“Şimdi hiç çıkasım yok anne boşver ya, ben odamda takılıyorum biraz.” Bir kere de yaptığım bir plana heves etsin, gözlerinin içi gülerek hazırlansın, aceleyle çıkarsın beni evden ve arabaya biner binmez açsın eşlik ettiği şarkıları son ses; eskisi gibi. Oysa o koridorda, elinde telefon yüzüme hatta önüne bakmadan, ayaklarını kilime sürterek ağır ağır uzaklaşıyor. Salonda, cam kenarındaki koltuğuma oturuyorum. Ağaçlar yapraklarına veda etmeye başladı bile, kolları şimdi gözüme cılız görünüyor. Çay demlenmemiştir daha. Aslında çayın yanına çocukken bir oturuşta yarısını mideye indirdiği havuçlu kekten mi yapsam, keyfi yerine gelir mi? Kapı çarpılma sayılmayacak, ama huzurlu ev ortamı yanılgısını sarsacak biçimde sertçe kapanıyor. Keyfi yerine gelmez, şu anki vaziyetimize kekler yetmiyor. Ne yapsam yetmiyor. Boğuk boğuk sesini duymaya başlıyorum, dertleşmeye kız arkadaşlarını aramış olmalı yine. Meymenetsiz Mert’ten ayrıldığından beri suratı bir karış, saatlerini odasında öldürüyor ve benimle iletişimi zorunlu kelimelerle sınırlı. Anne çıktım. Anne ben tokum. Anne tuvalet kağıdı bitiyor. Anne hadi babamlara kaçtım. Hay ben o babanı… Bir keresinde suratımın düştüğünü gördü, “Aman anne ayda bir gidip kalıyorum zaten’’ diye söylendi. Sonra çocukken yaptığı gibi belime sarıldı, kafasını göğsüme yasladı denk gelmek için hafifçe dizlerini kırarak. Oyuna çağırılmayan bir çocuk gibi burnumun sızladığını fark etti belki. “Biliyorsun Arda’yla Can sürekli gürültü patırtı içinde, Nihal Abla da peşlerinde. Kafam dağılmış oluyor.” Kendi sessiz evimize bakıyorum. Dışarıdan gelen kuş sesleri de olmasa zamanın durduğuna yemin edebilirim. Kırılmamam gerek, ama kırılıyorum; hep onun arkadaşı, yoldaşı, kahraman annesi olmayı hayal ettim. Evde anne kız yaşamaya ilk başladığımız günlerde özellikle, ritüeller oluşturdum bize. Biz akşamları beraber mısır patlatıp film izleyen, Cumartesi akşamüstleri yürüyüş ve alışveriş sonrası baş başa kahve içip dertleşen, stres atmak için bangır bangır müzikle dans ederek evi bozup yeniden düzenleyen ve balkondan her gün gördüğümüz kuşlara isim veren bir anne kız olmalıydık. Zamanında gereğinden fazla Hollywood filmi izlediğim aşikar. Ama denedim. Belki kendim için, çocukken özendiklerimi, beklenmedik bir anda bu sessiz evin 4 duvarı arasında baş başa kaldığım o yedi yaşındaki ufacık kız üzerinde denedim. Camdaki yansımama, sonra kafamı eğip bedenime bakıyorum. On yıl sonra üzerimdeki penye elbise ve yorgun görünümlü terliklerimle kahramana benzer bir yanım yok. Tam da bu sessiz evin annesiyim. Bildiğin, normal anne. Geçmiş ve anılar sebebiyle çok derinde bir yerde kökleşmiş şekilde sana bağlı, ama dallarını ayrı yönlere çevirerek ayrışarak büyüdüğün bir anne. Korkularını ve defolarını emanet aldığın, ama çabaların ve hayallerinle ardında bırakmaya çalıştığın bir anne. Ve tüm bunları bana hissettiren şeyin, kızımın sevgilisinden ayrılmış olması kadar olağan bir olay olması. Bir ayrılıkmış ki Sezin’i ulaşamadığım bir yere kapattı. Kapatan Sezin tabi, başkası değil. Neyse belki de burnumun sızlaması saçma. Belki de zaten normali böyledir, kızların annelerini artlarında bırakmaları gerekiyordur, kendilerine ait bir nefesleri olması için. Öyleyse benim nefesim?
Benim nefesim de deliydi bir zamanlar, ve ayrıksı. Kendi annemden fersah fersah uzaklaştı, çok geçmeden Sezin’e nefes verdi. Sonrası? Sonrası anne olmak. Her şeyden önce anne olmak. Anne oldukça kendi anneme yakınlaşıyorum belki de. Yılların mesafelerini kapatmaya çalışıyorum. Komşuculuk oynuyorum annemle şimdi. Eskiden çok oynadığım, sonra bir sandığın içinde yıllarca kalmış ve yeni gün yüzüne çıkmış lahana bebeğim gibi, ona vakit ayırıyorum. Yaşayamadığımız şeyler oldu ama şimdi yanına döndüm diyorum. Onunla komşuculuk oynamayı gerçekten seviyorum. Dum.
Saat üç buçuk olmak üzere. Dünden enginar ve barbunyamız var, hava da sıcak, bir salata yapsam yeter, balkonda yeriz. Sezin’i evde bırakıp dolanmayı geçiriyorum aklımdan, ama onun bir seslenme uzağında olmam gerektiğine dair bir his duyuyorum içimde. Ya bana ihtiyacı olursa? Kapıyı açıp gelirse, içi sıkkın. Ben yoksam. Olmasın, hoşuma gitmiyor bu düşünce. Aramızda duvarlar da olsa yuvayı beklemem gerekiyormuş hissini üzerimden atamıyorum. İş yerinden kızlarla yeni başladığımız okuma grubunun bu ayki kitabına yan gözle bakıyorum, şu an kafam hiç Yahya Kemal kaldıracak gibi değil. Kendimi, kendim için harekete geçiremiyorum, oysa şimdi Sezin bir şey istese, bankada işler bitmese, evi temizlemem gerekse, annem yardıma çağırsa, bizim kızlardan birinin canı sıkkın olsa acayip bir enerjiyle girişirim hepsine. Garip bir boşluk var kendi isteklerimin olması gereken yerde. Sanki içimi boşaltmışlar, kabuğumu ayakta tutuyorum. İçimi dolduran herkes bir bir kapıları kapatıyor, ben kendi dışımda kalıyorum. İnsan kendi dışında kalır mı?
Televizyondaki belgesel kanalında kümesçilik hakkında bir şeyler dönüyor, sesini az önce dışarı çıkalım çıkmayalım dramasını yaşarken kapatmıştım. Kulağımda dışarıdan gelen kuş sesleriyle izliyorum birbirlerine sürtünen tavuk havuzunu. Çok gerçeküstü görünüyorlar bana birden. Kat kat telden yuvalar içinde, kahveli beyazlı alacalı tavuklar, kızıl tavuklar, karbeyaz tavuklar, siyaha çalan tavuklar. Ateş kırmızısı ibikler ve havada ağır bir gülle gibi sallanan sakalları. Badi badi yere bastıkları ayaklarıyla itişe kakışa yemeğe saldırıyorlar. Oynak boyunları birbirlerine dönüyor. Kaç tavuk burada şu an? Bin? On bin? Beyaz önlüklü, maskeli bir adam dört duvarı fayans bir odada şimdi, göğsü kızarmış, hasta görünümlü bir tavuğu kameraya doğru sokarak bir şeyler bağırıyor. Kamera yaklaştıkça yaklaşıyor kırmızı göğsüne, tavuğun bacakları incecik, göğsü küçücük. Çok ama çok çirkin görünüyor her şey. Bozuk süt gibi. Ağzıma yanlışlıkla koca bir yudum bozuk süt almışım gibi. Koşup lavaboya tükürmeye kadar geçen üç saniyede o tadın çirkinliğine inanamamak gibi. İnatla hasta tavuğu göstermeye devam ediyorlar yan tarafta adam konuşurken. Kafam karışıyor, hasta tavuk çipil gözleriyle bildiğin bana bakıyor. Gerilerek kafamı cama doğru çeviriyorum, sokaktan elleri market torbalarıyla dolu bir adam geçiyor. Derin bir nefes alıp dönüyorum ekrana doğru, tavuk orada. Hala bana bakıyor. Küçücük gözleri. Küçücük ve karanlık birer çukur. Korkmuş ve yardıma ihtiyacı var. Kalbim anlamsızca hızlı atıyor şimdi, korkmuş tavuğun korkusu bana bulaşıyor. Bu kafesten, tüylerden, pislikten, üzerine çıkan tavuklardan, ayağından onu kavrayıp baş aşağı tutan şu adamlardan kurtarılmaya ihtiyacı var. Salonu kümes kokusu basıyor, midem bulanıyor. Kulaklarım uğuldayarak çömeldiğim koltuktan kalkıp mutfağa atıyorum kendimi, tezgahın kenarına yaslanarak ekmekliğe uzanıyorum, poşetin içinden bayatlamış ekmeğin köşesi koparıyorum. Aceleyle azıma atıyorum ekmeği. Kuru ağzımda döndükçe tatsız bir topçuğa dönüşüyor. Yutuyorum. Gözlerimi kapıyorum, kafes, tüyler, pislik, tavuklar. Gözlerimi açıyorum panikle. Mutfaktayım. Çay kaçıncıya fokurduyor acaba, bir bardak çıkarıyorum dolaptan. Sakinim. Sorun yok, sakinim.
Sezin mutfak kapısından bana bakıyor. “Sende bir haller var ama hiç anlamadım.” Elinde getirdiği kupasına kendine aldığı bitki çaylarından birinin poşetini atıyor ve kaynayan suya yöneliyor. “Anneannem ay sonu taşınıyor diye mi bu suratın?”
“Laflara bak, nerden çıkarıyorsun? Nereye istiyorsa oraya gitsin.”
“E işte bak söyleyişinden belli, canını sıkıyor gitmesi.” Çocukken bir yaramazlık yaptığında yüzünde beliren o ifadeyle, muzip muzip bakıyor bana. “Ama annecim sen büyüdün artık, anneanneme ihtiyacın kalmadı…”
“Of saçma sapan konuşma Sezin. Bu yaştan sonra ikinci baharını bulan anneme mani olacak değilim. Finike dolaylarında adını bile bilmediğimiz bir köye göçsün, bahçesinde domatesini eksin, akşamüstleri denize girsin, sevgilisiyle mutlu mesut yaşasın. Onun da bana ihtiyacı yok belli ki, aman dese on saat sonra ordayız. Neyse gelecek bayrama buluşuruz artık.”
“Anne anneannemin niye sana ihtiyacı olsun ki, kaç yaşında kadın?”
Şimdi anlamayarak suratıma bakıyor. Ben de elimdeki ince belli bardağa çeviriyorum gözlerimi, boş boş gözlerimi dolaştırıyorum yuvarlağın çevresinde. Kısık çıkıyor sesim:
“Yok tabi bana ihtiyacı, neden olsun…” İçemeden soğuttuğum çayı lavabodan aşağı döküyorum. “Söz verdin anneannene unutma, bu akşam bir çıkıp bakacaksın yukarı kalmış mı yardıma ihtiyacı.”
Tamam demekle söylenmek arası bir mırıltıyla çıkıyor mutfaktan. Derin bir nefes alıyorum, iç çekmek belki. Bana da iyi gelecek sonunda kendime vakit ayırmak. İş çıkışı arkadaşlarımla buluşurum daha sık. Yeni bir şey öğrenirim. Örmeyi sevmedim. Cam ocağına çağırıyor Ayşe beni ne zamandır onu denerim belki. Hep heves ettiğim gibi bir Latin dans kursuna yazılırım. Bu yaşta? Evet bu yaşta ne var. Bir şey yaparım kendimle, yeni bir şey. Sezine vakit ayırırım, isterse.
Sıkkın şekilde salona geçiyorum. Küçük görünüyor gözüme ilk eve girdiğimizde bana derya deniz gibi görünen salon. Solgun koltuklara bakıyorum. Koltuğun kenarına ilişiyorum. Televizyonda hala tavuklar var, gıdaklayan tavuk görsellerinin arasına tüyleri yolunmuş, ayaklarından baş aşağı asılmış, dönen çarklara bağlı tavuk kesitleri karışıyor. Öğürecek gibi hissederek kapatıyorum televizyonu.
***
Akşama doğru annem arıyor, nakliye şirketini ayarlamış, biletini almış. Hızlı oldu, ay sonunu bile beklemeyecek demek ki. Buzdolabı dahil mutfağını boşaltıyormuş, son kalan tavuğu da size pişiriyorum diyor, Sezin bayılır. Yalnız her şeyi kolilemiş bile, hızlı kadın, tabak çatalla gelin diyor. Telefonu kapattığım gibi mutfağa gidip tabak çatalları çıkarıyorum, birer tane fazla alalım belki lazım olur. Tabakların mavi desenlerine dalıyor gözüm, denizin dalgalarını çağrıştırıyor bana. Güneyde bir kasabada, bundan böyle durmak bilmeksizin annemin kulağında çınlayacak dalgaları. Sezin’e sesleniyorum “Akşama anneannen tavuk kızartıyor, hadi yine iyisin. Bitir ödevini vakitli çıkalım ayıp olmasın.”
