...Tuna'nın mezara dönme isteği anne karnına dönme isteği. İnsanı ölümden sonra bile kucaklayan toprak anaya sığınışı da bundan. En insani duygulardan biri olan sevilme duygusundan mahrum kalmak Tuna’yı delirmenin kıyısına taşıyor.
Yaşamadığım Bir Gün yazar Zeynep Çelik’in ilk kitabı. Kitap kapağı biraz sonra içine gireceğimiz mezarlığın kapısını aralar gibi. Kapağın bütünü insan yüzünün en çıplak hali, anlatıda simgesel bir yeri olan kafatasını anımsatıyor. Her yazar okuruyla bir irtibat kurar, Çelik okurunu kitabın baş karakteri Tuna'nın karanlık dünyası vasıtasıyla toprağın ve ruhun derinliklerini kazmaya itiyor. Sonuçta yarı karanlık, duyusal yoğunluklar ve arketipal motifler barındıran toprak kokulu bir roman ortaya çıkıyor. Tuna, “eşiği olmayan kapılarda bile ayağını kaldırma refleksi” geliştirenlerden, “o” diye parmakla gösterilenlerden, “çoçukluğu sokakta geçmeyenlerden” biri. Kitabın ilk sayfalarında ruhsal bölünmeleri ve benlik karmaşalarıyla karşımıza çıkan Tuna, korkuları ve kendisiyle yüzleşmeye çalışan bir kahraman arketipi olarak kendi yolculuğuna adım atıyor. “Toprağa uzak betona yakın” yüksek mevkiideki işinden ayrılıp, insanların gerçek yüzlerini aradığı, ölenlerin ölmemiş olanlardan daha canlı olduklarına inandığı mezarlıkta bir mezar kazıcıyıcısı olarak toprağı kazmaya başlar. Orada sıfatsızlaşmaya çalışsa da çalışanlar arasında “mektepli” olarak çağrılarak ötekileştirilir.
Yazar Zeynep Çelik, Tuna’nın bilinç ve bilinçdışı iki türlü yaşamının gölge arketipiyle mücadeleden arayışa, kendisiyle karşılaşma ve yeniden doğuşa süren yolculuğu onun geçmişi ve çevresiyle ilişkisiyle birlikte yansıtıyor. Jung’a göre en karanlık yanımız olan gölge arketipini somut bir bir karakter olarak romanda çıkarıyor. İnsanlığın ortak ruhsal geçmişindeki bu arketip yoluyla modern insanın çaresizliğini, Tuna’nın nevrotik duygu durumlarını mezarlık çevresinde geçen hikayelerinde ve mutsuz geçen çocukluğuna dair anılarında açığa çıkarıyor. Tuna’nın peşindeki gölge onun sadece geçmişine değil geleceğine de şekil veriyor.

Romanın alt metinlerde hep başkalarını suçlayan ve oğlu Tuna’yı terkeden, ona sevgisini göstermeyen bir anne figürü ve etkisiz bir baba rolü mevcut. Tuna’nın annesi Jung’un anne arketipine de bir örnek teşkil ediyor. Tuna, çocukluğuna döndüğü anlarda annesiz tam bir “ev” kavramının olmadığı dedesinin evinin bahçesini güzelleştirmek için çiçekler dikiyor. Tuna'nın mezara dönme isteği anne karnına dönme isteği. İnsanı ölümden sonra bile kucaklayan toprak anaya sığınışı da bundan. En insani duygulardan biri olan sevilme duygusundan mahrum kalmak Tuna’yı delirmenin kıyısına taşıyor. Anne arketipiyle yüzleşen Tuna onun doğasında barındırdığı aydınlık ve karanlık yönlerin her ikisini de sevgilisi Ege’de buluyor. Ege’nin bedeninden tekrar doğuyor. Kendisini hep kurban olarak gören Tuna, hikayenin sonuna doğru kendine bir kurban seçer onu bile kendi değil Ege'nin suretinde yapıyor. Ege’nin maskesini takıp bir hayat kadınının bedeninde güç gösterisi yapar, öfkesini kusar ve vahşi dürtülerini harekete geçirir. Erken çocukluk evresine dek uzanan anne kompleksinin de açığa çıktığı anlardan biridir bu. Uyumsuz ritimlerle Tuna’nın hayatına girip çıkar hatıraları.
Çelik, doğal konuşma içindeki kesik cümleler, monolog şeklindeki şiirsel sıçramalar, tezatlıklar ve zaman zaman sayıklamalarla kurar cümlelerini. Rüya bulanıklığından, gerçek hayata girer çıkar. Süslü kelimeler kullanmaktan kaçınır, betimlemeler yapmaz. Tuna'nın kalp atışlarını duymamıza rağmen diğer karakterler bulanık kalır. Toprak kalıntıları gibi serpiştirilip içi içe geçen karakterler derinleşmese de okur Tuna’nın kürek darbelerinden nasibini alır. Her kürek darbesiyle geçmişini toprak üstüne çıkaran Tuna yaşarken gömülen alt benliklerini, çocukluk travmalarını “yüklenir, kaldırır, atar.”
Çelik, Tuna'nın çırpınışlarına, komplekslerine ve yaşayamadıklarına mezar taşı soğukluğunda ama nefes nefese anlatır. Tuna'nın iç dünyasındaki çatışmalarında onu takip eden birer gölge oluveren okurlarından kendi mezarlarını kazma cüretini bekler. Roman kahramanının davranışları altında yatan kolektif bilinçdışına ait arketipleri detaylıca çizen Zeynep Çelik geleceğin yeraltı edebiyatında adından söz ettireceğe benziyor; okurunu, insanın ve toprağın derinliklerine taze bir nefesle sürüklüyor.






