Yemek Listesi
10 Ekim 2018 Öykü

Yemek Listesi


Twitter'da Paylaş
0

Seza içeriye göz attığında birçok tanıdığı gördü. Necmiye Gül,  Melek Orcan, Sermet Üstün, Sevgi Işık, Samiye Korkmaz, Çiğdem Alayar ve avukat Hakkı Soyar. Hepsine minnettardı. Bu zor gününde onu yalnız bırakmamışlardı. Toz toprak içinde kirli bir havanın, her şeyi  gri bir örtüyle örttüğü serin  İlkbahar günlerindendi. Herkes yanındaydı. Olabildiğince. Uzun koridorda yürüdü. Sessiz, tek başına kalabileceği bir yer aradı evin içinde. Yatak odasının aralık kapısından içerisinin boş olduğunu anladı. Girdi ve kapıyı kapattı. Sessiz, düşünceli, kederli bir odaydı. Eşyalar pembeleşmiş bir bulut tabakasının altından ona bakıyor, ağlama isteği uyandırıyordu. Öte yandan sevilme ihtiyacıyla doluydu oda. Her şeyi kucaklayabilecek kadar uzun kollarının olduğunu hayal etti Seza. Ve şefkatli biri olduğunu düşündü. Şimdi biraz bu odayla ilgilenmeliyim, dedi içinden. Ortası çökmüş yatağın yanında, sağ ayağı çatlamak üzere olan bir komodin vardı. Önce ona sarılmalıyım diye düşündü. Seza bütün bu eski,  yerleşik eşyaların arasında derin bir nefes alıp yere, halıya uzandı. Taşlardan yükselen serinlik önce garip geldi  sonra hoşuna gitti. Uyumak istiyordu. Ama yumuşak bir tonda odanın kapısı vuruldu. Ve hafifçe aralandı. Sarı, seyrek saçlı bir kafa eğildi. Gelen Oğuz’du. Kasabadan biri. Liseyi bitirdiği yaz, birbirlerini seviyorlardı. Gözlerden uzak, kasabanın dışındaki bağlarda buluşuyorlardı.  İlk kez bir ceviz ağacının altında öpüşmüşlerdi. Oğlan öpüşürken balık gibi ağzını açıp kapıyordu. Girsene, dedi Seza. Aradan yıllar geçti. Oğuz yaşlandıkça hoş bir adam olmuş.  Belki de hâlâbalık gibi öpüşüyordur. Seza’nın yanına çömeldi ve başını tutup, zayıf bir dokunuşla alnından öptü. İyi  adamdı Yüksel amca, dedi. Seza’ya onu anlatmaya başladı. Son birkaç yıldır çok yakınlaşmıştık. Baba oğul gibiydik. Karımı kaybettikten sonra bana abilik yaptı. O olmasaydı bu denli hızlı toparlanamazdım sanırım.  Seza başını salladı, ondan bahsederken Oğuz’un yüzünün değişen kıvrımlarına tatlı bir gülümseme yayıldığını fark etti. Onu kasabada herkes çok severdi. Ama sen bunu zaten biliyorsun. Seza, Oğuz’un çabasını görüyordu. Kaybını anladığını göstermeye çalışıyor ama bir yanıyla söyleyeceği her sözün daha önce, herkesin çok sevdiği başkaları için de  tekrarlandığını  bildiğinden susmaya hazırlanıyordu. Hadi içeri geçelim, gelip gidenlerle ilgileneyim biraz, dedi Seza. Kalktılar. Ogün ve Sara da gelmişlerdi. Seza’nın ablası ve abisi. Onlar hiçbir yere gitmediler. Kasabada kaldılar. Annelerini kaybettikten sonra Seza, İstanbul’a geldi. Üniversiteye kaydoldu. Kısa süre sonra bir atölyede sanat tarihi üzerine çalışan tuhaf bir yazarın asistanlığını yapmaya başladı.  Ogün ve Sara evlenmişlerdi. Seza’yla pek sık görüşmüyorlardı. Ogün bir ara, arazi işi için Trakya’ya geçerken yanına uğramıştı. Yoksul bir öğrencilik hayatından  fazlasına sahip olabilmişti Seza. Akıllıydı, donanımlıydı. Kalabalıklar onu tedirgin ettiği için pek arkadaş, çevre edinmek gibi bir gayreti de olmamıştı. Kaldığı evin az da olsa boğazı gören hoş, aydınlık bir manzarası vardı. Yüksel bey de ona  düzenli harçlık gönderiyordu her ay.  İyi  kitap, iyi  şarap, iyi müzik yeterince kalabalık bir çevre sağlıyordu Seza’ya.

Salona yayılan fısıltılı konuşmalara bata çıka, sobanın yanındaki koltuğa ulaşabildi Seza. Ogün ve Sara’ya baktı. Adam ihtiyarlamış görünüyordu. Yüzündeki kahverengi derin kıvrımlar, genç bir adamda olması gereken arzu dolu bakışları soldurmuş, onu başkalaştırmıştı. Sara’nın da iki çocuğu olmuştu. Kupkuru, incecik bir kadındı. Saçları annelerininkine benzerdi. İri, canlı buklelerle gösterişli saçlardı bunlar. Seza ona baktığında içini burkan bir şey yakaladı bakışlarında. Belki biraz çabalayabilirdim, dedi içinden. O sırada göz göze geldiler. Sara, başını mutfağa doğru sallayarak onu takip etmesini ima eden bir hareket yaptı. Hızlı bir sıçrayışla arkasından o da mutfağa gitti. İkisi de birer sigara yakıp, kapıyı kapattılar. Dışarıdaki iyi niyetli kalabalıktan şu anda kopmalarını gerektiren şeyler paylaşacaklarını düşündü Seza.  Sen kasabadan ayrılmadan şu yemek işini halletmemiz lazım, dedi Sara. Ve konuşmaya devam etti. Ben bu konuda pek bir şey yapamam. Naciye abla gelecek.  Ona liste hazırladım.  Fazla açılmadan, mütevazı bir yemek işte. Çantasından yeşil kapaklı küçük defterini çıkardı. Seza’ya uzattı. Sen de bak, ona göre Naciye ablaya verelim. Dediğini yaptı Seza. Özenle sıralanmış listeye göz gezdirdi. Kolaya kaçmamıştı Sara. Evini ve ailesini onurlandıracak bir son görev gibi önemsemişti bu yemek işini.  Belli ki üstünde düşünmüş ve öyle karar vermişti listeye.  Düğün çorbası, etli fasulye, fırında köfte, pilav, cacık ve fıstıklı un helvası, her ihtimale karşı hanım göbeği. Bundan iyisi can sağlığı, dedi Seza. Bence gayet özenli, bu evin cömertliğini konuklarıyla paylaşan bir yemek olacak, diye sürdürdü konuşmasını. Yüzüne, kırılarak açığa çıkan bir gülümse yayıldı kadının. Ciddiyetinin takdir görmesinden hoşlanmıştı. Anlaştık dercesine kafasını yana eğdi.  Bu arada boğula boğula bir araba bahçe kapısına yanaştı. Dış bahçenin çıngırağı oynadı, adamın biri öksürdü, homurtularla konuştu yanındakiyle. Gelen Naciye ablaydı. Mutfak balkonundan, Buradayız, diye seslendi Sara. Kadın iri yarı cüssesini taşımakta zorlanan uzun soluklanmalarla merdivenleri çıktı. Seza, sigarasını söndürdü, lavaboda sabunlamadan elini suya tuttu. Kadını karşılamak üzere dış kapıya gitti. Buyurun, dedi. Nefes nefeseydi kadın. Öpüştüler. Naciye abla şefkatle, Başınız sağ olsun, sen Seza mısın? diye sordu. Yüzünde, daha önce bildiği bir şeyi anımsamış insanların canlılığı vardı. Seza, Evet, dedi. Birlikte mutfağa yürüdüler. Sara, kadını görür görmez ona koştu ve sımsıkı sarıldı. Tavrı üzgün, dokunaklı ve çocukçaydı. Kadının güçlü kolları arasında ufacık kalmıştı. Sonra büyük pençelerini çekti kadın, tahta sandalyeye oturdu. Ona listeden bahsetti Sara, mırıl mırıl araya başka konular da girdi. Bu konuşmada yükselen, öne çıkan kelimeler vardı. Gelmiş mi, vay canına ya da bunu ona mutlaka, bakkal belki de sakal dediler. Hiçbir şey ifade etmiyordu kelimeler. Bazı şeylerin ucundan tutmak ister insan, kendi bildiği yoldan paylaşmak ve olanı tamamlamak. Seza işte bu duyguya benzer bir şey hissetti. Naciye dikkatle Sara’yı dinledi.  Kamil kasaptan başkasının etini istemediğini dile getirdi. Sabah kahvaltıdan sonra gel, dedi. Kadın onun sözünü kesmedi, hiç araya girmedi. Kapkara gözlerini Sara’nın ağzından çıkan cümlelere batırdı, kaldı öyle. Her şeyi anlamıştı. Seza kahve yaptı o sırada. Tepsiye fincanları dizdi ve kadınları rahatsız etmeden masaya yanaştı.  Tepsiyi masaya koydu, oturdu. İçerdeki sesler azaldı.  Mutfağı, arada çakmak gibi yanıp sönen bir kızıllık doldurdu. Akşam çökmek üzereydi. İliştikleri koltuklardan bir iz bırakmadan kalktı kasabalı eş dost. Gitme vaktini haber veren ezan sesiyle, kararan  parlak bahçe yolundan evlerine dağıldılar.

