Yarım Portakal
5 Kasım 2018 Öykü

Yarım Portakal


Twitter'da Paylaş
0

Bu simsiyah, demir, yüksek kapıya diyafon hiç yakışmamış.

“Buyurun?”

“Ben Münevver, Can’ın arkadaşı.”

“Gel kızım.”

Cesur amca olmalı. Metalik tık sesini duyunca, tek omzum ve iki kolumla yüklendim, hayret gıcırdamadı. Daracık taş merdivenlerden bahçeye çıktım. İki büyük binayı çevreleyen bahçe, ön tarafta daha geniş. Çimler yeni biçilmiş, yine de mor salkımların kokusu galip geldi. Can’ın eski heykellere bakım yaptığı ve mangal partilerimiz için kömür çaldığımız depoya, ana binaya, merdivenlere, yemekhane balkonunda oturan pansiyonerlere baktım. Kahkahalar yükselip alçalıyor. Camekân mı yaptırmış müştemilata.

“Merhaba Cesur amca.” Elini öpmek için hamle yapınca ayağa kalkıp sarıldı bana.

“Gel kızım, sen İzmir’e dönmemiş miydin?”

“İşe başladım burada.”

“Koca İzmir’de iş bulamadın mı?”

“Başvurduğum zaman İstanbul’da yaşama zorunluluğu olduğunu bilmiyordum, annemler de şaşırdı.”

“Boşanmışsınız.” Başımı salladım. Nerede kaldığımı sormasını bekliyorum ama sormuyor. “Kürşat’ı buradan kovarak evlenmemize siz sebep olmuştunuz bir anlamda, haklıydınız ama deli etmiştik sizi. Can nasıl?”

“Çok kötü, teskereden beri odasından hiç çıkmadı, çay ve ekmek dışında bir şey koymuyor ağzına, yorulduk artık, psikoloğa da götüremiyoruz, ne yapacağımızı şaşırdık.”

“Görebilir miyim?”

“Gelen gideni çok ama odasına kimseyi almıyor, çık istersen, iki yüz on ikide, üst katta.”

“Bir ara benim odamdı, unuttun mu Cesur Amca?” Bina girişine çıkan merdivenlerde, oymalı tırabzanlara yaslandım. Kahkaha atan gençleri saymaya çalıştım, çok kalabalıklar. Büyük saksıların içindeki reyhanları okşadım. Nem ve kedi kokan loş koridor yürüdükçe aydınlandı. Boşaldığı zaman kapmak için birbirimize oyunlar oynadığımız en güzel odanın kapısını çaldım. Gel, diyecek. Hiç ses yok. Sürgüsünü çekmemiş, kapıyı araladım. Yüzüme bakarak “gel” diyor. Sonraki yarım saat boyunca, Can bir daha yüzüme bakmadı, yarım portakal yedi, üç cümle kurdu.

“Onlar Robert Doisneau’nun fotoğrafları. Evet. İyiyim ben.” 

Nasılsın – Çok mu kötüydü orası – Ama Can seninle ne çok konuştuk telefonda, hiç böyle değildin oradayken – Bu odanın hali ne, ne yapmaya çalışıyorsun kendine – Baban sadece çay ve ekmekle yaşadığını söyledi – Ne çok sigara izmariti var burada, bari toplamalarına izin versen – Of Can – Çok özledik seni – Seni anmadığımız bir gün bile olmadı biliyor musun – Nişanlın olduğumu sanıyorlardı değil mi, ha ha – Öyle söylüyordum ya onlara, seni telefona çağırsınlar diye – Neden bana anlatmadın, ölen yaralanan arkadaşların mı oldu – Sesin hep iyiydi, ne yani askerlikte daha mı iyiydin – Biz boşandık biliyorsun değil mi – Mahkemeden çıkar çıkmaz yemeğe gittik cümbür cemaat – Söyledi mi Kürşat – Belki Nihan söylemiştir, şahit olacaktı, gerek olmadığını öğrenince bozuldu – Sen burada olsaydın yine de daha kolay olurdu benim için – Ama lütfen Can, biraz yüzüme bak – Yoksa döndükten sonra hiç aramadım diye mi kızdın bana – İzmir’deydim, babam kalp ameliyatı geçirdi, ben de eğlenmiyordum yani, şimdi iyi çok şükür – İş buldum sonunda, gerçi İzmir’de kalmak istiyordum ama kısmet – Dışarıda hava öyle güzel ki, salkımları gördün mü, gece daha güzel kokuyorlardır – Bak, şu portakalı beraber yiyelim mi – Harika, sağ ol –

Sana bir hediye aldım biliyor musun – Sen şu yemekhanedeki siyah beyaz fotoğrafları seversin ya – Hah, evet onlar işte, ay dilini yuttun sanmıştım, ha ha ha – Ben de onlara benzettiğim için bunu aldım – Can lütfen bak bana bir kez – Buna bak bari – 400 Darbe filminden bir sahneymiş – Ne kadar benziyor yemekhanedeki fotoğraflara değil mi – İzlemiş miydin filmi – Baksana bu çocuk aslında senin baktığın gibi bakıyor, yani bakışını benzettiğim için almıştım, of Can, ne kadar saçma, bitti kurtuldun işte, neden bunu yapıyorsun kendine – İyi misin – Gerçekten iyi misin – Bak ne diyeceğim Can, birbirimizi yormayacağımıza söz vermiştik ya, fi tarihinde – Hatırlıyor musun – Yoruyor muyum seni şu anda – Of Can – Lütfen düzel ve beni ara Çıktım, kapıyı çektim. Loş koridor mutlaka rutubet ve kedi kokuyordu ama Can’ın odasından sonra duyamadım. Odalarda kimlerin kaldığını hatırlamaya çalıştım. Sadece Can’ın arkadaşı olan pansiyonerlerin girebildiği, sahanda yumurta yapıp yoğurtla yediğimiz küçük mutfağın kapısı açıktı. Başımı uzattım, oda yapmışlar. Cesur amca bahçede, camekânın önüne konmuş sandalyelerden birinde oturuyor şimdi.

“Gel kızım.”

“Yarım portakal yedi biliyor musunuz Cesur amca?”

“Ağlama kızım, düzelecek elbet.”

Oturup Can’ın odasının penceresine diktim gözlerimi. “Gitmeyi hiç istememişti.” Cesur amca benimle birlikte pencerelere baktı.

“Sana bir şey soracağım.” Gözlerimi elimin tersiyle sildim. “Sen Can’dan bir şey mi istedin?”

“Şimdi mi?”

“Yani genel anlamda, askerdeyken...”

O sırada bahçeye bir şey düştü, ardından getirdiğim hediyenin poşetinin süzülüşünü izledik.

“Ne demek istediğinizi anlamadım ama hayır,” dedim. Daracık merdivenlerden aşağıya inerken, Tüysü’nün bilmem kaçıncı kuşak torunu ayaklarıma dolanıyordu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR