Çevresine baktı. Birden gelen yağmurla altına sığındıkları ağaç, fundalıkların ortasında tek başınaydı. Alçalmaya başlayan güneşi arkalarında bırakmışlardı. Karşıda, uzak tepelerin yamacında gökkuşağını gördü, belli belirsiz.
“Adımlarınızı sıklaştırın koca adamlar, şimdi tam yayılımı kekliğin. Kerem, tüfeğini kontrol et. “Tamamdır baba.” Kerem, kıvrak hareketlerle belindeki çantadan harbiyi çıkardı, namluyu temizledi. “Bu menzile ne lazım, sekiz iyi mi?” Babası başıyla onayladı. Abisinin iştahlı hareketlerini izledi, pantolon askısı giyer gibi yerleştiriyor fişeği. Nasıl öğrenilir ki böyle şeyler.
Kerem, gözlerini tüfekten ayırmadan, “Sessiz kal Erdem," dedi, "bir çuval inciri berbat etme, sabah yeterince av kaçırdık.” Abisinin yüzüne doğru kaldırdı başını, bir çuval incir uğruna, birkaç uzun kuş soluğu. Sense buna berbat olmak diyorsun. Yok, söz dinledi, sessiz kaldı. O ara Kerem’in arkasındaki çalıların arasına gizlenen kekliği gören olmadı. Gülümsedi, neyse ki gün bitiyor. Bu son yayılımı da kansız atlatırsak, gece rahat uyuruz.
“Elimiz boş dönelim istemiyorum baba, emin misin çıkacaklarına,” dedi Kerem. “Yağmur dindi oğlum. Gün batıyor. Fundalıklar da seyreldi, saklanacak yerleri yok artık.” Kerem tüfekle oynamaya devam ediyordu. Babası koluna asıldı. “Dikkatini topla, tetikte ol. Konduğu yere kadar seri git, ama sezdirme. Hayvan menzilden çıkmadan davranacaksın.”
Botlarının bağı çözülmüş, duraksadı, az gerilerinde kaldı. Çöktü. Ayağındakiler annesinin hediyesi. “Yapma anne, bunlar işe yaramaz, av da öyle,” demişti. “Öyle söyleme oğlum, denemeliyiz, her ne varsa, ne olursa denemeli. Ben inanıyorum, değişecek. Abin ve babanla olmak sana iyi gelecek.” Ah annem, insanın içinde olan ayağına giydiğiyle değişir mi. Hem zorunda mı? Kerem’den değişmesi isteniyor mu? Babamdan? Ya senden? Seni kendisine benzetmeye çalıştığı için terk etmedin mi babamı?
Ortalığı bir telaş aldı. Hemen yanına çöktüğü çalılıktan bir keklik fırlamıştı. İstemeden irkildi. Onun geri çekilmesiyle Kerem ve babası tüfeğe davrandılar. Yeniden saklanacak yer bulamayınca önleri sıra koşan hayvan arayı açmak üzereydi ki, tüfek patladı. Avlarının peşi sıra uzaklaşmışlardı. Bütün bedenine kramp girmişçesine iki büklüm kaldı. Ses veremiyor, kıpırdayamıyordu. Akşam ayazı, gözlerini dolandı,. Niçin burada durdum ki, neden az ileride, açıklıkta değil. Keremin kendisine doğru yürüdüğünü gördü. Doğrulmaya çalıştı. “Mutlu musun, bu da karavana.” Yanlarına dönen babası bir elini Kerem’in omzuna attı. “Erdem yanı başına çökmeseydi hiç çıkmazdı ortaya oğlum. Biz kaçırdık elimizden.” Kerem arkasını döndü, “Daha cesur davranabiliriz, ilerleyelim,” dedi, yürümeye devam etti. Nefes aldı Erdem. Kalbinin ritmini yeniden duydu. Yutkunmaya çalıştı. Matarasını açtı, ağzına dayadı. Yüzü buruştu. Bir yudum su koca bir ceviz oldu, boğazını yırtarak indi. Şakağında bir damar seyirdi. Korkak değilim ben, bununla baş edemeyen sensin. “Neyin cesareti bu. Yapabiliyorsan domuz avına çıksana, çıksana ayı avına.” "Güzel, demek ne avına çıkacağımızı senden öğreneceğiz.”
Doğruldu. İçerken üstüne başına döktüğü suyu silkeledi. Matarasını çantasına yerleştirdi. Ellerini cebine soktu, buz olmuşlar. “Öyle ya, beni ne yapacaksın, en doğrusunu sen bilirsin. Kendine sor o halde. Adamlık dişine göre olanın avına çıkmaktır. Sinek avlayan kartal olur mu, sor bakalım kendine.” Babası sessiz, Kerem’in dişlerinin arasından rüzgâra karışanlar duyuldu. “Ah anne, istemiyorum dedikçe sarıyorsun bunu bizim başımıza.”
“Yeter,” dedi babası, göğsünü dolanan derin ıslığın ardından. “Kesin. Bir dağa taşa kepaze olmadığımız kalmıştı. Onun suçu değildi Kerem. Erdem, avlanmaya geldik. Erkek erkeğe. Anlaşıldı mı?”
Toprağı eşeledi. Botları toza bulandı. Bu haliyle bir avcı ayakkabısına benzeyebilir artık. İz sürmüş, her deliğe girmiş, her taşı, her çalıyı ezmiş. Gerçek bir erkek ayakkabısı. Böyle olsun isterdin değil mi anne? Babasını duydu. “Hâlâ birkaç atış şansımız var,” diyordu. “Karanlıkla birlikte çalıların kayaların dibine dönerler. Daha da bulamayız. Ama arazi engebesiz, dikkat kesilirsek güzel atışlar yapabiliriz.” Bir şey olmamışçasına devam etmeye çalışıyor. Yine de gizleyemiyor öfkesini. Erkek erkeğe bir av. Bunda anlaşılmayacak ne var. Anlaşmazlıkları gidermek istiyorsam onlar gibi olmalıyım. Botları da giydim. Bunlar sakal da çıkarır mı anne? Başı önde, eşelenmeye devam etti. Gözlerinde birikenlerin yere düşmesini engelleyemedi. Sana işe yaramayacağını söylemiştim anne. Ne botlar, ne de av değiştirebiliyor olanı.
Gözyaşlarının düştüğü yerde fiske fiske kabaran toprak birden dalgalandı. Kuru otlar hışırdadı, sağa sola uçuştu. Kerem’in parkası havalandı. Tüfeği doğrulttuğunu gördü, el kundağını parmaklarıyla kavradığını. Kabzayı saran öbür eli tetiğe yürüdü. Nişan aldı. Etraftaki birkaç meşe, korkuyla havalanan kuşların ardından sallandı. Barut kokusu genzini yaktı. Babası bağırıyordu. “Yalpalı iniyor, kanadı kırılmış, bir fişek daha at.” Kerem bir kez daha çekti tetiği. Sıkı sıkıya kapadığı kulaklarında acı çığlıklar yankılandı. “Değişecek, erkeksin sen, baban gibi, abin gibi, botlarını giy, erkek erkeğe...”
Neden sonra, çöktüğü yerde kollarının arasında sakındığı başını kaldırdı. Babası, kaya dibine yuvarlanmış kekliğin içini çıkarıyordu.