 Onlar konuşurken, kahvesini alıp, dağılan kalabalığın ardından bahçeye çıktı Seza. Işıldayan otların arasında, kararsız adımlarla kımıldanan bir kaplumbağa gördü. Ansızın açılan bahçe ışıkları car car kabuğunu mu yaktı, yaşlı gözlerini mi aldı artık neyden bilinmez, öfkeliydi kaplumbağa. Hem aydınlığın yarattığı cascavlak ortada kalışın huzursuzluğu hem de sanki, daha önce nerelerdeydin der gibi bir kafa tutuştu onunkisi. Ya da Seza’ya bu serin ilkbahar akşamında öyle geldi.  Kaplumbağayı öfkesiyle orda bırakıp arka bahçeye  yürüdü. Serin bahçe taşlarına bir iki tekme geçirir gibi ayağını sağa sola savurdu.  Paslanmış yeşiliyle demirden sandalyeye yığılmış ince bir karaltı gördü. Ogün’dü. Tanrım nasıl da yaşlanmış, dedi içinden. Haksızlık bu. İnsanın, bütün huysuzluklarına rağmen acımaktan kendini alamadığı iki büklüm ihtiyarlar gibi, sigarasından yutarcasına bir nefes çekiyordu.   İkisini de aramak istemişti aslında Seza. Bayramlardan birinde, boğazdan  esen sert rüzgârın isyancı taarruzları camları yumrukladığı sabah, yatağında iç parçalayıcı bir sessizlik vardı. Telefonu almış, rehberinden numarayı bulmuş ama arayamamıştı.  Söylenecek ilk şeyin, gerçek bir duygusuna dokunmasını istemişti.  Ama cesur olamadı bu konuda. Şimdiyse, yaşadıkları bu kayıpla neyin özlemini çektiğini, bu boşluk duygusunu ona neyin kurgulattığını anlamak istiyordu. Büyük ihtimalle Ogün ve Sara için de hayat, yarım yamalak işlenmiş bir nakış gibi, eğri büğrü karmaşık kararlardı. Seza’ya, karşısında iki büklüm oturan bu genç adama ansızın koşup sarılsa, bir şeyleri telafi edebilecekmiş gibi geldi o an.

Hava serin, hırka da almamışsın, dedi Ogün. Seslen de Sara sana bir hırka atsın  yukarıdan, diye devam etti.  Yok, iyiyim böyle, hatta biraz üşümek canlandırdı bile beni. Biraz kalmak istiyorum. Bu hafta en azından buradayım, dedi sonra. Ogün başını kaldırdı. Yüzünün düzeninde bir şeyler bozuldu. Derin kıvrımlardan fışkıran, canlı bir ışık belirdi. Elbette… Elbette kalabilirsin. Korkarsan evden, bizde kal. Sara’da da kalabilirsin. Ne bileyim. Evi kapatmayalım dedik. Biz buradayız, bir yere gittiğimiz yok. Ama sen…

Korkmuyordu Seza. Ogün’ün bu içten teklifi ile mutluluk duydu. Aslında kasabada kalma fikri onu heyecanlandırmıyordu. Kasabalılık, unutmak istediği bir duyguydu. Hem şu karşıda tuhaf bir kibirle dikilen  Hasan dağları da çok rahatsız ediciydi. Bir köpekbalığı ağzı gibi, bir ejderhanın akıl almaz pençeleri gibi bütün imkânları yok edici bir diklenmeden başka şey değildi. Dağlar kenara çekilmezler ve asla niyetlerini tam olarak belli etmezler, böyle düşündü Seza. Ogün’ün yanındaki sandalyeye oturdu. Bir sigara yaktı. Kahvesinden bir yudum aldı. Gecenin serinliğini içer gibi. Ogün, kızın ellerine baktı. İnce, damarlı, yorgundu bu eller. Babasının ellerini andırıyordu. Böyle mavi yeşil, yol yol damarlı. Kız da bahçe lambasına toplanmış gece sineklerinin  kanatlarına bakıyordu.  Sessizlikte aniden gelecek ve ortada kalacak  bir sorunun gerginliği vardı. Seza anlatmak istiyordu. Ne varsa, içi sökülürcesine anlatsın… Bu kaybın arkasından, geride kim olarak kalmak istediğine dair içi karmakarışıktı. Sorsun istiyordu Ogün. Şöyle sorsaydı keşke, Ee Seza, sen n’aptın bunca zaman, gönlün nasıl? Gidip gelen sessizliğin içinden doğruldu Seza, konuşacakmış gibi boğazını gıcırdatarak temizledi. Kahvesini içti. Uzak bahçelerden gelen köpek sesleri, yabancı bir dilin  yorgunluğunu yayıyor geceye. Dinle, sana anlatmak istiyorum. Ben aslında size yakın olmak istedim. Gerçekten. Bilemiyorum. Zamanı ve hafızamı bir çırpıda, hissettiğim gibi sana açıklayabilmem mümkün mü? Kasaba mıydı beni yoran, beni kapatan neydi bunu kendime de açıklayabilmek istiyorum. Gittim işte. Koptum. Yaradan kopan bir kabuk gibi koptum. Nasıl tercüme edeceksin bunu Ogün? Abi? Dur, yok, âşık olduğumu da söyleyeyim. Ha, ama önce  şehre alıştım. Yokuş yukarı bir apartmanda yaşıyorum.  Rüzgârlara açık. Severim bunu. Mesela gece esintisi, tazeleyen, canlandıran bir güç, bir direnç bırakır pencereme. Ben âşık oldum tam o sırada. Hiç kimsesi yokmuş gibi, sevilme arzusuyla yanaştı hayatıma. Yüzünde, çok kullanılmaktan  yıpranmış bir haritanın  yolculukları vardı. Onu kabul ettim. Sonra sürpriz yapmak istedim. Hayır, dur, böyle değildi sanki. Babamla konuşmuştum o gün. Bir şeyler söyledim. Gücendirdim gibi. Akşama doğru kötü hissettim kendimi. İyi bir şey yapmak istedim. Kendi kendime şöyle dedim galiba, telaşlanma Seza, her şey yolunda. Bir çakım vardı. Çocukken babam, bağ bozduğumuz vakitlerde, üzüm salkımlarını elimi acıtmadan kesebileyim diye vermişti. Bilir misin onu? Kemik saplı, güçlü bir çakı. Sonra bir sepet hazırladım. Üzüm koydum. Peynir, salam, ekmek ve tatlı şarap. Çakımı da unutmadım.  Ve onu aradım. Kulağımın dibinde bir çocuk vangırtısı patladı. Ardından gafil avlanmış bir hayvanın şaşkınlığıyla üste çıkmaya çalışan çalımlı bir ses. Timsah gibi, kutup ayısı gibi. Can almaya hazır. Sen hiç âşık oldun mu Ogün? Bu kasaba sınırlarında mümkün mü? Ah, niye böyle öfkeli, kıyıcı oldum bir anda. Affet Ogün. Düşündüğün şeyler başıma gelmedi şehirde. Aslında ne düşündüğünü de bilmiyorum ya. Her şey çok acı. İnsanı düşünmüyor, aldatıyor. Daha uzaklar neresi Ogün? İste ben oraya gitmek istiyorum. Bir yaprak değsin, bir ses billurlaşarak beni yanına çağırsın. Şimdi n’olcak Ogün? Bak kaldık bir başımıza…

