Harabe
“Harabe mi, Mithat mı?..” diyor Şinasi…
“Ayıpsın!” deyip konuyu kapatıyor.
Tabii ki Harabe… Harabe’den başka kim olabilir ki hayatında?..
Balıklar ayaklarını ısırıyor. Gecenin şıpır şıpır ıslaklığı…
“Ah Harabe, vah Harabe! Sen yok musun?..”
Yıldızlar hayallerine göz kırpıyor.
Karşıda iki ışık,
“Harabe, Harabe!” diye yanıp sönüyor.
Deniz çalkalanıyor.
“Belki yağmur başlar birazdan,” diyor Harabe…
Uzakların, hasretin, kızılçamların kokusunu anımsatıyor.
Yıldızlardan bir yıldız kıkır kıkır gülüyor.
“Fısıldama, gülme de!” diyor o…
Aşağıki sokaktan bir kadın, bir erkek geçiyor.
“Sevgililer geçti.”
“Bizim gibi mi?..” diyor Harabe…
“Bilmem, biz öyle miyiz?..”
Bir motosiklet vızıldayarak geceyi bölüyor.
Harabe, reçel yapardı. Kavanoz kapaklarını özel bir yöntemle tek tek açardı. Geçmişin dehlizlerinde kaybolmamak için gözlerimin ışığına tutunurdu Harabe… Gençliğinde can yakacak kadar yakışıklıymış. Artık o kadar da yakışıklı sayılmazdı. Ama o örselenmişliğinde bile ayrı bir çekicilik vardı. Harabe’ydi marabeydi ama benim harabemdi.
O gece deniz şıpır şıpır, yıldızlar kıpır kıpırdı. Harabe’yi bekliyordum. Gelse, balkonun altında durup gözlerimi arasa, yıldızları tek tek söndürüp sadece bana baksa…
“Harabe, Harabe!”
Sesimi duyar, geceye gülümserdi.
Dalgacıkları parmaklarıyla söndürürdü.
Öte yanda Mithat, sellerin kalıntısıydı. Geceyi daha da karanlık kılardı. Karanlığına bakmadan güneşi kucaklamaya soyunurdu.
“Ben varım, buradayım!” derdi.
“Eee?..”
“Aklında bulunsun.”
Çamların arasında, karşı kıyıda Harabe’nin koyuluğu…
“Karamsarsın.”
“Olabilir.”
“Ben seni ne yapayım? Zaten içim kararmış.”
Aldırmaz, elini uzatırdı.
Kahvaltıyı hazırlamış, Harabe’yi bekliyordum. Birden pencerede belirdi. Korkuyla bağırdım.
“Korkma, benim, seni seviyorum,” dedi.
“Nerdeydin?..”
“Yürüdüm biraz. Hadi, kahvaltı edelim.”
Çayı ısıttım. Harabe, menemen yaptı.
“Gerek yoktu.”
“Olur mu?..”
“Gözlerin de güzelmiş!”
“Yok canım!”
“Öyle, öyle, mütevazılığın lüzumu yok…”
“?!..”
“Ya sonra?..” dedi Mithat…
“Hiiç,” dedim.
“Hâlâ onu bekliyorsun, değil mi?..”
Omuz silktim.
Döner koltuğunda iki büklüm olmuş, öylece oturuyordu.
(Biraz da titriyordu galiba…)
“Hayrola?..”
“Hiiiç, üşüdüm biraz…”
“Bu sıcakta mı?..”
“Olur ya bazen…”
Saçmalıyordu. İçimden gülüyordum.
“Benim yüzümden mi?..” diyordum.
Ben işte, ben… Sıradan bir kadın…
“Öyle deme!” dedi Mithat…
Mahallenin bu tarafındaki bütün erkekler gibi o da düşüncelerimi okuyordu.
Dikiş Makinesi
Uyumaya çalışıyordum. Gözlerim kendiliğinden kapanıyor, ruhum bile uyuyordu. Annem yan odada tıkır tıkır makine çalıştırıyordu. Kalkıp,
“N’oldu anne, uyku tutmadı mı?..” demek istiyor, bir türlü kalkamıyordum.
“Hayrola?..”
“Uyku tutmadı.”
“E, biraz uyumaya çalışsan…”
“Peki,” diyor boynunu büküp…
Dikiş dikmesini engellediğim için kendime kızıyorum.
“Sen bana aldırma.”
“Olur mu canım, sonra dikerim.”
Sabaha kadar makine çalıştı.
“Sabah olsa da…”
“Annem niye böyle bir şey yaptı?..”
“İş yetişecek!”
“Ben de yardım edeyim.”
Hoppala! Kardeşim de gelmiş. Uyutmadınız, gitti.
Ezan sesiyle uyandım. Ne tıkırtı, ne bir şey… Annemin odasına girdim, mışıl mışıl uyuyordu. Dikiş makinesinin üzerinde ütülenecek çamaşırlar…
“N’oldu, şaşırdın mı?..”
Çocukluk arkadaşım Seher, duvardan dil çıkardı.
Titrek Raziye
Kırılıp dökülmüştü Raziye… Kapıda beklerken Ali’nin kapkara gözlerini düşlüyordu.
“Burada n’apıyorsun?!” diyen Ali’yle göz göze gelince heyecandan titredi.
“N’oldu ki?..” dedi Ali…
Raziye’nin titremesine öyle şaşırmıştı ki,
“Hah hah haaaay! Raziye titredi!” diye bağırdı elinde olmadan…
Raziye’nin titremesi, bütün çarşıya yayıldı, her dükkânda konuşuldu. O kadar çok konuşuldu ki Raziye’nin adı Titrek Raziye kaldı.






