazırlandılar. Yeşil saplı bir saç fırçasının arka yüzündeki aynada kırmızı rujlarını kıkırdayarak yenilediler.”

Bu metinde hem hamile kadın hem de yaşlı annesi onca sıkıntıya rağmen kadınlıklarını dışa vurmaktadır. Her ikisi de kadın olmanın yarattığı güzel görünmeyi hamile ya da yaşlı bile olsalar önemsemiyorlar. Üstelik kapalı bir alanda ve çok sayıda erkeğin olmasına rağmen, çok dikkat çekici bir renk olan kırmızı ruju tercih ediyorlar. Bilindiği üzerine kırmızı renk baskındır ve kadını öne çıkartır.

“Az sonra ufak tefek, omuzlarının biri düşük, ince bıyıklı, aralık dişli, şapkasının altında küçük, yuvarlak yüzü ve kafası kaybolacakmış gibi duran bir görevli, elinde rulo hâlindeki kâğıtla vagonun ön tarafında durdu.”

Bu figür ise bir bürokrattır. Onun duruşu, yılların ezikliği, sakinliği tüm bedenine yansımıştır. Yazar, yarattığı bu bürokrat tipiyle inceden dalgasını da geçmektedir. Bürokratın ironik görünümü ile devlet hiyerarşisinin yapısına da aba altında sopa göstermektedir.

Trende loş bir sarı ışık vardır. “Vagonlar sarımsı bir loşluk içinde, yolcuların net olarak düşünmesini, soru sormasını, birbirinin gerçek yüzünü görmesini, uyanık kalmasını engelliyordu.” (s.8)

Sarı ışık loş olduğunda hüzün, acı, dram ve belirsizlik duygularını yansıtır. Ayrıca, sarı renk genel anlamda geçiciciliğin ifadesi olarak da tanımlanır. Sarı renk bu nedenle taksilerde vardır. Sarıdan kaynaklanan turuncu renk ise insanlarla olan iletişimi yansıtır. Hemen ekleyelim dünyanın hiçbir banka logosunda sarı renk bu nedenle yoktur. Bizdeki anlayışla (!) sadece bir devlet bankamızda vardır. Neyse. Sarı renk çılgınlığı, düşselliği ve kaosu da tanımlar. Tümcede yolcuların net olarak düşünmelerini engelleyici bir renk olarak imlenmesi yerindedir. Öte yandan, aynı renk, vagondaki kişilerin birbirlerini net olarak görmelerini de engellemektedir. Yani bu belirsizlik, iletişimsizlik ve hüzün duyguları insanları kışkırtmaya yöneliktir. Nitekim bir sonraki tümcede şunları okuruz:

“İnatla içerideki loşluğa, dışarıdaki karanlığa rağmen bir şeyler görmeye uğraşanlar, bir süre sonra yarı baygın, koltuklarına sırtüstü bırakıyorlardı kendilerini. Sersemlemiş, başları dönmüş ve sağlıklı düşünemez durumda, yapay bir uyku haline geçmeye çabalıyorlardı.”

Vagonlardaki loş sarı ışığın kalıcı etkisi öylesine güçlüdür ki yolcuların bilinçleri ve bellekleri törpülenmeye başlanır. Yazar, “… yapay bir uyku …”  derken kişilerdeki fiziksel güçsüzlük kadar tinsel yorgunluğu da imliyor. Kendilerini zorlayarak uyumaya çalışmaları loş sarı ışığın etkisinden kurtulmaya yöneliktir. Bilinç altlarına yansıyan loş sarı ışığın gizil etkisi nedeniyle, kendi bilinçlerini korumaya yönelik takındıkları yapay bir tavırdır aslında. Sarı loş ışık herkesin yüzüne bir maske gibi yansımıştır. Bilindiği gibi maskenin özelliği şudur: Maskeyi takanın çevresini dikizlediği ama dikizleyenin kendini göstermediği teatral bir oyundur. Dikizlenen ise maskenin arkasındaki kişiyi merak etmektedir. Onun nasıl biri olduğu, neden maske taktığı, kendilerini nasıl gördüğü gibi soruların yanıtını aramaktadır. Maske özellikle antik dönemden beri vardır. Antik Yunan’da tiyatro oyuncuları, sahnede yansıttıkları kişilerin tinselliğini belirleyen çeşitli renklerde yüz maskeleri kullanırlardı. Yani yüzlerini oynadıkları oyundaki kişiyi benzemek için boyarlardı. Afrika’da ise halen yüz maskesi kullanılmaktadır. Totemlere benzemek, ilkel hayvansal dürtüleri yansıtmak, tinsel yapılarının görünümünü aktarmak için birçok kabile yüzlerini boyamaktadır. Günümüzde ise maske artık sanal ortamda yaratılan sanal kişiliklerle yer değiştirmiştir…

Öyküde ise maske kullanımı yüze takılan bir gerçeklik olgusu ile karşımıza çıkmaz. Yazarın ustaca bir düzenlemeyle sadece renkler üzerinden figürlerin tinsellikleri gizlenir. Yazar, maskeyi doğrudan kullanmak yerine onu bir metafor gibi yansıtır.