Hey siz,nerdesiniz bakalım? Seza ve Ogün arasındakisessizlik, Sara’nın sesiyle geçip gitti. Naciye abla’yla arka bahçeye yaklaştılar. Kadın iri elleriyle başına hızlı bir dokunuş yaptı, başörtüsünü çekiştirdi. Cümleten iyi geceler, dedi. Öksüre tıksıra yolun başında beliren oğluyla karşılaşmak üzere Sara’yı öpüp, sokağa çıktı. Ogün’le ikisi de  evden ayrılmak üzere hazırlandılar. Bak korkarsan gel kal bizde. Sabah geleceğiz nasılsa, ne dersin, dedi fısıltıyla Ogün. Evde kalmak istiyorum, siz beni merak etmeyin. Sabah erkenden de kalkmış olurum, dedi dağınık bir sesle Seza. Üçü sarıldılar birbirlerine.  Sabah erken vakit görüşeceklerini söylediler. Bir şeylerin değişebileceğini müjdeleyen vedalardan biriydi. Sessizce ayrıldılar. Seza, yan yana yürüyen Ogün ve Sara’nın ayakları altında ezilen toprağın, birbiriyle tar tar diyerek usulca çarpıştığını duydu. İçeri girdi. Ev bütün gün insan nefesiyle, fısıltısıyla gevşemiş, ısınmıştı. Mutfağa gitti. Kahve yaptı. Çakısı aklına geldi. Yatak odasına gidip, çantasını buldu. İşte, çakı oradaydı. Alıp, yeniden mutfağa döndü. Eş dost, akraba bütün gün meyve yığmıştı mutfağa. Bir elma aldı. Çakıyla kesmeye değmeyecek kadar ufak olanlarından. Hayat da bunun gibi olmalıydı. Düşündüğün şeylerden daha yakın, daha basit. Hart diye ısırdı, sulu, küçük bir parça ağzında yayılmaya başladı. Balkona çıktı. Tuhaf bir  haz. Evet, tam olarak böyle hissediyordu. Çarşıya çıkan yola baktı. Belki Ogün’le Sara da dönüp eve bakmışlardır. Ama boştu yol. Uzakta yine köpekler havlıyordu. Bir süre balkonda durdu. Sonra kahve aklına geldi ve içeri girdi


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR