Yazmak eylemi, yazar üstüne yazının düşünmesidir.
Çocukluğun kırılganlıkları, boşlukları, yalnızlıkları ve yaş ilerledikçe özlemi yazarın ilk ana kucağıdır. Ustalaştıkça başka konulara, benlere de yönelir yazar. Böyle yapsa bile, kendi benine ilişkin bir taslak vardır önünde. Bu benlik taslağının iki önemli işlevi var. Birincisi dünyaya, kendi ben taslağını sunar bilerek ya da bilmeden. İkincisi başka benlikler için, elindeki benlik taslağı bir terazi işlevi görür. Başka benlikleri tartıya çıkardığı terazi benlik taslağıdır bu.
Dönüp baktığımda seçemediğim bir aile, baba figürü var önümde. Yani seçimimin sorumluluğunu üstlenemeyeceğim bir yaşam örüntüler ağı. Ki bu bile başlı başına yazılmayı hak ediyor. Ürünü, imalatı olduğunuz aile ‘tezgâhının’ etkileri azalmaya başlayınca, yepyeni bir insan olmaya başlıyorsunuz. Benim de yazı serüvenim bu yenilik dönemine denk düşüyor, diyeceğiniz gün geliyor. Yani içsel yolcuğumun başladığı döneme. Kuyunuzdan çektiğiniz sular bir an gelir yetersiz olur. O zaman aynı iple kuyunuza inmeye başlarsınız. Edebiyat anlayışınız o ipten iner sizinle. Kuyunuzun içine düşen ışıkların ne zaman nasıl bir görünüm aldığı, suyun yosun kokusunun yoğunluğu, gel zamanı ve onun yarattığı etkiler… Daha nelere tanıklık vardır o kuyuda. Yine de Yusuf’un hikâyesidir bir parça kuyu. Sizin hikâyeniz.
Kuyudan çektiğiniz sözcükler, imgeler size öyle parıltılı gelir ki başta. Biçilmiş kaftan sanırsınız. Yani her anlatımı, sorgulamayı edebiyat sandığınız dönemler bunlar. Acemilik dönemleri. Yazdığınızla aranızda duygusal bir yakınlığın olduğu dönem. Biraz mantığı işe koşmaya başladığınızda ustalık yolunda adımlar atmaya başlarsınız.
Kuyuyu giden patika yol üstünde neler yaşamışsındır? Zamanla elinizdeki malzemeden karakterler çıkarmaya çalışırken boşluklara düştüğünüz de olmuştur. Kuyuya taş atmış, ama hiç ses çıkmamıştır. Yani yazıp göndermişsindir dergilere, yayınevlerine. Ses gelmemiştir. Yazı için yapabileceğim bu kadardı, deyip kuyunun dibine çökmüşsünüzdür. Belki şimdi de aynı zamanlardan geçiyorsunuzdur. Aslında trajik olanın ne olduğunu bildiğiniz halde, enerjiniz kalmamıştır. Sabah uyanmışsınızdır. Kulağınızı dikmişsinizdir uzaklara. Kuş sesleri, horoz sesleri doğa görünümüne eşlik etmiştir bu görünüme. Havada uzun mu uzun bir kış kokusu asılıdır ayrıca. Dersiniz ki, şimdi düşüp ölsem, yazık ki bu sesleri, doğa resmini göremeyeceğim artık. Trajik olan budur! Bunun için koca bir ömrünü yazıya verir yazar. Bu bilinç her gelen günün sonunda boşluklar yaratır. Elini uzatıp tutunmak istediğin ağaç kökleri suda gevşemiştir. Kopmak, dağılmak üzeredir. Bir an sonra var olmayacağınız gerçeği insana koca bir yazı işliği çıkartır.
Gün gelir o kuyudaki (yaşam) gel gitler arasında, kendi yazar iç sesini yitirirsin. Bunu da, bir an sonra olamayacağın gerçeğinin yanına koyarsın. Yük o zaman ağır gelir. Kaçmak için yapabileceğin tek şey unutmak olur. İyi baba, iyi eş olma tutkusu sana bu unutuşu verir. Belki bu kuyuya gelene kadar geniş bir ırmak geçmişsindir. Irmağın karşı kıyısında kalmıştır yazar sesin. Dönüp ona baktığın olur. Şöyle seslenirsin? Hey! Yolunu mu yitirdin? Neredesin? Işıldayan suya değerek gelir karşıdan yanıt. Buradayım. Sen neredesin? Şaşırıp ırmağın kıyısına çökersin. Ben mi? Sahi ben neredeyim? Yazar sesin, yeniden varlığını sorgulamana neden olur. Yeniden ses gelir. Öyle gerçekler içindesin ki, bana sıra gelmiyor. Sen yüzünü gerçeğe döndükçe, benim gücüm soluyor. Ne zıtlık! Güneş yüzünü yakmaktadır o an. Elini alnına koyup yeniden karşıyı gözetlersin. Orda mı gerçekten? Her sabah apartmandan çıkıp dolmuş durağına doğru yürüyen bayan kuaförü yine güzel olmak derdindedir. Ağır adımlarla yürümektedir. Yen dünyanın kokusunu işitir, tepki vermez. Dalgın yürümeyi sürdürür. Apartman halkı geçen gün duyduklarıyla çalkalanmıştır. Bu kadar sarsıntıya süt köpürür. Kalkıp kapıcıdan da hikâyeyi dinlemek istemezsin. Belki sütçü bir karakter olarak yazıda belirirse eh, belki. Ama eski alışkanlıkla her şeyi tepeden gören biri olarak anlatmaya başlarsın. Kadın yine öyle bir gün bebeğini komşusuna teslim eder. Mamasını da bırakır. İşe doğru yola çıkar. Öğleye doğru telefonu çalar. Hay aksi! En paralı müşterimin saç dip boyasını yaparken hem de. Kestane rengi 4 numara. Biraz fazla mu tuttuk dışarıda? Hayır, Belkıs Hanım. Tam rengini bulacak. Hele bir yıkayalım saçınızı. Tülin havlu verir misin yavrum? Bu kimyasallar bazen güzel kokuyor. Ama nedense kuaförümüzü hapşırtıyor. Böylelerine sık rastlamışsınızdır. Balıkçının bedeni bir türlü fosfor tutmayan oğlu vardır. Hacettepe Hastanesi’nde uzun yıllar tedavi görmüştür. Terzinin kendi söküğünü dikememesi olayı anlayacağınız. Kuaförümüz de kimyasallar içinde, bir astım hastasıdır. Öykünün ilerisinde böyle zengin bir müşterinin bulunduğu anda astım krizine bile girecektir. Neyse kadın önünde dip boyası bitmek üzere olan saç cıngılını bırakıp telefonu açar. Komşusudur arayan. Sesi kötüdür. Oğlun, der, çök kötü, ay anlatamayacağım. Sonra kuaför, ev yolunu belki de uçarak geçer. Komşu kapısı önünde soluklanır. Apartman altındaki dükkân içinden ağzı sulanarak bakan berber bakışına kafayı takmayacak kadar meşguldür. Sorular emzirmektedir. İhtiyar asansör, bir kayıktaymış gibi kaykılarak yukarı çıkarır onu. Komşu kapısı ardına kadar açıktır. Gördüğünüzde unutamayacağınız görünümler vardır. Soluksuz kanepeye uzanmış bir bebek. Az ötede çocuğun baş oyuğunu taşıyan bir de yastık vardır. Yazar her şeyi belki de sona saklayacaktır. Sürpriz bir sonla, sizi hazırlamadan komşunun şizofren hastası olduğunu gösteren raporu gösterecektir size. Bunun için yatak odasının çekmecesine kadar gitmeniz gerekir. Oraya gidecek, çekmecenin başında dikileceksiniz. Ardından bir şey almak için eliniz çekmeceye gidecek. Ha sizin eliniz, ha anlatıcı ben’in eli. Ne fark eder? Hadi hızlanın biraz! Biraz soluk soluğa bitmelidir öykü.
Hey! Yine karşı kıyıdan aynı ses. Orda mısın? Artık orada olup olmadığınızı bile bilmiyorsunuzdur. Hadi kalkın! Bu kıyı yaşamı erteleme kıyısı değil. Otobüs çoktan kaçmış olabilir. Kalkın. İyi baba, iyi bir eş ne bileyim fabrika işçisi (Chuck Palahnıuk) olmanın pek bir önemi yoktur artık. Hem Cortazar size yazmaya mahkûmsanız, oturur yazarsınız dememiş miydi? Toparlanın öyleyse. Tüm iç seslerinize yaşayacak kadar kulak verin. Siz onlara kulak vermedikçe onlar öyküde soluk almaz. Bunu en iyi bilenlerdensiniz.
O ırmak kıyısı size sürekli bir huzursuzluk yaşatmaya başlar. İyi okur olmak en azından iyidir, şeklindeki teselli de yetmez size. Dibine gidip düşler kurduğun kuyu da. İçinde ses, sesler ölüyor. İçinde tanıdığın, henüz tanımadığın karakter sesleri ölüyordur. Bu seslerin içine çekildiğini, çekilirken yerlerini dünya seslerine bıraktığını fark etmek dengeni kolayca bozuverir. Ninenin sakalı olsaydı, deden olurdu. Hadi boş ver şimdi. Dönüşte bunları yeniden düşünürsün. Dönüş neresidir? Yol nedir? Artık sisler içinde belirsizleşen bir eve dönüşür yazmak eylemi.
Ben sana hangi karakter iç seslerinden geldim?
Sana hangi karakter ağzından diyorum diyeceğimi?
Seninle sevişen hangi anlatıcı iç sesim?
Biraz da budur yazar için yaşam. Bir sırça köşk değildir üstelik. ‘Küçük’ insanın da içinde olduğu büyülü bir yok yer.
Acıtıcı gerçekliğin içine fırlatılıp atılmış olarak yaşamak. Yazar için asıl eziyet bu olsa gerek. Gerçek haddinden fazla cesurdur. Düş içe çekilmiştir. Onun için doğan güneşin tenini ısıtmasını önemsemiyorsun. Güneşin, bir denizin içine gömülüp gitmesini de. Artık yazar dilini yitirmiştir.
----
*Dost-Yaşamasız adlı kitaptan esinle. Vüs’at O. Bener ‘e saygıyla.