Öykünün birçok yerinde ışık-karanlık çatışkısı vardır. Vagondaki ışık ve karanlık, kişilerin yüzlerine yansıyan gölgeler, bazen flu bir görüntü ile birçok olayı şiirsel bir dille anlatmaktadır. Söz gelimi “Yalnızca yerleşim yerlerine yaklaşırken tek tük cılız ışıkların şavkı, susuz yüreklerimize damlatılan su gibi iyi geliyordu.”

Burada ise suyun yaşamsal önemi öne çıkmaktadır. Ancak sadece bu değil, “… tek tük cılız ışıkların şavkı, …”  ışık=insan birlikteliğinin yansımasını da görüyoruz. Aslında sözü edilen ışığın yarattığı aydınlık kadar insana olan önemi de imleniyor. 

Öncelikle öyküde yer alan bazı renkleri alıntılayalım:

“Sarımsı bir griliğe boyanmış yolculuk heyecanımız sönümlenmek üzereydi.” (s.9)     

“Keskin aydınlığın içinde kırmızı, yeşil, mavi giysileriyle yol arkadaşlarımız belirgin hale geldi.” (s.10) 

Bu tümcede ise keskin bir aydınlık sayesinde baskın renkler öne çıkmaktadır. Sarı ve diğer pastel renkler yoktur. Üstelik bu baskın renkler sayesinde herkes birbirini daha net olarak görmektedir. Işığın yansıtma gücü ile buna uygun renklerin birleşimi çok güzel yansıtılmış. 

“… morumsu dudaklarıyla…”

“Yakasız beyaz gömleğini…”

“… lacivert tişörtündeki beyaz bir saç telini…”

“… beyaz gömleğini silkelemeyi…”

“Siyah, rugan ayakkabılarının parlaklığı,…”

“Yeşil saplı saç fırçası…”

“… kırmızı rujlarını…”

“… beyaz gömleğiyle hepten…”

“Önü baskılı siyah tişörtüne…”

“… beyaz saçlarını ensesinde toplayarak, …”

“… kırmızı rujun dişlerine de bulaştığını…”

“… yeşil bir battaniyeye sarıverdi…”

“… bordo fötr şapkasını …”

“… yeşil battaniyeye saran kadın…”

“… turuncu kazağın canlılığıyla…”

“Trenin rengine uygun, boz bulanık giysileri…”

“… beyaz çerçeveli küçük bir ayna…”

Tren yolculuğu aslında içsel bir devinimi yansıtmaktadır. Söz konusu devinim temelde bir kimlik arayışının ilk adımıdır. Söz edilen tren yolcuğu varoluşsal bir arayışın kurgusallığını sorgulamaya yöneliktir. İnsanın varoluş kavramıyla kimlik arayışının yarattığı çatışkı çoğu kez bir belirsizlik atmosferi yaratır. Tren yolcuları nereden gelmektedir ve nereye gitmektedirler? Tıpkı felsefenin en çetrefilli ve yanıtlanamayan şu sorusu gibi: “Ben kimim, nereden geldim ve nereye gideceğim?”

Tren yolcuları yaşamın bütünselliği içindeki her şeyi kısacık bir molada tamamlamak istemektedir. Onların bu belki de irade dışı istekleri varılacak yolun güçlüğü ve aralarındaki insani çatışmaların sonunda belirlenecektir. Yaşamda her zaman güçlünün kazanması, zayıf olanların ya kaybolması ya da zorunlu olarak mutasyona uğraması anlamındadır. Trendeki karanlık ve ışık karmaşası, insanların tinselliğindeki özgüven eksikliği ve toplumla olan sorunları nedeniyle sürekli bir gel-git duygusu yaşanmaktadır.  

Öyküde yer alan ruhani kadın ise bir türlü ele geçirilmez.

