Hep böyle suskun musun, diye sordun bana. Dilim kabadır, henüz bilenmedim, dedim. Anlatırsam seni lekelerim, siyaha boyar, çirkinleştiririm. Güldün. Bayılırım dedin, izlerinizi taşımaya. Hışırdayarak masaya uzandın. Sere serpe. Apaktın. Tertemiz. Lekesiz.
Bense gösterişsizdim. Yontulmuş bir kütük parçası. Simlerim dökülmüş, jelatinim aşınmıştı. Gel, dedin içini dök bana. Çekirdeğim kapkaradır, içim kömürdendir, dedim. Hem onlar varken neden ben? Seni mavi, kırmızı ile parlatamam. Rengârenk bezeyemem.
Onlar su gibi akıyor, yitip unutuluyorlar, dedin. Üzerime işleyecek, içime kazınacak sözler söyle bana. Ama sakın sen de gözümü boyamaya kalkma. Süslü cümlelere kanmam. Gerçekleri gizle benden. Bırak yalanlarına kanayım. Yaşadıklarını unut. Hayallerinden söz et bana. Asla kendinden bahsetme. Düşünüp tartarak, ölçüp biçerek anlat. Sakın kim olduğunu söyleme. Bırak onu da ben bulayım. Şimdi durma, dokun bana.
Çarşaf gibi pürüzsüzdün. Sana değiyordum ama sözlerim üzerinde iz bırakmıyordu. Kabuğumdan sıyrılmam, soyunmam, çıplak kalmam gerekiyordu. Madem beni dinleyecektin; ben de bıçağın acısına seve seve katlanacaktım. Bıçak işlemeye, çevremde dönmeye başladı. Etim parça parça ayrıldı. Bilendikçe acım arttı. Acım arttıkça inceldim, keskinleştim. Kısalıp küçülüyor, parçalandıkça çoğalıyordum. Bembeyaz tenine işliyordu sözcüklerim. Orada sözcüklerin ardında seninle doğuyor, yeni baştan var oluyordum. Senin üzerinde çoğalıyordum. Kabuğum soyuldukça daha özlü, daha duru oldu cümlelerim. İncecik dokunuşlarla tepeden tırnağa dolaştım her köşeni. Esmerleştin. Sonunda bana benzedin. Nihayet doldurdum, doyurdum seni. Neden durdun, diye sordun. Bitti, dedim. NOKTA. O zaman, dedin, sen kenara çekil. Biriktir yine gel. Hikâyen artık üzerimde saklı. Bundan böyle seni, benden dinleyecekler.






