Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Aralık 2019

Öykü

Yaşamın Kıyısında

Gülden Kılıç

Paylaş

10

0


Hava öyle soğuktu ki kar yağsa böyle soğuk olmaz, dedirtecek türdendi. Ellerim cepte, boynumu mantoma kıstırarak aceleci adımlarla sahilde vapura doğru yürüyordum. Bir yandan adımlarımı sıklaştırmaya çalışırken diğer yandan yorgunluğumu daha fazla hissediyordum. Bütün gün çocukları eğlendirmek için kuş maskotu olmuştum ve ayaklarım fana halde şişmişti. Vapur kalkış düdüğünü de çalarken keskin bir rüzgâr esti. O an soğuktan mı yoksa içimdeki yalnızlıktan mı kaynaklandığını kestirmediğim ani bir titremeye teslim oluverdim. Sonrasında titremelerle gelen çağrışımlar, bitmek bilmeyen bir bölünme.

Dışarıdan bir müdahale, bir çarpma, onulmaz bir kaza başa gelmedikçe insan bedensel bütünlüğünü uzun vadede koruyabiliyor. Belki de insanın ruhu yitip giderken, parçalara bölünürken, titreşimlerin azgınlığına kapılırken bedeninin dirliğidir insana acı veren. İnsan düşüncesinde, düşlerinde ufalandığı kadar bedeninden de kaybetse kısacık yaşar, az acı çeker ve sebepsiz ölürdü.

Pişmanlıklar geçmişe, zaman ise hep ileriye ileriye akıyor. 

Yolda böyle düşünürken Nalan ile Selçuk’un vapura binip gözden kaybolduklarını görüyorum. Arkalarından yetişsem de onları vapurun kalabalığında bulmam biraz zor oluyor. Belki de ben onları yanlış yerlerde arıyorum. Üç sıra halinde vapurun zeminine yayılmış masaların en ortadakilerden birine oturmuşlar. Ayaktaki kalabalık onları gizlemiş gibi, ne zamanki insanlar yerlerine yerleştiler, kabak gibi ortaya çıkıverdi arkadaşlarım. Aslında arkadaşım da sayılmazlar, ikisini bir gündür tanıyorum. Ajans üçümüzü aynı etkinliğe yazmış; etkinlikte ben kuş, Nalan tavşan, Selçuk ise panda maskotuydu ve aynı kader çizgisinde yüze yakın çocuğu eğlendirdik.

Şimdi vapurda koltuklarına oturanlar çantalarını, poşetlerini yanlarına yivlerine sualsizce, o yılgınlığa dönüşmeyen alışkanlıklarıyla koyuyorlar. Erkekler göbeklerini gererek kadınlarının kenarına kurulmuşlar. Kadınlar çocuklarını bacaklarının arasına almış. Çocuklar için sıcak ve yumuşak şeye dayanmak mutluluk ve güven verici bir şey olsa gerek. Çok zamandır böyle bir sıcaklık yaşamadığımı fark ediyorum. 

Arkadaşlarımı kıyıda köşede aradığım için hemen görememiştim. Çünkü gösterişi sevmeyen, daha doğrusu gösterişli olmayı kendine hak görmeyen, sinik, ezik, çalışkan ve belki de çalışmaktan başka çaresi olmayan insanlardık.

Nihayetinde bir süre sonra herkes yerine yerleşti, dışarıdaki soğuktan bir yere sığınmanın sığ sevinciyle birbirlerine sokulmuş gibiydi insanlar. Ortak bir kaçışın sessiz sevinciydi bu.

Sonra biri basgitar, diğeri elektrogitar çalan iki genç ortaladıkları bir yere gelip tezgâhlarını açtılar. Gitarlarını çıkarıp bir türkü tutturuyorlar. İnsanlarda hiçbir kıpırtı yok, aslında sürprizlere açık değiller. 

Nefeslerin de ısıttığı kapalı alanda montlarımızı çıkardık. Vapur kalkmadan önce ben de gidip bir bardak çay alacakken raftaki salebi görünce vazgeçtim ve hayat vazgeçişlerle dolduydu. Bu yüzden çoğu zaman yaşadıklarım kadar yaşamadıklarım da karmaşık gelirdi bana. Varlıktan yokluğa giden bir boşalım, yokluktan varlığa giden bir varoluştu benimkisi. 

Salebimin sıcaklığı, o süt beyazının yatıştırıcılığı ve tarçın kokusu burnuma burnuma tüterek masaya oturduğumda Selçuk, “Amma da yorucu bir gün, bütün gün dikilmekten ayaklarım koptu,” dedi. Nalan bütün bu denilenleri umursamaz bir onayla başını çevirmeden aşağıya ve yukarıya doğru salladı, sanırım her gün duyduğu bir cümleydi bu. O sırada ben de ağır ağır ve temkinli bir şekilde salebimi içiyordum. Nalan, başını çevirip sanki biraz önce Selçuk’un konuşmalarına bir cevap gibi, “Ne zaman kurtulacağız bu eziklikten merak ediyorum,” dedi hınçla. İşte bu cümle pek de tanımadığım arkadaşlarla beni bir çemberin içine almış, tek bir bedene sığdırmış, tek bir duyguya dönüştürmüştü. Belli ki onların da hikayeleri çaresizlikler içerisinde yazılıyordu. 

Üçümüzün de aramızdaki üçgenimsi boşlukta gözlerimiz kaybolurken vapur bir homurtu ile çalışıp hareket etmeye başladı. Hepimiz vapurun bu hareketini bekler gibi can alıcı soruyu boşlukta bırakıp pencerelere döndük, insanlar da bizimle birlikte döndü. Nadir de olsa insanlarla bir arada, aynı tarafa bakabiliyorduk.

Arkamızda şehrin kımıldamalarını ve gürültüsünü bırakırken tek tük yanarak mehtaba selam veren ışıklar, rıhtımdan ayrılan vapuru takip eder gibi bir küçülüp bir büyüyorlardı. Vapur çalkalandıkça ışıklar birbirine karışıyor, silik, cansız, buğulu bir hâl alıyordu. Onca uzayan mesafeye rağmen ışıklar insanın gözlerinden girip zihninin en ücra köşelerine kadar ilerleyebiliyordu. Her şey kendiliğinden daha karmaşık bir hâl almıştı. Etrafımdaki insanlar bir oyunun, çocukluktan kalan bir oyunun, bir hayalin peşine düşmüş gibi öyle dalgın uzaklara bakıyorlardı. 

Bir tek bizim masadakiler kısa bir süre sonra ortadaki üçgen boşluğa geri döndüler, çünkü çaresizlikleri hep gerçeklerle ilintiliydi. Biraz önceki sorunun cevabını alamayan Nalan, Selçuk’un omzunu dürtükledi. O an anladım ki hayattaki bütün çıkmazlarını, acılarını, belki de ağabeylerinin umarsızlıklarını, babasının kadın düşkünlüğünü, anasının çaresizliğini, her şeyi terk edişini, belki de geride kalanlardan terk edilecek bir şey bile olmadığını çok sonradan fark edişini, günlerce yol arayışını, en sonunda hayatının bir sirke benzediğini ya da bu benzettiği sirkin aslında hayatına dönüşünü, derdi artık her neyse Selçuk’tan çıkarır gibi omzuna sert sert vuruyordu. O an sevgili olduklarını anladım. Belki de ilk, tek ve son serüvenimizde bu masa etrafında toplanıp aynı tükenmişlikle hayata katıldığımız için gerçek gibi gelmişti bana her ikisi de. Onları yeni tanısam da on yıldır İstanbul’da bana eşlik eden diğer insanlardan ne farkları vardı ki? Bu nedenle elleri, yüzleri, gözleri, umutları, dudakları denizin dalgalarına ve şehrin ışıklarına karışıp gitmiyordu.

Nalan ile Selçuk kendi aralarında çekişmeli bir konuşmaya devam ediyorlardı. Ben ise sadece kendime doğru akıyordum ve ilk kez bu dört tarafımızdan vuran dalgalar bir kaçışın olmadığını söylüyordu kulaklarıma. 

İçimde çeşit çeşit benler türüyordu, birbirine karışan yüzler içinden bir bilmece gibi aniden, hesapsız ama hep doğru cevabı vermemi bekleyerek türüyorlardı. Küçük bir çocuk, başını vapurun en uzak köşesinden ama en yakınımdaymış gibi hızlıca sokup çıkardı. Saçları üçe vurdurulmuş, tığ gibi, çildi kuru, bir güz çocuğu, soluk bir kazağın ve kendisinin olmadığı uzaktan belli olan bir pantolonun içinden, izbe bir yerden fırlamış gibi çıka geldi ve bana “Sen büyüyünce ne olacaksın?” diye sordu, oysa bunu küçükken hep büyüklerim sorardı. Bir sirk hayvanı, sirk maskotu ya da etkinliklere katılarak çocukları eğlendiren bir maskot diyemedim ama o gözlerimden her şeyi anlamıştı. Boğazıma yapışıp “Hani bir yazar olacaktın?” diye hesap sordu. Cevap veremedim, onu haklılığı uzaklardaki ışıkları da haklı çıkarmış gibi ışıkların daha bir kuvvetli parladığını fark ettim. Ancak hıncını alamayan çocuğun ellerindeki o ince sertlikle birlikte gözleri de çakıl taşı sertliğine ulaşıyor, “Hani hani” kelimelerini tekrarlıyordu. Cevap veremedikçe acınası bir hâl alıyordum ki çocuk iki eliyle beni itip “Adam sen de,” dedi ve oracıkta kayboldu. 