“Yaka paça tutup vagondan atmak istediler. Birisi koluna, birisi bacağına yapışmaya kalksa da, boşluktu kadın; yalnızca bir boşluk.   … Böyle bir kadın yok! dedi delikanlı.” Ruhani kadın aslında iyiliksever bir duygudur yalnızca. Hamile kadının doğumuna yardım eder. Ayrıca ölen birini yeniden yaşama döndürür. Bu kişi bir imamdır. Yani imamlar için dünyevi yaşam çok da önemli değildir. Asıl önemli olan öteki yaşamdır. İşte bu nedenle trenin varacağı yer bir nevi bu dünyadan farklı bir yer olacaktır. İmamın ustaca yeni bir yaşama döndürülmesinin altında zekice bir felsefi düşünce yatmaktadır. “Asıl ölen imamdı da bu hareketle dirildi sanki, kollarına, bacaklarına, diline bir kuvvet geldi.” (s.33)

Bu tümcede anlatıldığı gibi, ruhani kadın varlığından çok, onun yarattığı iyilik duygusunun önemi ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, ruhani kadın sakindir, ortalıkta pek görünmez, çantasında birçok yardım malzemesi vardır ve paylaşmayı sevmektedir. Şu sözü dikkat çekicidir. “Hayat, zor anda treni terk edenleri aynı vagona tekrar almaz,” dediği duyuldu.” Heraklietos’un söylediği gibi, “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın.” Heraklietos’un nehir diye tanımladığı şey, öyküde trene dönüşmüştür. Yaşamın içinden bir kez çıktınız mı, aynı yerden yeniden başlamanız söz konusu olamaz. Yaşam bir süreklilik içindedir ve kesintiye uğramaz. Döngüsellik kendi varoluşunda ivmesini sürdürür. İnsanın bunu belirleyebilmesi, anlayabilmesi ve kendine uyarlaması gereklidir.   

Öykünün ilk tümcesini yukarıda yazmıştık. Şimdi de öykünün son tümcesini yazalım.

“Var olma savaşı yeni başlıyordu.” (s.34)

Öykünün başı ve sonu birbirini tamamlayan, dairesel bir döngüselliğin yapısına dönüşmektedir. Var olan kimdir, sorunu önem kazanmaktadır. Trendeki bütün yolcuların aslında aradıkları da budur. Yeni doğan bebek geleceği yansıtmaktadır.  

Öykü birinci tekil anlatımla başlıyor. Bu anlatım teknik olarak devam ederken trendeki olayların gelişmesiyle birlikte bilinçli olarak anlatıcı şahsa dönüşüyor. İşte bu kırılma anından itibaren olayların gidişatı da belirginleşiyor. Okur bu andan itibaren, tren yolculuğuna kendisini dâhil ediyor. Trendeki loş ışığın içinde yolunu bulmak zorundadır. Kahramanların konuşmalarını dinlerken yolculuğunun varacağı yeri de anlamalıdır. Aslında okur bu öyküde bir figür gibidir. Katılımcı olmayan, tıpkı ruhani kadın gibi varlığı da pek belli değildir. Trende sanal bir yolcu misali sağda solda dolaşır ve kahramanları tanımaya çalışır. Yazarın ona yol göstermesiyle birlikte, bu yolculukta yer alması gerektiğini keşfeder. Aslında bu yolculuk dışarıdan gözle görülmeyen, varlığı belli olmayan, zamansal ve uzamsal anlamda yoktur. Her şey kurgusal bir dünyanın yapısından hayli uzaktır. İnsanların numaralandırılması bize George Orwell’in yazdığı 1984 romanını anımsatmaktadır.

Her şey önceden planlanan ve hesaplanan bilindik dünyada insanların yazgıları kendi ellerinde değildir. İşte o yüzden kurgusal bir tren yolculuğunun gerçeği ters yüz etmesiyle karşılaşırız. Vicdan Efe, özellikle bu öyküsünde okurlarını düşsel bir yolculuğa çıkartıyor.

Vicdan Efe, kendisinin klasik anlatımından (toplumcu-gerçekçi) görece olarak uzaklaşmış bu öyküsünde. Bazı kahramanların psikolojik analizlerine kadar varoluşsal felsefe düşüncesini de aralara serpiştirmiş. Hatta arada sırada günlük yaşamımıza göndermeler de yapmış. Söz gelimi “Zaten erkek cenazelerinde kadınlara düşen görev arkadan dua okumaktı” (s.32) Ataerkil bir topluma doğal ve haklı bir ayna tutmaktadır bu.

Kitaptaki diğer öykülerinin de okunmaya değer olduğunu imleyelim. Kitabın rahat okunduğunu, bir sonraki sayfanın/olayın okur üzerinde bir merak duygusu uyandıracağını söyleyebiliriz.

Komşu Duvarı, gerçeğin ötesini arayanların bir solukta okuyacağı bir kitap.  

Komşu Duvarı, Vicdan Efe, NotaBene Yayınları, Şubat – 2022, 124 sayfa

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024