Uyandığım zaman ne saati, ne günü, ne de hangi kentte olduğumu biliyordum. Bildiğim, bir otel odasında olduğumdu. Ya çok geç saatleriydi gecenin ya da küçük bir kasabaydı bu. Kalkayım mı, yoksa böyle üstümde giysilerimle yatmaya devam mı edeyim, kestiremedim. Karanlıktı.
Duygularımda bir değişiklik yoktu, biliyordum.
Aşk dediğin maskaralık, her zaman öyleydi, her zaman öyle başkasına göre değil. İnsanoğlunun yaşarken bulaştığı bunca saçmalığa göre, bu hayata göre çok yüksek. Dünyayı dolduran bu giysili, bu çalışkan, bu para kazanmak zorunda olan bu havayla suyla yaşayamayan yaratıklara göre değil aşk.
Konuşan hayvanlara göre değil.
Uyanınca nerde olduğumu, bu odaya niçin geldiğimi düşündüm, hatırladım. Reno’da Riverside Oteli’ndeydim; ama boşanmak için gelmemiştim Reno’ya, evli değilim çünkü. O, San Francisco’daydı da, ondan gelmiştim buraya.
Ben ağaçlarda ya da kırlarda yaşayan, bütün işi başka bir bülbül, güvercini, kumruyu, bıldırcını, ardıç kuşunu sevmek, ona şarkılar söylemek olan bir bülbül, güvercin, kumru, bıldırcın, ardıç kuşu ya da işte öyle havalara uçan tüylü bir hayvan değilim. Amerikalıyım ben eğlencedir, ama insana yarayan sağlığını geliştiren bir eğlence ile aşkın ayrılığını da bilirim, hani, aşk bana, benim gibilere göre değil. Fazla güzel bir şey bizim için. Uçamam, şarkı söyleyemem, üstelik mideme de kanlı kanlı bir biftek yemeliyim; oysa aşık olunca hiçbir şey koyamıyorum ağzıma.
Hem o kadar incelemem ben; sonra gülünç buluyorum kendimi. Yaratılışımda yok bir kere o incelik. Bir bülbüle yakışır belki bu, ama benim için maskaralık. İçimden gelmese ben de bilirim öyle incelik dümenleri çevirmeyi, bilirim ya, içimden gelince çok kötü, sözcüklerle anlatılacak şey değil. Filimlerdeki ama San Francisco ‘ya fazla geliyor biraz.
Reno’dayımdım, çünkü onun yeniden doğru dürüst yemek yemeye başlamasını istiyordum, kendimin de tabii. Toparlanmalı, iyileşmeliydi; ben de öyle.
Bak, dedim ona San Francisco’da, açlıktan geberiyorum. Bu kenti bırakıp başka bir yere gidersem,bana kızgın mısın, değil mi?
Gitmek mi, dedi. Sen gidersen, ben de gelirim.
Yeryüzünde hiçbir şey beni bu kadar sevindiremez, dedim, ama sen benimle gelirsen gene yemek yiyemeyiz, oysa yemek yememiz gerekiyor. İliklerimiz boşaldı ikimizin de. Şu halime bak üç hafta önceki adamın gölgesi bile değilim.
Çok güzel görünüyorsun bana, dedi.
Yok, güzelliği bırak şimdi, dedim. Yüzüme bakan anlar aç oluğumu. Karnım aç benim. Sen de açsın.
Aldırmam ben öyle şeye, dedi sen gidersen, ben de gelirim seninle. Sensiz yaşayamam.
Yaşarsın, dedim. Sen asıl etsiz yaşayamazsın ama daha haberin yok.
Ömrümün sonuna kadar hiçbir şey yiyemeyeceğimi bilsem, gene vız gelir, dedi.
Bak, dedim. Yemek yemen, hem de uyuman gerek; benim de.
Bırakmam seni, dedi.
İyi öyleyse, dedim. Birlikte ölürüz açlıktan. Sen razıysan buna bende razıyım.
Ben razıyım, dedi.
İyi dedim. Gitmem. Ne yapacağız? Yani şimdi?
Saat on biri biraz geçmişti; sinemadan eve dönmüş, birer sandviç yiyelim demiştik ama bir türlü boğazımızdan geçmedi, çok kuruydu ekmekler! Turşu yedik, kahve içtik.
Burada oturup plak dinleyelim, dedi.
Gidip bir yerde bir şeyler içsek, olmaz mı? dedim.
Burada oturup plak dinlesek, olmaz mı? dedi.
Neden olmasın! dedim.
Böylece yatağa girdik.
Bir çift kumru gibi.
Ama üç gün sonra karar verdik, ben başka bir kente gidecektim. Gülüştük, o beni bulmaya çalışmayacağını, arkamdan gelmeyeceğini söyledi, ben de ona mektup yazmayacağımı, telgraf çekmeyeceğimi, telefon etmeyeceğimi söyledim.
