Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Kasım 2022

Edebiyat

Yersiz Yurtsuz Kadınlar, Kanadı Kırık Martılar ve İngiliz Çukuru*

Hülya Soyşekerci

Paylaş

1

0


Yersiz yurtsuzluğun, göçmenliğin, mülteciliğin çilesini en derinden yaşayanlar, kuşkusuz ki kadınlardır. Çünkü kadın, evi ile bütünleşen bir varlıktır. Evler, bir anlamda kadınları temsil ederler.

Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu adında güçlü, güzel ve nitelikli bir kadın geçti bu dünyadan. Arkadaşımdı, dostumdu, edebiyat yoldaşımdı. Ne yazık ki erkenden ve ebediyen veda etti yaşama, evrenin sonsuz ışıklarına karıştı sessizce. Ondan, dostlarının yüreğinde yaşayan sevgi dolu anılar kaldı geride; bir de tek kitabı “İngiliz Çukuru” adlı novella. Bu yapıt, bir yazınsal miras olarak kazındı zaman sayfalarına.  

Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu’nun asıl alanı dramatik yazarlıktı. Yaratıcı yazarlığın inceliklerini DTCF ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nin dramatik yazarlık bölümlerinde öğrenmişti. Mezun olduğu alanda pek fazla çalışma olanağı bulamadan, kendini iş yaşamı içinde buldu. Bir süre turist rehberliği alanında da çalıştı.

Yıllar sonra öğrenim gördüğü alana dönen Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu, bir novellaya giden yolu yavaş yavaş adımlamaya başladı yaratıcı düş gücü ve akıp giden sözcükleriyle. Anılarından, gözlemlerinden, tanıklıklarından, okuduklarından, araştırdıklarından yola çıkarak ve onları edebiyat estetiği içinde dönüştürüp kurgulayarak özgün ve nitelikli bir novellaya imzasını attı. Vefatından birkaç ay önce yayımlandı “İngiliz Çukuru”.

İngiltere’de bir süreden beri tedavi gördüğü amansız hastalık, onu güçten düşürmeye başlamıştı, ancak o yine direnmeye, kitabıyla ilgili yorumları, geri bildirimleri ilgiyle ve büyük bir mutlulukla okumaya, dinlemeye devam etti. Pandemi koşulları nedeniyle Bahar’ı uzun zaman görememiştim, ama onun ne denli sevindiğini, ne denli mutlu olduğunu; gözlerine yepyeni bir ışıltı geldiğini tahayyül edebiliyordum. İlk ve tek kitabı “İngiliz Çukuru” Bahar’ın bir süre daha yaşama tutunmasını sağladı. Ne yazık ki ömrü daha fazlasına yetmedi, yetemedi. Ömrü gibi kısa fakat yoğun ve derin bir novella kaldı ondan, edebiyatın sonsuz ve ölümsüz okyanusunda. Sadece bir yapıtla, göçmenliği, ötekilik ve yabancılık hallerini, yersiz yurtsuzluğu iki farklı kadının yaşantıları üzerinden, akıcı, duygu dolu ve içtenlikli bir anlatımla dile getirdi Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu.

Bir metafor olarak İngiliz Çukuru

Kitaba adını veren “İngiliz Çukuru”, bir metafor olarak metnin anlamsal derinliklerinden kendini güçlü bir şekilde duyumsatıyor. 1965’te annesi ve abisiyle birlikte zorunlu olarak Rodos’tan İzmir’e göç eden küçük kız, yıllar sonra büyüyüp genç bir turist rehberi olur;  Selçuk, Kuşadası, Efes bağlantılı turlarda Yunan turistlere Tanrıça Artemis’i ve onun adına inşa edilen tapınağı anlatır.  Tapınak ne yazık ki artık yerinde değildir. Genç kadın, tapınaktan geriye kalan koca bir çukuru gösterir ve şöyle der:

“Biz buna şimdi “İngiliz Çukuru” diyoruz. “Angiliki Lakko”. Yunan grup, ona üzgün gözlerle bakar, kendi aralarında konuşurlardı: -Ah, şu İngilizler!” (s.12)  

Buraya neden “İngiliz Çukuru” dendiğini akademik bir kaynak şöyle izah ediyor: “İlkçağ yazarlarının Dünyanın Yedi Hârikası’ndan biri olarak saydıkları ünlü Artemis Tapınağı burada yapılmıştı. Zamanla yakılan, yıkılan, taşları çeşitli yapılarda kullanılan bu tapınağın yerini, 1869 yılında İngilizler bulmuşlar, temellerine kadar kazmış, son kalıntılarını Londra’ya taşımışlar da ondan… Olay, çevre halkı tarafından unutulmamış, bu yüzden de buraya “İngiliz Çukuru” denmiştir.” 1

Kazılar sırasında özellikle sütunların ve üstlerinde frizler bulunan mimari blokların önemli bir kısmı British Museum’a götürülür. Emperyalist güçlerin, başka ülkelerin topraklarında inanılmaz boyutlar alan kültürel yağmacılığından sadece bir örnektir Artemis Tapınağı’ndan arta kalan İngiliz Çukuru.