İnsan sadece geçmişe değil zihnindeki belirsizlikler onu zorla geleceğe de taşıyordu. Çocuk kaybolduktan sonra öbür köşede kendimi görür gibi oluyordum, vapurun pencere kenarına oturmuşum ve belki de oradan şimdi şu halimi gözetliyor ve kendimi yaşadığım her şeyle ve pişmanlıklarımla baş başa buluyordum. Ölüm de hayatı daha pişman kılmaktan başka ne işe yarardı ki zaten? Saçlarımda beyazlar vardı, biraz daha genişlemiş yüzüm, daha çok üşüyor daha az hareket ediyor ve daha çok acıkıyordum. Bütün bu zayıflıklarımı örter gibi üzerimde koca kalın bir paltoyu üstüme çekmişim. Bir kaplumbağa derisini andıran kalın cildinin, belirgin elmacık kemiklerinin, kirpiklerinin, ağarmış kaşlarının arasındaki çakıl taşlarına bezeyen gözleri olmasa belki de onu, yani kendimi hiç tanımayacaktım. Bu adam, işte karşımdaki bu adam, tüm zamanlarını, zamana eşlik eden tüm hayallerini de silip süpürmüş bir adamdı.

O adam, o çakıl gözler sığındığı vapurun kenarına yeniden döndüğünd; deniz başka bir zamanı bekleyen bir limana, insanlar başka hayatlara, kapılar yollara, derinlik ise başka bir enginliğe açılıyordu. Ve benimkisi çaresizlikten gelen bir yalnızlıktı.

Nalan da şimdi uzaklardaydı, Selçuk cevabı ellerinde arar ve gün boyunca maskot kıyafetlerinin içinde şişmiş ellerine sual sorar gibi kıpırtısız bakıyordu, ne yapacağını bilmeden, zamanı dilimlere böler gibi bir sertlikle kıpırtısız duruyordu. 

Nalan tüm bu belirsizliklere katlanamamanın aceleciliğiyle ilk aklına geleni sordu, Selçuk’un yüzündeki çaresizliği görseydi hiç sormazdı ve “Yarın hangi işte olacağız acaba, kostüm dilerim kokmuyordur. Bari şunları yıkasalar,” demezdi.

Onlar için yeni olsam da rahat konuşuyorlardı, çünkü tanıdıktım ve onlar gibiydim. Aslında bu deniz, bu şehir, insanlar, simitçi martılar, hatta bu mevsimini yarılamış kara kış için bile yeniydim. Çünkü bu vapurda geçmişe uzanan pişmanlıkları, geleceğin ağırlığını gördükten sonra her şeyi umuda bağlama alışkanlığımı ve heyecanımı yitirmiştim. 

Artık geçmiş de gelecek de aynı benzerlikte akıyordu. Umudumu yitirmiştim. 

Vapur yavaşlarken dalgalar da kendiliğinden yavaşladı. Ani bir titremenin ardından bir salınım halini aldı ve bütün yüzler kendiliğinden geri geldi. Çocuklar analarının yumuşak bacaklarından uyandılar, erkekler gerinip ayağa kalktıktan sonra karılarını kollarına takıp ağır adımlarla yürümeye başladılar. 

Şimdi Nalan ile Selçuk da kalkmıştı, gülerek kalabalığın arkasından minik adımlarla yürüyorlardı. Sanki ayağa kalktıklarında yaşamlarının bütün çaresizliği de kendiliğinden gitmiş gibiydi. Bir maskot olduklarını nasıl unutabilmişlerdi?

Herkes vapurun kapısına doğru ilerlerken ben de içlerindeydim. Uzaktaki ışıklar belki de bu vapurun bu kıyıya varmasının rahatlığıyla iyice küçülmüşlerdi. O an başım döndü, vapurun korkuluklarına dayandığımda deniz çalkantısıyla bana sorar gibiydi.

Vapurda ne oldu?

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024