***
Sofrada ortadaki büyük borcamda tavuklar, koca bir kasede yeşil salata, ve annemin meşhur pilavı. Komşu arkadaşları Sema ve Birgül Hanım’ın da katkılarıyla birbiriyle uyumsuz beş de tabak var. “Siz oturun su getiriyorum” deyip kayboluyor annem mutfağa doğru. Hepimiz kendi getirdiğimiz tabakların önüne oturuyoruz. “Aa yok ki o kadar bardağım” diye sesleniyor annem içeriden. Leyla herhalde diye düşünüyorum. İnsan bardak da getirin der o zaman. Aşağı inip evden getirmek için ayaklanıyorum. “Kızım otur sen, hemen karşıdan alıp gelirim ben” diyor Birgül Hanım. Geri oturuyorum.
“Ee anneanne heyecan var mı? Sevgilinle güneye taşınıyorsun. Anneanneye bak be, ben de büyüyünce senin gibi deli dolu olurum umarım.” Sezin’in keyfi yerine gelmiş gibi.
“Kuzum olursun tabi, sen bana çekmişsin hep söylerim zaten. Bizim yaşlılık da böyle kıpır kıpır. Hadi uzatın tabakları servisi yapayım.” Sırayla herkesin tabağını dolduruyor annem, en son benim tabağıma bir but, iki kanat, bolca da salata koyuyor. “Özlem yine yemez misin pilav, form filan düşünme bu akşam, artık bulamazsın bak. İki kaşık koyuyorum sana da.”
Annemin tabağımı önüme koyusunu izliyorum. “Yerim tabi anne.” Çatalı aldığım gibi pilava daldırıyorum.
“Anneanne nasılmış hava şu an orda baktın mı? Mis gibidir kesin, hala denize girersiniz bence.”
“Gireriz tabi ya, ne diyeceğim sana, babanlar Kemer‘e yazlığa gitmiyorlar mı bu ara? Geçen ekim oralarda yaz bitmeden bir haftalığına çocukları da alıp gitmişlerdi diye hatırlıyorum. Onlarla atlayıp gelsene sen de. Aramız bir saat, buluşuruz, zaten ufaktan yerleşmiş de olurum bir iki gece de bende kalırsın. Ne dersin?“
“Müthiş fikir, içim sıkıldı zaten burada. Keyfim yok anneanne, bu okul yılı biraz keyifsiz başladı diyelim. Sahi anne ne diyorsun? 29 ekimi de katarsam okulu bir-iki gün kaçırmayla hallederim bence.”
“Onlar da zaten hep 29 ekim haftasını alıyorlardı diye kalmış aklımda…”
Konuşmalar benden çok uzakta sanki. Ben iyice küçüldüm sandalyemde, küçücük kaldım. Sesim çıkmayacak, kimse fark edemeyecek kadar küçücük. Elimde pilavlı çatalımla tabağıma bakıyorum. Ama en çok da derisi kızarmış tavuk parçalarına. Baharatlanmış ince derileri cozur cozur yağda kızarmış, tavuk bacakları ve kanatları tabağımda. Gözlerini bana diken, onu bu kafesten, tüylerden, pislikten, üzerine çıkan tavuklardan, ayağından onu kavrayıp baş aşağı tutan adamlardan kurtarmamı isteyen tavuğun bacakları ve kanatları.
“Anne tamam dedin mi? Babamı arayıp planlarını öğreneceğim ona göre bak.”
Annem tavukları bütün mü almış? Kendisi mi parçalamış bacaklarına, göğsüne ve kanatlarına? Derin bir nefes alıp buta uzanıyorum, ağzıma doğru yaklaştırıyorum. Kızarmış tavuk kokusu alıyorum ama kafamdaki kümes kokusunu dağıtamıyorum. Gözümün önündeki çiğ tavuk beyazını. Çok ama çok çirkin görünüyor her şey. Onu bu kafesten, tüylerden, pislikten, üzerine çıkan tavuklardan, ayağından onu kavrayıp baş aşağı tutan adamlardan kurtarmamı isteyen tavuk bu. Eminim artık. Kulaklarım uğulduyor yine. Gözlerimin önünde şimdi sadece beyaz fayanslı odalar, beyaz önlüklü adamlar, yolunan tüyler, baş aşağı tavuklar, dönen tavuklar, bembeyaz tavuklar, pütürlü soğuk deriler, kırmızı ibikler, cılız ayaklar, çipil gözler, karanlık kuyu gibi gözler ve yardım isteyen çırpınışlar…
“Özlem ne yapıyorsun kızım! Kalk sofradan!“
Annemin çığlığıyla kendime geliyorum. İki büklümüm. Ellerimi kafamın arasına almış, dizlerimi aralamış, kusuyorum.