Hastalanıyorum galiba, dedi.
Saçmalama , dedim. Yatağa gir, bir güzel uyu, uyandığın zaman bir tepsi dolusu yemek getirsinler önüne. Bir hafta hep öyle yap.
Olur, dedi.
Bir taksiyle havaalanına gittim, iki saat sonra Reno ‘daydım. On beş dakika sonra da , Riversede Oteli’nde , bu odada uyuyordum. Bir bebek gibi deliksiz uyudum , uyandığım zaman ne saati , ne günü , nede hangi şehirde olduğumu biliyordum. Yavaş yavaş hatırladım hepsini.
Kalktım , esnedim. Sonra aşağı inip az kızarmış , kanlı bir biftek yedim; doya doya yedim , ama üzgündüm. Pek yaramadı o biftek bana. Yemekten sonra kente bir yürüyüşe çıktım. Her yan pırıl pırıldı , güzeldi , ama hoşuma gitmedi. Keşke Sam Frencisco'da olsaydım diye düşündüm ; bu düşünceyle bir taksiye atlayıp kentin dışındaki meyhanelerden birine yollandım , sekiz dokuz tane yuvarladım orada. Otele döndüğümde saat ikiye çeyrek geçiyordu. Adam odamın anahtarını verirken on bir kağıt parçası sıkıştırdı elime , hepsinde de 783-J'ye telefon etmem yazılıydı. Reno’da bir numaraydı bu. Odama çıkıp 783-J’ye telefon ettim.
Nerdesin? dedim.
Reno’dayım, dedi.
Biliyorum, dedim. Nerde olduğunu söyle.
Leon ile Eddy'deyim, dedi. Verdiğim numara buradaki kutunun numarası. Sarhoşum
Gelip alırım şimdi seni, dedim.
İyi misin? dedi.
İyim, dedim. Sen iyi misin?
Ağlamak istiyorum, dedi.
Gelip alırım şimdi seni, dedim.
Yemek yedin mi? dedi.
Evet, dedim. Sen?
Hayır, dedi. Yiyemedim.
Şimdi geliyorum, dedim. Nerden öğrendin Reno'da dediler. İneceğin oteli bile biliyorlardı. Sen mi söyledin?
Evet, dedim.
Söyleyemezsin sanmıştım, dedi. Neden söyledin?
Bilmem, dedim herhalde sen sorarsın diye olacak. Neden sordun sen onlara ?
Belki söylemişsindir diye, dedim.
Şimdi geliyorum, dedim.
Leon ile Eddy benim kaldığım otelden iki sokak aşağıdaydı, gene de taksiyle gittim.
Onu orada, küçük bir masada, elinde uzun bir bardakla, bir başına oturur görünce hasta gibi oldum, sonra bir sevinç sardı içimi, eskisinden de kötüydü durum. Çok saçmaydı. Yapacak başka bir şey yoktu ama delilikti bu.
Haydi, dedim.
Bana göre değildi bu iş, benim gibilere göre değildi, çoktu bize, fazlaydı ama olmuştu bir kere.
Otele yürüyerek döndük.
En iyisi kavga etmek, dedim, belki o zaman soğuruz birbirimizden. Evlenmekte bir yarar yok.
Ben kavga etmem, dedi.
Bir şey bulup bir kavga çıkarmalıyız, dedim. Belki bir iki gün sürer ama mutlaka bir şey bulmalıyız. Kavga edemezsek büsbütün kötüleşecek iş. Çok korkunç. Seni seviyorum çünkü.
Ben de seni seviyorum, dedi.
On bir gün kaldık Reno’da. Sonra onun da söyleyeceğimi bildiğim şeyi söyledim ona.
Hey şey ne güzel, dedim. Böylece kalsın istiyorum.
Peki, dedi. Ama kavga etmedi, değil mi?
Hayır, dedim. İstersen edelim azıcık.
Hayır, dedi.
Seninle geçirdiğim günleri unutmayacağım dedim.
Trenle döndüm Frisco'ya, yol boyunca hep hastaydım. Ama iyileşeceğimi biliyordum: iyileştimde.
Hayli uzun sürdü: iyileştikten sonra gene eskisi gibi olmuştum; üç ay sonra onunla karşılaştığımızda, o da pek iyi görünüyordu; birlikte gidip yemek yedik.
Birlikte yediğimiz yemeklerin en büyüğü, en güzeliydi bu, çevremizdeki her şey hoşumuza gidiyordu, her şeyden tat alıyorduk.
Ne kadar hoş, değil mi? dedi.
Ya, çok hoş, dedi.
Çeviren: Memet Fuat