Düşünceler
Yazının da düzlükleri, yükseltileri, patikaları, uçurumları, kalabalık ya da tenha noktaları var.
Bizim dengemiz, bizim mutluluğumuz başka yerde, varlığın psychémizi dumura uğratan
ve ruhumuzun yapısını bozan bu vahşi yeniden mal edilişinin dışında.
Anlayış ve ahlak varlığı bıraktı; bu varlığın içine şeytan girdi.1
– Antonio Negri
Yepyeni bir uzağı sevmiş insan. Gönlüne bir çöl esintisi gibi düşen tekrarlanışların lime lime ettiği kayıp nesneyi sevmiş. Çünkü nesnenin hikâyesi, aynı zamanda uzaklık denen ümit uğraklarına, kaçış hatlarına, taşkın kahkahalara ve dokunuşlara tutulan öznenin de hikâyesiymiş.
Bu uzaklık, konumu kesinkes tayin edilebilen bir mesafe değilmiş elbet. Yeryüzündeki tuhaf güçlerin bir esnetip bir büktüğü, bir yüceltip bir önemsiz kıldığı görünmez bir sınırmış belki. Ne ki o sınıra erişecek inanca ve kudrete asla sahip olamazmış insan. Zaman zaman ona yaklaşır, etrafında bir dağ kuşu gibi çırpınıp durur; zaman zamansa tanımlarla, imgelerle, duygu parlamalarıyla ele geçirdiğini düşünürmüş onu.
Kuşkusuz bu varılmaz im sayesinde, evreni kavramak isteyenlerin içgüdüsel olarak bağlandığı bu alaca düş sayesinde, mümkün hale gelirmiş hayat. Daha doğrusu bizim büyük bir şaşkınlıkla seyre durduğumuz, bazen methiyeler düzüp anlamın yücelerine doğru savurduğumuz bazen de kendi komplekslerimizle, kuşkularımızla, aldanışlarımızla başka başka kılıklara soktuğumuz yüzey gerçekliği çatılıverirmiş aniden.
***
‘‘Kuramsal’’ bir metne, metnin takip edeceği ana izleğe uygun olmayan (böylesi) bir girişle atılmanın o metnin kalbinde yer alacağı varsayılan bazı motiflerin kaderini riske atacağını söyleyerek işe başlayalım. Üstelik lanetlenen bir nesneden, kişiden, durumdan yola çıkılmışsa. Hangi kavramları bir araya getirmeye çalıştığımızı belirtmeliyiz: Yazı ve uzak. Hangi temel saiklerin birbiriyle sürekli didişme halinde olduğunu da: Akıl ve içgüdü. Bu dünyayla ve varoluşumuzla ilgili sorunlar, anlatıda ve yaşamda bir kaçış eğilimini pekiştiriyor kuşkusuz. Ama söz konusu kaçma girişimi ve onun doğal bir ürünü olarak şekillenen ‘‘uzaklık’’ aslında bir tür duyusal etkiyi, yakınlaşma biçimini, çoğul bağıntıyı, zenginliği tanımlıyor.
Yazı hakkında yazan bir kişi, bir tür yaşamsal yetersizlikle, insandaki memnuniyet yoksunluğuyla ve yoksunluğun gerekçesi olarak görülebilecek bir kara talihle yüzleşir. Hayatın uzağı, yazının da uzağıdır. Ama kimi vakit nedametler getirerek bir köşede usul usul kıvranan bir varlık olan insanın elinden çıkan şey, uzağın olanağına ve güzelliğine açılır bazen. Bu uzağın içini tereddütler, kendinden geçmeler, düşman yargılar, ümitler, hayal kırıklıkları, gözyaşları dolduracaktır.
Yazmakta ve yazıya inanmaktayızdır kuşkusuz; çünkü yeryüzünün büyük marazından kurtulmanın, hiçliğin ve yıkımın üstesinden gelmenin, bir sese sahip olmanın, başkalarının bakışındaki örtülü şiddetten kaçmanın, sonsuza uzanmanın, büyümenin, ümitlenmenin, sevmenin, var olmanın, bir yolunu aramaktayızdır. Yalnızca kendi cinnetine teslim olup zihnindeki ötekiyi sahneden kovmaya yeltenen kimsenin bu eşikte yolu açıktır. Ortada bir seslenme nesnesi, bir muhatap, yüksek bir kavrayış gücüne erişmiş bir alıcı olmadığını kabullenmiştir çünkü o. Böylece, benzeri görülmemiş bir dürüstlükle, kendi sesindeki dalgalanmaları kaydetmeye başlar, insanın ilksel varlığının üstündeki sahte örtüyü sıyırmayı başarır. Saf özü, lekelenmemiş biçimi, mukaddes cevheri yakalar sıradan görünümler arasında. Çoğumuzun da kabul edilebilir sayacağı türden çınlamalar değildir bunlar. Üstünde varlığımızın yükseldiği karanlık ve uğultulu bir genişlik ve o genişlikten fırlayan deli-nesnedir elbet. Bugünün gerçeğindeki tuhaflığı kavramaya dönük çabanın, o karanlık boyutlara dönük ilgiden besleneceğini biliyoruz en azından.
***
Oldukça sorunlu bir alandayız. Kaçış içgüdüsünün sağlıklı beraberliklerle, aşkınlığın en basit meselelerle, gerçek sevgi arayışının günlük hayatın bayağılığıyla, çürüyen bedenin ölümsüzlük fikriyle çarpıştığı ve özneyi iki arada bir derede bırakan yoğun etkilenişlerin karmakarışık bir görünüme büründüğü tuhaf bir alan. Gene de bu yeraltı ikliminin verimli bir yanı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Varlık ve yokluk arasındaki zıtlığın yaşamı ve insanı anlamak yolunda bizlere önemli ipuçları sunduğunu unutmamamız gerekiyor.
Her şeyi ikilikler ve sapmalar üstünden okuduğumuza göre, her şeyde, kimi zaman besleyici kimi zaman ezici karşıtlıkların izini yakaladığımıza göre; şeyleri, aslında başka anlam dizgelerine açılmaya imkân veren geçiş güzergâhları olarak alımlamak doğru olacak. Özneyi var eden kuvvet, öznenin gönüllü sürgününün ya da kırgınlığının da nedeni değil mi aynı zamanda? Bir çeşit geri çekilme, yenilgi ve yoklaşma biçiminde tanımlanan bu uzaklığı, başka şekillerde yorumlamak mümkün. Onarıcı bir mesafe, sevinçli bir firar uzamı, bir ihlal çizgisi…
Ama önce kaçış içgüdüsünü, bir tür ruhsal mağduriyet olarak çözümlemeyi deneyen Nurdan Gürbilek’in ‘‘Aylak Adam’’ hakkındaki sorularına kulak verelim: ‘‘Ya toplumdan uzaklaşmak için sığınılan iç kalenin kendisi problem yaratıyorsa? Ya kahramanın ‘‘gerçek sevgi’’ arayışı bir karşıtlıktan, başkalarına karşı geliştirilmiş bir tepkisellikten, ne olursa olsun ‘‘onlara’’a benzememe ısrarından besleniyorsa? Sırf başkaları huzurlu olduğu için huzur, rahat olduğu için rahatlık, mutlu olduğu için mutluluk değersizleştirilmiş, olumlu değer huzursuzluğa yüklenmişse?’’2 Bu sorular çıkmazın anlatısına ışık tutuyor gibidir. Oysa biz başka bir yolu seçip uzaklığın ya da kaçış söyleminin aslında dünyaya dönük olumlu bir içeriğe sahip olabileceğini iddia edeceğiz. Bu kederli yapının en temelde, sağlığın aranışına dönük bir girişimin dışavurumu olduğunu öne süreceğiz.
***
Daha işin başında, anlatıyı bir tür uzaklık; anlatıcıyı da uzağın kuşkusuna doğru ilerleyen bir mütereddit diye tanımladık. Söylem ve mesafe arasındaki ilişkiyi (psikolojik bir mesafedir bu kuşkusuz) bir benimseme/reddetme, bir yüceltme yahut olumsuzlama kesinliğinden sıyırarak ilerlemek istedik.
Fildişi kuleye çekilen münzevi, aslında yaşamın kendisine değil, türlü kuvvetlerin elinde bir utanç abidesi haline gelen yaşamsal organizasyona karşı konumlanır. Çünkü o ilişki düzleminde nefes alacağı bir yer bulamaz. Oyuna katılmak istemindedir, ama oyunun hakkını vermeyi sağlayacak asgari bayağılığa yer açamamıştır benliğinde. Bu yüzden bir mağaraya sığınır. Gölge bir noktaya, ıssız bir boğuma atar kendini.
Nurdan Gürbilek’in soruları bu marazî çatışkıyı gönlünde duyan tüm bireyleri ilgilendirir. Çoğumuz karşıt duygular içinde gezinir, dünyayı dengeli ve tutarlı bir çizgide alımlayamıyor olmanın huzursuzluğunu deneyimleriz. Öğreti ve gerçeklik, arzu ve toplumsal sözleşme, kuşku ve inanç, görünürlük istemi ve iğrenti birlikte kat eder benliğimizi. Bu yönlerin herhangi birine kendini tümden kaptırması pek mümkün değildir kişinin. Olsa olsa yüceltmeler, vazgeçişler, ara vermeler, yadsımalar, kayıtsızlıklar, geri dönüşler, parlama anları… Ve oyunun sürdürülüşü…
***
Edebiyattaki kopuşun, uzaklığın, tutarsızlığın aslında bir ayna-konumu (yakınlığı, zorunluluğu, tutarsızlığı) imlediğini biliyoruz. Uzağa koşarken ilksel kaynağa dönebilen, kurucu temele yaklaşabilen ya da aksine temasta bulunduğu nesnede/kişide/gerçeklikte dehşet verici bir kopukluğu deneyimleyebilen bir varlık insan. Bu gezinmelerde asıl ilginç olan taraf, ‘‘yol alma’’ sürecinde neyin olup bittiği, tesadüfî gerçekleşmelerin neye ışık tuttuğu, neyi önemli kıldığı ya da sıradanlaştırdığıdır kuşkusuz.
Kökenimin beni savurduğu yerde, ‘‘köken’’in kendisini de dönüştürürüm demek ki. Vardığım yere oranın dinamiklerini de taşırım bilip bilmeden. Ama kimi zaman ne köken ne varılan yer ne de süreç bir anlam ifade eder benim için. Gövdem, şimdiyi ve bir tür zihinsel bulanıklığı deneyimler sadece. Yaşadığımız dünya, bize, şeylere dışarıdan bakma olanağı vermediğine göre; tahakküm ve söylem, yüzeyin en gizli bölgelerine bile kendi zehrini taşıdığına göre, bildiğim dünyanın tümüyle yerle bir olması pahasına, benliğim üstündeki hakkı en yıkıcı biçimde kullanabilirim.
Bu eğilimin bir çeşit ümitsizliğe, politik bir belirlenimle bağlantılı olan manevî çıkışsızlığa dayandığı söylenecektir. Yaşamı, en azından maddi bir düzeyde, daha sağlıklı bir zemine çekemeyen öznenin, içsel bir uçuruma veya metafizik bir karanlığa sürüklendiği de söylenecektir. Haksız bir eleştiri değil bu. Çağın ruhu büyük ölçüde fikirlerin ve duygulanışların, deneyimlerin ve tasavvurun karakterini belirliyor. Ancak sanatta, içsel olana doğru kıvrılan her çizgiyi ille de siyasal ümitsizliğin ve yabancılığın sıradan bir veçhesi olarak yorumlamak, işin kolayına kaçmak olur. Zira politik öneri, gerçekliğin analizine ve o analizin kurduğu çerçeveye dayanan bir tasarıdır. Sınırları çizilmiş dizisel bir toplamdır yani. Kişi pratiğinde hayat bulur, ama onun uygulamadaki hali, çoğunlukla, tasarının kendisinden epey farklıdır. Yaratıcı özne ise, çoğul bir duyum hattının ve varoluş ikliminin olasılıklarına doğru el yordamıyla ilerler. Salt bir anlam dizisini takip ediyor değildir. Tam aksine dizilerin ve paradigmaların sınırını aşan yaşam katmanlarına, bozunumlara, kıvrımlara açar kendisini.
***
Yazı, aşınmış zamanın uğrağıdır. Yazan kişi bu muğlak konuma yerleşir ve ifade edilemez olanı deneyimler. Bilinç olgusu söz konusu uğraşın her aşamasında izlenebilir. Gönülden ve düşünceden kaçanı, aktarılabilir hale getirmeye çalışmak… Etkileyici seslemler, dil örüntüleri, mecazlar icat etmek… Elde edilen sonuç ne olursa olsun, yazıda, aslında onun kendi iç mantığıyla ilgili olmayan, daha doğrusu bu dönüşümsel bütünlüğü aşan bir çoğulluk izlenir. Yazarın en büyük sorunu, duyumsadığı ve aktarmak istediği şeyin (özsel bir kayba uğramadan) hangi formda ifade edileceğidir. Pek çok tanıklıktan biliyoruz ki, ortaya çıkan şey, tasarlanandan epey farklı oluyor. Bir formun peşine düştüğümüzde başka sonuçlarla karşılaşıyoruz.
Yazan kişiye şunu sormak gerekir: ‘‘Daha zarif, daha kapsayıcı, daha ışıltılı ve doyurucu bir ifade biçimi bulsaydın ve o biçimin hakkını verebilseydin yazmayı sürdürür müydün?’’ Ömrünü müziğe adamış bir Dostoyevski tahayyülü niçin mümkün olmasın? Ağaç yontan bir Kafka, halı dokuyucusu bir Beckett ya da kukla ustası Faulkner…
Her halükârda ortada bir sorunsal vardır. Sorunsala uzanan bir ‘ben’ vardır. Benin oyuklarını kat eden bir nesne, nesneyi sessizce büken bir kuvvet, kuvvetin kadim bir tarihsel ağırlığı ve o ağırlığın ele geçmez oluşundan kaynaklanan bir huzursuzluk vardır. Başka zamanlar, diller, coğrafyalar, toplumsallıklar içinde, oluş’un anlamının nasıl dallanıp budaklandığını araştırır yazan kişi. Kendi sınırlanmışlığının ve kaçıp kurtulma isteminin hangi verime gebe olduğunu düşünür.
Bu lirik konum ‘anlatının kurtarıcı uzaklığı’ olarak tariflenebilirdi. Gerçeklikle aramıza yerleşiveren özel bir kurucu mesafe. Gerçeği yadsımak, gerçeklikten kaçmak ya da tersine gerçeğe boyun eğmek için değil; bakışın kendisini de bakma noktasının tahakkümünden kurtarmak için yaratılan bir mesafe.
Sanatsal edimi tam da bu içgüdüsel ‘aşma arzusu’ndan dolayı iktidar kavramından ayırmak gerekir. Olumsuz kuvvetlerin bizleri içine tıkmak istediği düzeyleri reddettiğimizde estetiği eylemselleştirmiş oluruz. Mesafe kurtuluştur. Yaşam aralığıdır. Soluklanma eşiğidir. Varoluşu mümkün kılan zorunlu veçhedir. Öte yandan mesafenin hangi nesneyi/gerçekliği görünür kıldığını da belirlemek gerekir. Bu eşikte tam olarak ‘ne’ cisme bürünüyor, sesin/yazının/imajın ortaya çıkardığı asıl şey ne, mesafeler icat etmek aynı zamanda, mesafeyi, içinde var olunacak bir yaşam uğrağına çevirmek mi demek?
***
Yazıyı uzamdan bağımsız olarak düşünemiyoruz. Biçimlerin, yorucu yakınlıkların, gönül kırıklıklarının etkilerinden de. Öte yandan mesafe dediğimiz şeyin anlatı geleneği içinde, uzun süredir, özel bir konumu tanımlayacak şekilde kullanıldığını da biliyoruz.
Orada birçok şey yaşandı. Birçok nesne görmezden gelindi yok yere. Yahut fazlasıyla önem verildi görünmeze yürüdüğü halde yolu değiştirilene. Yazı, bu karmaşayı takip eden evrendir. Kalemi eline alan kişi türlü duygulanışlar, beklentiler ve sancılar içinde dolanır o evrende. Aktarım istemi, onaylanma gereksinimi, fark edilme arzusu, denge ve sıhhat arayışı, kurma zevki ve laneti… Bir yığın laf edilmiştir bu ‘‘Niçin yazıyoruz?’’ problemi hakkında. Asıl ilginç olan, aktarılmaz gibi görünen şeyin, bir anlatının genel düzeninde, yine aktarılmaz olarak kalırken, aslında merkezi bir önem kazanmaya başlamasıdır. Yani anlatının, ifadenin imkânsızlığını ve o imkânsızlığın yaşarlığını, temel bir sorunsal olarak gündemimizde tutmayı başarması.
Yazıyla birlikte, belki de hiç ihtiyaç duymadığımız ama mevcudiyetiyle oluşun sınırlarını genişleten katmanlar açılır. Bu katmanların evrimi, insan duyumunun epik tasavvurunun da evrimidir. Anlatı, oluş’un bir ikamesi olarak değil, hakikatin ontolojik bir kategorisi olarak kendi konumunu ele geçirir. Dahası gerçeği yadsımadan, gerçeğin üstüne çıktığını varsaymadan, onun sınırlarında kaybolup gitmeden büyütür kendini. Bir dalgalanma başlatır öyleyse gerçekliğin üstünde. Ve aslında kılık değiştirip köklendiği yere tekrar dönen nesneden başka bir şey değildir o. Eğer öyle olmasaydı, bir metinle temas kurduğumuzda, ölü nesnelerin yığıldığı bir müzeyi dolaşır gibi hissederdik kendimizi. Oysa tersine yazıyı, sürekli değişim geçiren, sınırları genişleyen, zayıflayan, durulan, kabuk değiştiren, ummadık parıltılar saçan bir ‘‘açığa çıkma’’ olarak deneyimleriz.
***
Demek ki kendi yazınsal uzağını bulmak için başkalarının uzağını da kat etmek, kendi sesine ulaşmak için de ‘‘özgün’’ diye nitelenen biçimlerin yakınlarında bulunmak durumunda kişi. Bu yönelim, vaktiyle, sanatta bireysellik-toplumsallık tartışması içinde yer bulmuştu. Yazarın içsel bir çizgiye yakınlık duyması; kendini anlatmayı, kendinden söz etmeyi tercih etmesi toplumsalın görmezden gelinişi ya da ödev ve sorumluluk yoksunluğu biçiminde yorumlanmıştı. Bağlanmış yazın’ın anlayış gösteremediği bir eğilimdi bireysellik.
Artık bu tartışmaların uzağında sayılırız. Parçaların, seslerin, çözülen değerlerin/formların ve düşüşün tuhaflığını deneyimliyoruz. İyiye ya da kötüye, olumluya ya da açınmaza varmış değiliz. Başka tür bir gerçekliğe savrulduk. Aynı zeminde parıldayıp duran bambaşka imgelerin gerçeğine. Şu var ki, tüm bu karmaşa, hâlâ, gövde üzerinden, ‘‘ben’’ üzerinden, varoluşun bu tekil boyutu üzerinden deneyimlendiğine göre, kişinin kendini anlatının merkezine alışında yadırgatıcı bir taraf yok. Çünkü yaşamı kendiyle bildi o. Kendi duyguları, kendi krizi, kendi sıkışmışlığı üzerinden kavradı evreni. İlhan Berk Berk’in söylediği gibi: ‘‘(Öznenin) bu dünyayı, bu dünyadaki nice şeyi anlayabilmesi, onu kabullenmesi, ya da yadsıması, değiştirmek istemesi ancak kendini ortaya koyması, bir birey olarak bu bilince sahip çıkmasıyla başlar. İşi yazı yazmak olan her insan kendini anlatmak için sarılır kaleme. Kendini anlattığı, yani var ettiği ölçüde bu dünyada yaşamış olur."3
Karışık görünmüyor, bireyin merkezde olduğu bir hayatın onurunu ve olanaklılığını aramak… Yazıyı, yaşamdan ayrı bir kategori saymadan var olmaktır bu. Kelimelerle büyüyen bir uzama doğru süzülmek, yaşamın kendincesini bulmak, koşullar izin verdiğince onu olumlamak, öyleyse ona dönük olmaktır. Bireyin kendi tecrübesini aktarma girişimi, kendiliğin bir anlamda geride tutulduğu bir anlatı düzleminde harikulade sonuçların doğmasını sağlayabilir. Öznenin dünyaya karşı ‘‘şahsi’’ söz hakkını ele geçirmesidir de bu. Çünkü o hep dizginlendi, kontrol altında tutulmak istendi, belli fikri menzillere, kavrayış ve duyuş paradigmalarına hapsedilmeye zorlandı. Sarahaten konuşma imkânı bulduğunda ise, kendi sesini yutmak durumunda kaldı. Tam da bu nedenle ‘‘ben’’in anlatısının, kör bir bencilliğin, ahmaklığın ve kinizmin söyleminden ayrı tutulması gerekir. ‘‘Ben’’de bir tür çokluğun yankılanabileceği düşüncesine de açık olmak.
İlhan Berk’in yazı için söylediği şey, coğrafyanın kişiselliği diye tariflenebilecek bir izlek için de takip edilebilir. Odağımızda ‘birey’ duruyordu. Kabuğunu kırmaya heveslenen, başka tınılara kulak ilgiyle veren, soran/sorgulayan/dönüştüren birey. Onun açtığı çizgi ille de agresif bir tona sahip olmak zorunda değil. Tersine samimi, davetkâr, yönlendirici kıvrımlar yakalanabilir özne pratiğinde. Bazen bu tür anlatılara karşı tepkisel bir tavra bürünürüz. O tavrı güçlendireceğini sandığımız dayanaklara tutunuruz. Öğretilerin ve zorlama değerlerin sözcüsü oluruz ister istemez.
Peki bu körlük ısrarı neden? İç ses’in yaşama taşıdığı işaretlerin görmezden gelinişi… neden? Yazının her hâlükârda bir olanağı açımlaması gerekmez mi? Yazan kişideki yetersizliğin yahut kibrin bile, en azından, bir zayıflığın kaydı olarak kültür tarihinde yer alması ve onu kendi hakikatiyle, içtenlikle, karşı karşıya getirmesi gerekmez mi? Böyle bir özeleştirinin ruhun ve bilincin nasırlaşmış uçlarını yumuşatacağını, o naif dokunun kişiler ve şeyler arasındaki diyaloğu besleyeceğini düşünemez miyiz?
***
Mesafe kadar, mesafenin nasıl oluştuğu da önemli. İnsanı ne tür saiklerin harekete geçirdiği, ne yöne ittiği, hangi büyülü görünümlerle karşı karşıya bıraktığı da önemli. Yazının da düzlükleri, yükseltileri, patikaları, uçurumları, kalabalık ya da tenha noktaları var. Bir figürü, bir nesneyi, bir gerçekleşmeyi bu konum(lar)a yerleştirmek, yazarın istisnai ayrıcalığı ve sevinç kaynağı demek ki. Bir köşede, usul usul, hayatı neredeyse sıfırdan kuran, ak kâğıdın saflığını kalemin karasına bulaştıran, yazıyla yatıp yazıyla kalkan, yazıyı yaşamaktan ayrı tutmayan, demek ki illetini bu sicimli evrene gıdım gıdım taşıyan bir bilincin tahayyülüdür bu. Sorsanız bir metni var eden asıl şeyin tam olarak ne olduğunu söyleyemeyecektir. Ortaya çıkan sonuçla ilgilenecektir daha çok. Aslolan budur çünkü yazara göre. Yeni bir metinle kavgaya tutuşmadan önce yaşadığı büyük sevinç ve göğerme ânıdır onun. Yazma sürecinin tüm aşamalarında izlenen dalgalanmalardır. Belki, çok sonra, bu duygu da silinip gidecektir. Ortaya konan iş, bir vasatlık abidesi gibi dikilecektir anlatıcının önünde. Bir zaman büyük bir heyecan uyandıran, doğru bağlama ve içsel konuma denk düştüğüne inanılan metnin kendi kusurlarını ortaya döktüğü bir zaman gelecektir.
Ne olursa olsun yazı uğraşının bir tür uzaklıkta gerçekleştiğini, bu uzaklığın incelikle ayarlanan tatlı bir ritme sahip olduğunu, şartlar ne olursa olsun yazarın o mesafeyi koruması gerektiğini, demek hiçbir otoriter eğilimin barınamayacağı bu koruyucu mesafe sayesinde iyi yazılabildiğini anlıyoruz. Sıkı anlatıyı var kılan en güçlü dayanak bu uzaklık olsa gerek. Zamanın gürültüsünden, insan ilişkilerinin bayağılığından, devletlerin ve ideolojilerin karanlığından, kişinin kendi sesini bulmasını engelleyen daha bir yığın şeyden sıyrılmaya izin veren olumlu bir mesafe. Yazarın özgürce soluk alıp verdiği, sanatın ve düşüncenin güzellikleriyle yıkandığı, dillere ve seslere karıştığı bir yaratım evreni...
O evreni adımlamanın hazzı belki de her şeyin üstündedir. İlhan Berk’in ‘‘Her sabah bu yeryüzünü buyruğuna alan, ancak öyle dolaşan; dünyada bir yerde bir dal eğilmişse onu düzelten, her sabah bir çocuğun yüzünde elini gezdiren, tıkalı bir suyun yolunu açan, dünyayı üstüne başına, cebine doldurup çıkan biri…’’4 diye tariflediği anlatıcının büyük erinci. Kirini pasını sıyırıp attığımız yaşamdan onun aktardığı kalır geriye.
1 Antonio Negri, Sanat ve Çokluk, Çev: Serkan Sönmezgil, MonoKL Yayınları, İstanbul, 2013, s.29.
2 Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, Metis Yayınları, İstanbul, 2002, s.132.
3 İlhan Berk, Şiirin Çizdiği, YKY, İstanbul, 2021, s.255.
4 A.g.e., s.311.