Romanda şöyle dile getiriliyor bu mesele: “Şimdi Rodos’taki dede evinin bahçesindeki çukuru görünce, Artemis Tapınağı’ndan geriye kalan o koca çukuru anımsadı. Tapınağı British Museum’a götüren İngilizleri. Bütün yaşanmışlıkların ardından bize hiçliği anlatan ‘o’ koca çukuru.” (s.12) Yıllar sonra vize alıp İzmir’den memleketi Rodos’a gitme olanağı bulan ve romanın başkahramanlarından olan göçmen kız, dede evini büyük bir özlemle ziyarete gittiğinde, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, zamanın her şeyi silip süpürdüğünü, mekâna anlam kazandıranların, o mekân içinde yaşayan insanlar olduğunu derinden duyumsar. Dede evinin bahçesinde büyükçe bir çukur vardır ve o an Artemis Tapınağı’nın yerindeki çukuru, o boşluğu çağrıştırır düşünceleri. Bütün yaşanmışlıklar sona ermiş; her iki taraftaki insanlar, yaşadıkları topraklardan zorunlu olarak ayrılmak durumunda kalmışlar; yersiz yurtsuzluğun, ötekileştirilmenin, göç ettikleri ülkedeki empati yoksunu insanlar tarafından aşağılanmanın derin acısını yaşamışlar; konsolosluklarda yıllarca vize beklemenin çilesini çekmişlerdir.

Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu, kendisiyle gerçekleştirilen bir söyleşide şunları söylüyor: “Tabii ki burada bir ironi var. Ben bir siyasetçi ya da tarihçi rolüyle bunu tanımlamak istemiyorum ancak şu açık ki halkların birbirinden kopuşuna giden yolu hazırlayan bu coğrafyadaki gaddar politikalar, Birinci Paylaşım Savaşı öncesinden başlayıp İkinci Paylaşım Savaşı sonuna dek devam etmiş ve romanımızın konusu bu iki halkın arasına doldurulamaz mecazi bir çukur açmıştır. Bu politikaların ana sahiplerine atfen romanıma bu ismi uygun gördüm. O dönemlerde büyük acılar yaşandı ve bu politikaların devamında masum ve sıradan insanlar büyük bedeller ödemek zorunda kaldı. Ben “İngiliz Çukuru”nda tarih kitaplarında adı geçmeyen o sıradan insanların duygularına değinmek istedim. Bize atfedilen din, ulus, millet kavramlarını bir kez daha sorgulamak istedim.” 2

Emperyalizmin yoksul ülkeler üzerindeki oyunları birkaç yüzyıldan beri hep aynıdır. Emperyalistler, demokrasi getireceklerini veya kendi yardımlarıyla güçlendireceklerini öne sürerek işgal ettikleri ya da bir şekilde esir aldıkları ülkelerin maddi ve manevi kaynaklarını yıllarca sömürüp tüketmiş, o ülke halklarını ve komşusu olan ülkeleri yoksul bırakmışlardır. Yüzyıllarca bir arada, barışta yaşayan ülke halklarını ve komşu halkları, türlü oyunlarla birbirine düşman eden, onları birbiri için öteki kılan emperyalizm, silah satışları yoluyla bölgesel çatışmaları körüklemiş, felaketler birbirini izlemiştir. Savaşların, ölümlerin, kayıpların yanı sıra yoksulluk ve göçler giderek artmıştır. Emperyalist güçler, tarihi eserleri alıp ülkelerine götürerek ya da maşa olarak kullandıkları birtakım zorbalar eliyle tarihi mekânları yıkıp yok ettirerek o ülkenin toplumsal hafızasını hiçliğe dönüştürme gayreti içine girmişlerdir.

Geçmişte emperyalist aktörlerin en başında İngilizler gelirken, günümüzde başta ABD, Rusya, İngiltere, Fransa olmak üzere bütün bu ülkeler, aynı oyunları kendi çıkarları doğrultusunda yoksul ülke halkları üzerinde oynamaya devam etmektedirler.

Her şey bir İngiliz Çukuruna dönüşmüştür; acı çeken, oradan oraya savrulan, doğup büyüdükleri yerlerin özlemi içinde yaşayan, hiçbir yere kök salmasına izin verilmeyen insanlar, daimi bir gurbet yaşantısı içinde olmuş, önüne geçilemeyen bir “hiçlik” duygusunun tam ortasında, paradoksal bir “var olma” çabası içinde kalmışlardır. Yıllar sonra o insanlardan bazıları, fırsat bulup da gidebildikleri anayurtlarında, geride bıraktıkları evlerini ya yok olmuş, ya değişim geçirmiş ya da bambaşka bir yapıya dönüşmüş halde bulmuşlardır. 

Yersiz yurtsuz kadınların hayat mücadelesi

Yersiz yurtsuzluğun, göçmenliğin, mülteciliğin çilesini en derinden yaşayanlar, kuşkusuz ki kadınlardır. Çünkü kadın, evi ile bütünleşen bir varlıktır. Evler, bir anlamda kadınları temsil ederler. İçinde kadın olan evin ve evdeki sofranın etrafında toplanır aile bireyleri.  Annedir kadın; ninedir, abladır, teyzedir, haladır… Kadın, yaşadığı evle bütünleşen bir varlık olduğu kadar, aile bireylerini bir arada tutmayı başaran bir kişiliktir. Bu bakımdan, göç nedeniyle çözülen aile bireyleri, ancak bir kadınla ve onun bütünleştiği yeni bir ev ile tekrar bir araya gelme olanağı bulabilirler. İnsanların içinde doğup büyüdükleri, yaşadıkları, evlendikleri, doğum yaptıkları, yaşlanıp son nefeslerini verdikleri evler, hayatın pek çok anına tanıklık ederler. İnsan, ancak o evin bulunduğu çevre ve oradaki yaşama tarzıyla var olur, kültürüne ve toprağına orada kök salar. Göçmenlik, önce evini yitirmektir, sonra da yurt toprağını. Hayat, insanın ayağının altından anayurt toprağını çekip alır; onu başka topraklara savurur. Bu savrulmada güçlü olmak, aileyi ayakta tutmak, kadının o olağanüstü birleştirici yeteneği ile gerçekleşebilecektir. Yoksulluk, ölüm, ayrılık, özlem hepsi bir araya gelir. Yeni toprakları yurt edinmek istese de bir göçmen, kendilerini oranın sahibi olarak gören kişilerce ötekileştirilir, dışlanır, hor görülür. Bu süreçte, kadının yapıcı ve yaratıcı gücü, sabrı ve barışçı yaklaşımı öne geçtiğinde,  göç eden aile bireyleri de yavaş yavaş geldikleri yere uyum sağlamaya başlarlar. Uzun, zorlu ve yıpratıcı bir süreçtir bu. Kadın, hayallerine, özlemlerine, geleceğe duyduğu umuda bağlanır var gücüyle. Böylece zorlukları aşmayı, ayakta kalmayı ve aileyi bir arada tutmayı başarır. 

Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu, kitaba yazdığı önsözde, bu novellayı yazma amacını şu cümlelerle dile getiriyor: “Ben bu öykülerde, iki ayrı ülkeden, azınlık oldukları için sürgün edilen iki kadının yüreğinden bu yabancılaşmanın, ötekileşmenin, öteki olmanın bireylerdeki izlerini sürmeye çalıştım. Ötekileşme kimlere ve nasıl değmekteydi. Yuva neydi? Ev neydi? Kimlik, bir dine, bir ulusa mı bağlıydı? Neden? Tarih, bilindiği gibi devletlerin kazanımlarının tarihidir. Oysa bu kazanım dalgasının içinde adları hiç bilinmeyen insanların kayıplarının da tarihi vardır. Ben, kaybedenlerin, kadınların, çocukların, yaşlıların yaşadıkları tarihe, onların duygularıyla yaklaşmaya çalıştım. Umarım, unutulan bellekleri biraz olsun geri çağırabilirim. Kazananın diğerini ötekileştirmesini biraz olsun engelleyebilirim. Çünkü göçler ve sürgünler hâlâ devam etmekte. Birçok ev sahipsiz, birçok çocuk annesiz babasız kalmakta. Bu nedenle bu roman bitmedi. Sürgünler, sıra dışı edilişler ve denize dökülen binlerce can… Ötekileştiler.” (s.8) Romanının sonuna BİTMEDİ yazarak bu düşüncelerini pekiştiriyor Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu.

İngiliz Çukuru, iki göçmen kadının yaşantıları ekseninde kurgulanan, yaşanmışlıklardan beslenen özgün bir yapıt. Olaylar, romanda adı yer almayan, ama bütün bir göçmenlik çilesini derinden duyumsayan Türk asıllı Rodoslu kadının bakış açısından, onun zihin penceresinden aktarılıyor. Sadece olay anlatımlarına değil, aynı zamanda iç konuşmalara da yer verilerek kadın roman kahramanının kişiliğine, duygularına ve iç dünyasına derinlik kazandırılıyor. Böylece, roman kahramanı ete kemiğe büründürülüyor; canlı ve inandırıcı bir karakter olarak olayların içinde yer alması sağlanıyor. Roman olaylarının pek çoğunun gerçek hayattan ve yaşanmışlıktan beslenmesi, yazarın kendi tanıklıklarından pek çok ögeyi kurmaca estetiği içinde roman metnine dönüştürmesi, yapıta özgünlük ve farklılık kazandırıyor. Romanın en önemli kişilerinden olan Rodoslu kadının üzerinde, yazar Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu’nun “gölge varlığını” arada bir hissediyoruz.  Ancak, Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu, bu romanın otobiyografik bir yapıt olmadığını özellikle vurguluyor: “Roman, doğal olarak baştan sona bir kurgu ve kesinlikle bir otobiyografi değil. Romanın içinde, özellikle yaşadıklarıma ve bu yaşamın içerisinde yolumun kesiştiği insanlara bir selam göndermek istedim ama bu benim kendi hikâyem değil. Sıradan, herhangi iki kadının hikâyesi. Seyri Sefain Anlaşmasının iptali ile Ege’nin iki yakasında mağdur olan biri İstanbul’dan Atina’ya gitmek zorunda kalmış diğeri ise Rodos’tan İzmir’e gönderilerek ötekileştirilen iki kadının hikâyesi. Bu temelde aslında beni daha çok “öteki” meselesi ilgilendiriyor. Burada sahip olduğumuz resmi mühürler, imtiyazlar ya da sıkıntılar yaratan kimlik kartlarımız altındaki asıl ögeye yani insana bakmak istedim.” diyor. 3

Romanın diğer kadın kahramanı, doğma büyüme İstanbullu, Eli adında bir Rum. Onun kaderi de tıpkı Rodoslu kadına benziyor; henüz ergen bir kızken hayatı aniden kırılmaya uğruyor. 1964’te ailesiyle birlikte İstanbul’dan zorunlu olarak göç ettikleri Atina’da yabancılık çekmeleri, sürekli bir gurbet duygusu içinde yaşamaları, incecik bir hüznü çoğaltıyor Eli’nin yüreğinde. Her iki kadının, daha çocuk sayılacak yaşlardayken aileleriyle birlikte anayurtlarından, evlerinden koparılması, her ikisinde de ortak yaşantıların ve ortak duyguların olması, hepimizin önce “bir insan” olduğumuzun ve göçün her insanda büyük bir travma yarattığı gerçeğinin altını çiziyor.

İki roman kahramanının daha küçük bir kızken göç travması yaşamalarının nedeni, 1964 yılında imzalanan anlaşmadan kaynaklanır. Yazar, ilk sayfalarda yer alan açıklamasının girişinde şu bilgileri paylaşıyor: “1964, Yunan vatandaşı olan İstanbul Rumları için sürgün yılıydı. O yıllarda yeniden gündeme gelen Kıbrıs çözümsüzlüğü, 1930 yılında Türkiye ve Yunanistan tarafından barışın bir gerekliliği olarak imzalanan Seyrisefain Anlaşması’nın Türkiye tarafından tek taraflı olarak feshedilmesine ve İstanbul’daki Yunan vatandaşlarının sınır dışı edilmesine neden oldu. Bu tek yönlü karar sonucunda On İki Adalarda yaşayan Türk vatandaşları da aynı kadere ortak oldular.” (s.7) Görüldüğü üzere, kendilerine düşünme, bekleme ve seçme fırsatı tanınmadan, devletlerin politikaları sonucu apar topar gönderilmiştir insanlar.

Bireysel tarihler,  yaşanan acılar…

Eminim ki tarihi en derinden yaşayanlar bireylerdir. Döneme özgü toplumsal yaşam, bireylerin yaşantılarını şekillendirdiği gibi, onların hayat enerjileri de toplumun ve tarihin akışına yön verir. Resmi tarihin sayfalarında donup kalan geçmiş, bireysel tarihlerde diyalektik sıçramalarla ileriye akar. Bireysel tarihler, sanat ve edebiyat yapıtlarına esin kaynağı olur ve sanatın ölümsüzlüğüne açılır. Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu’nun romanı da bireysel tarihler üzerinden sürekli kendini çoğaltan, farklı anlamlarla genişleyen bir yazınsal metin.

Alınan karar sonucunda, romanın kahramanı kızlar, kendilerini aileleriyle birlikte bambaşka bir ortamda bulurlar. Annesi ve abisiyle Rodos’tan, önce Marmaris’e sonra İzmir’e gelen küçük kız, annesinin bu yeni yurtta var olabilme, hayata tutunabilme mücadelesine yakından tanık olur.

Bir süre önce babalarını kaybetmiş oldukları için mahzun ve kederlidirler. Anne, tek başına her türlü olumsuzlukla mücadele eder; kaldıkları otelde rahatsız edilince bir ev tutup çocuklarıyla birlikte orada yaşamaya başlar. Elindeki para tükendiğinde bir iş bulup çalışma hayatına atılır. Hâlbuki geride kalan o güzel günlerde, eşinin geliri iyi olduğu için dışarıda çalışmayı düşünmemiştir bile.

Genç anne, İzmir’de çocuklarına sahip çıkmaya, elinden geldiğince onları iyi bir şekilde yetiştirmeye, okula göndermeye gayret eder. Küçük kız, annesinin aileyi bir arada tutmasını, “biz bir zincirin üç halkasıyız” şeklinde ifade ettiğine tanık olur pek çok kez. Rodos’ta ilkokula başlamış olan küçük kızı, annesi İzmir’de bir ilkokula yazdırır. Gittiği okulda Rodos’ta giydiği önlüğünün rengini bahane eden çocuklar, küçük kızla alay eder, onu bir yabancı olarak görürler:

“Zil çalıyor. Küçük kız, çocukların, “Yunan bayrağı! Yunan bayrağı!” diye bağırışlarını duyuyor. Çocukların üzerinde siyah önlük, beyaz yaka.

–Pis Yunanlar, nasıl attık ama sizi denize? Küçük kız ağlamaya başlıyor. Öğretmen koşarak geliyor. Çocuklara kızıyor, onları sakinleştirmeye çalışıyor. “Öğretmenim, Yunan bayrağı gibi giyinmiş ama…” diyor çocuklar hep birlikte.

Kız, bir an önce eve gitmek, annesine sarılmak istiyor. Öğretmen, ağlayan yeni öğrenciye bakıyor.

-Kızım, sen de annene söyle, yarın siyah önlük giydirsin sana.” (s.31)

Çocukların bu tutumları, hem küçük kızı hem de annesini çok üzer. Anne, kızının okulda dışlanmaması için o maddi imkânsızlıklar içinde çabalar, yeni bir önlük temin eder. Anne ve çocukları daha pek çok yerde “Yunan oldukları” savıyla ötekileştirilirler. Anne, istenen bazı evraklar nedeniyle konsoloslukta günlerce çile doldurur.

Aradan yıllar geçer; Rodoslu küçük kız büyür, genç bir kız olur. Yunan dilinde rehberlik yapar; Yunanistan’dan gelen turistlere tarihi mekânları gezdirir ve onlar hakkında bilgi verir. Hep Rodos’ta geçen çocukluğundaki evin, o evin bahçesinin özlemi içindedir, doğduğu toprakları bir gün yeniden görebilmenin hayaliyle yaşar. Nihayet, yıllar sonra vize alıp Rodos’a gitmeyi başarır, çocukluğunun geçtiği mekânları tek tek dolaşır. Anneanne ve dedesinin evinin harabeye dönmesi, yalnızlığı ve terk edilmişliği karşısında derin bir hüzün ve kedere kapılır. Bahçede kocaman bir çukur vardır;  ona İngiliz Çukuru’nu çağrıştırır o büyük boşluk.  

Roman içindeki zaman geçişlerinden ve zaman kırılmalarından anlıyoruz ki genç kadın, 12 Eylül askeri darbesi öncesinin çalkantılı günlerinde, devrimci bir gence âşık olmuştur. Genç kadın, ne yazık ki büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak, başka bir ülkeye kaçan sevgilisi onu bir kez olsun arayıp sormayacaktır. Karnında, sevdiği gençten bir bebek taşımaktadır. Sevgilisi, bu konuda vurdumduymaz tavırlar sergiler: “Başka bir ülkede, karlı kayın ormanında ilk kez buluştuklarında, sevdiği adam, “Bana bu sorumluluğu nasıl yüklersin?” dediğinde şaşırmıştı genç kadın. Bir ülkenin sorumluluğu için hayatını ortaya koyan adam, karşısında küçücük bir sorumluluğunu almak istemiyordu. “Tamam,” dedi kadın, “ona adını ver yeter.” Yasalar izin verse onu da istemeyecekti. Avuçlarının arasında sakladığı sevdiğinin kokusu, kayın ormanında parçalandı ve ağaçların arasına karıştı. Soğuktu ve çok üşümüştü.” (s. 99)

Ülkeyi kurtarma mücadelesinde olduğunu söyleyen devrimci adamın, sevdiği kadına ve çocuğuna karşı sorumluluklarını yerine getirmek istememesi, onları yok sayması gerçekten iç acıtıcı ve ironiktir. O zor günlerde annesine sığınır genç kadın. Annesi, onun yaralarına merhem olur; bebeğin doğumuna ve bakımına yardım eder.

Genç kadının hayatı o günlerde de mücadeleyle geçer;  o da annesinin kaderini yaşar. Çocuğuna hem anne hem de baba olmaya gayret eder. O da tıpkı annesi gibi yaşama var gücüyle sarılır. Hayat her şeye rağmen devam etmektedir. Turist rehberliğiyle geçer günler, yıllar… Büyüyüp bir delikanlı olan ama babasını hiç görmeyen, onu hiç tanımayan bir çocuk… Delikanlının yüreğinde kocaman bir boşluk vardır.

“Ayakları burada, kafaları başka bir yerde göçmenleriz işte.”

 Kadın, olayların akışı içinde bir gün, Oxford’da şato sahibi şahsa hitaben şöyle konuşur: “Benim adım ne? Ben Zühre miyim? Neden Maria değilim? Ben Müslüman mıyım? Neden Ortodoks değilim? Belki de Katolik’im. Neden soruyorsunuz bunu bana?  Ben “hiç” biriyim! “Hiç”biriyim! Evet Sir, ben “hiç”biriyim. Biri olmak için karar veremedim hâlâ.” (s.15) Bu ifadeler, “biri” olmayı;  bir taraftan, bir milletten, bir dinden olmayı zorunluluk haline getirip bunu bireye baskı yoluyla dayatan toplumsal sisteme karşı güçlü bir direnişi ve yazarın başkaldıran kararlı sesini de içerir. Bu nedenle olsa gerek, romanın başkişisi Rodos göçmeni kadının adı, romanda hiçbir sayfada yer almaz. Ad, kimlik, uyruk, milliyet ve din bir insana toplum tarafından sonradan eklenen unsurlardır yazara göre. Özellikle çok kültürlü, çok dilli ortamlarda büyüyen insanlarda nefes almak kadar doğaldır farklılık ve kardeşlik bağları. Ancak gün gelir devletlerin aldığı kararlar nedeniyle doğduğu topraklardan alelacele sürgün edilir insanlar.  Hepsinin yüreğinde “hiçlik” ve “köksüzlük” duygusunun açtığı derin bir yara vardır; hiçbir şekilde kapanmayan bu yara, kuşaktan kuşağa aktarılır ve ruhlarda kalıcı izler bırakır.

Göçmenliğin nasıl bir yaşantı olduğunu ince ayrıntılar üzerinden dile getiren satırlar da roman metnine ayrı bir duygusal değer kazandırıyor: “Biliyor musunuz? diyor kadın, dün akşam birlikte olduğum arkadaşlarım da, ben de… Yani bizim coğrafyalarda, biz hep bir yerlere göçeriz. Biliyor musunuz? Benim hiç kalıcı bir yatağım olmadı. Hiç alıştığım bir yastık olmadı. Şimdi ayakları burada, kafaları başka bir yerde göçmenleriz işte.” (s.16)

Kadın, Rodos’tan göç ettikleri günü, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen daha dünmüş gibi ayrıntılarıyla anımsar. Yazar, devreye girerek şöyle anlatır o günü: “1965 yılı. Limandan bir tekne kalkıyor. Teknede siyahlar giymiş kızıl saçlı bir kadın ve iki çocuk. Kız çocuğu uzun saçlı, zayıf, solgun. Oğlansa kendine düşen sorumluluğun farkında. Kız kardeşinin eli avuçlarında, sıkı sıkı tutuyor onu. Limanda, onlara beyaz mendil sallayan anneanne. Limanın babasına oturmuş, suskun dede. El sallıyorlar birbirlerine.” (s.19)

İstanbullu Eli

İstanbullu Eli’ye gelince, o da Rodoslu kızınkine benzeyen bir kaderi yaşar. İstanbul’dan alelacele ve zorunlu olarak Atina’ya göç etmek, orada anne babasıyla yeni bir yaşamın içinde yer almak zor gelir ona. Doğup büyüdüğü, alıştığı İstanbul’daki hayatları gözünde tüter. İstanbul’da geçen çocukluğu, genç kızlığı hep aklındadır. İstanbul bir özlem şehri olmuştur onun için. İstanbul’la birlikte, çocukluk ve genç kızlık arkadaşı Ani’yi de hatırlar. O yıllarda Ani’nin bir Türk gencini sevmesi üzerine yaşadığı zorluklar da gelir aklına. Ani, Eli’yi sırdaşı olarak görmüş, kimseye anlatamadıklarını onunla paylaşmıştır.  İstanbul, Eli için aşktır, kültürdür, güzelliktir. O da Atina’da, Türkiye’den gelmiş bir Rum olarak yabancılık çeker. Konuştukları Rumca ile Atina’da konuşulan Yunanca, şive açısından farklılık gösterdiği için orada zorluklar yaşar. Ancak, aradan yıllar geçtikçe uyum sağlayabilir Atina’daki yaşama. Teo adlı Atinalı bir gençle evlenir Eli.

 Eli ile Teo, Ege’deki antik mekânları gezmek amacıyla bir tur teknesiyle İzmir’e gelirler bir gün. Çeşme’de, bir kadın rehber dikkatini çeker Eli’nin. Kadın, çocukluk arkadaşı Ani’ye çok benzemektedir. Bu benzerlik onu heyecanlandırır. Eli, kadın rehberle bir şekilde tanışır ve aralarında tur konularına dair nazik bir diyalog gerçekleşir. Eli, genç kadını o akşam için teknelerine davet eder; kadın rehber de gelmek üzere ona söz verir. O kadın rehber, tahmin edileceği gibi yıllar önce aynı anlaşmanın kurbanı olup ailesiyle birlikte Rodos’tan İzmir’e göç etmek zorunda kalan küçük kızdır. Ancak, son dakikada ona bildirildiği üzere o akşam mutlaka bir resepsiyona katılması gerekir. Orada Yunanistan konsolosuyla tanıştırılacaktır. Gerçekten, resepsiyonda konsolosla tanıştırılır; böylece kısa sürede vize alır ve Rodos’a; çocukluk anılarının mekânlarına ve anneannesinin evini görmeye gider. Eli’ye söz verdiği halde, o akşam teknelerine gidemediği için üzülmüştür; ancak böyle bir fırsatın bir daha eline geçmeyeceğini de düşünür bir taraftan. Eli, onu teknede bekler, ancak genç kadın gelmemiştir. O da bu duruma üzülür; çünkü genç kadının Ani ile bir bağının olup olmadığını büyük bir merakla öğrenmek istemektedir.

Eli’nin, içindeki İstanbul sevgisini sürekli dile getirmesi,  kocası Teo’yu harekete geçirir. Hemen ertesi gün İstanbul’a gitmek üzere yola çıkarlar. Teo, Eli’nin İstanbul’u gördükten sonra içindeki özlemin sona ereceği kanısındadır.

Eli, İstanbul’u, çocukluğunun büyülü şehrini görür görmez çok duygulanır. O, bu topraklara, bu şehre aittir; bu gerçeği yüreğinde derinden duyumsar. Doğup büyüdüğü mahalleye gelir; kendi evlerini yerinde bulamayınca büyük bir hayal kırıklığına uğrar. O mahalledeki pek çok Rum,  evlerini, dükkânlarını, eşyalarını, mallarını geride bırakmışlar,  zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır. Mahallede Rumlardan kalan pek çok ev ve dükkâna başkaları yerleşmiştir. Hiçbir şey eskisi gibi değildir artık. Eli,  Rodoslu kadının yaşadığı o anlamsız “hiçlik” duygusunun, köksüz kalmışlığın, yersiz yurtsuzluğun aynısını yüreğinde duyumsar. Kanadı kırık bir martıdır o da.

Yazar, zamansal bir geçiş yaparak geleceğe uzanır; sevdalı kıyıların şarkılarından birini metnine dâhil eder:

“Yanık sesli bir erkek, Rumca şarkı söylüyor. Anlıyorum ama Eli yine bana Türkçesini söylüyor.

Onun gözleri Ayvalık’taki ay gibi parlardı,

Dudaklarında Anadolu’dan bir şarkı,

Mırıldandığında.

Doyamadı İzmir’in dolunayını seyretmeye

Ve hayatı orda dondu kaldı. (…)

Ben ninemi hep böyle

cumbasında otururken hatırlarım

 

Hayal ederken, o limandaki mahallesini.

Hep o derin bakışlarında hayal etti Bayraklı’yı

Hep o kutsal topraklarını yeniden görmeyi,

Ninem, kıyamette kaçışan bir küçük kız çocuğuydu,

Onun evi hep öksüz kaldı oralarda. (…)” (s.21)

“Ay her iki kıyıda da aynı parlıyordu. Herkese ayrı ayrı dokunarak.” (s.26) diyor  yazar. Aynı gökyüzü altında memleketlerinin hasretiyle tutuşuyor göçmen yürekler.

Kendi büyüdüğü mahallede bir yabancı muamelesi görmek, Eli’nin içini sızlatmıştır. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, olamayacağını bile bile çocukluk ve gençlik İstanbul’unun diğer mekânlarına da gider, oralardaki anılarının ardına düşer. Teo onu anlayamaz; çünkü göçmenliği, ötekileşmeyi, yabancılaşmayı yaşamış biri değildir; doğduğundan beri Yunanistan’da yaşayan Teo’ya bu duygular uzaktır. Göçmenlerin duygularına yabancı olduğu kadar, milliyetçi bir yönü de vardır. Türklere karşı oldukça önyargılıdır. Rehber kadının tekneye geleceğine dair söz verip de gelmemesi üzerine, “Bu Türklere hiç güvenilmez.” diyerek önyargılı ve ötekileştirici tutumunu sergiler.

Önyargılar, ötekileştirmeler ve ötesi

Benzer bir önyargı ve milliyetçilik duygusu, Rodoslu kadının babasının ailesinde, özellikle amcasında vardır. Kadının, onlarla diyalogu yoktur. Yıllar sonra ölüm döşeğinde yatan babaannenin isteği üzerine genç kadını acele çağırırlar. Babaannenin son arzusu, Rodos’tan göç ettiği için hor gördükleri gelinlerinden doğan torununu görebilmektir. Genç kadın, Ankara’daki eve vardığında, amcasının uzun ve suçlayıcı konuşmalarından, onun önyargılı ve aşırı milliyetçi biri olduğunu anlar. Amca iri iri ve çok iddialı konuşmaktadır; genç kadın amcasının düşüncelerine hiçbir şekilde katılmaz. Onunla tartışmak yerine orayı hemen terk etmek ister. Hümanizm ile milliyetçiliğin uzlaşmaz çelişkisi ortadadır. Genç kadın, öfkeyle oradan ayrılmak isterse de amcası, kalmasını ve babaannesinin yattığı odaya gitmesini buyurur.

Kadın, hüzünle babaannesinin yanına gider, ölüm döşeğindeki yaşlı kadının, kulağına Rumca sözler fısıldamasından çok etkilenir. Babaannesi, Trabzon Rumcası ile konuşmaktadır. O da köklerinden koparılmış bir kadındır. Genç kadın, bu gerçeği amcasıyla paylaşmaz, içinde bir sır olarak saklar. Azınlıkları, göçmenleri hor gören; önyargılı ve milliyetçi bir adam olan amcası, kendi öz annesinin kökenini bilmemekte ya da bilmez gibi davranmaktadır. Bu da şaşırtıcı bir ironi oluşturur.

Roman metni içindeki dünyada, anlayışsız, sevgisiz ve katı milliyetçi olan her iki taraftaki kişilerin erkek olması; özellikle Teo ve Amca karakterlerinin önyargılı ve uzlaşmaz tutumlu olmalarına karşın, kadınların anlayışlı, hoşgörülü, sevecen olmaları dikkat çekici bir özelliktir. 

Yazar, roman metnini bu denklemler üzerine kurgulamış, her iki tarafta da hoşgörülü, sevgi dolu ve barışçı yaklaşımın özellikle kadınlarda var olduğunu; dolayısıyla kadınların yapıcı ve birleştirici rollerini vurgulamıştır. Romanın içerdiği ikili karşıtlıklardan en dikkate değer olanı, hümanist düşünce ile milliyetçi düşünce arasındaki karşıtlıktır. Kadınlar hümanizmi temsil ederken, katı ve önyargılı milliyetçiliği erkekler temsil eder. Romanda olumlu erkek karakterler de vardır. Mesela, yoksul hastalarından hiçbir şekilde para almayan Dr. Sevasti, iyiliği temsil eden bir kişiliktir. Amcası Sevasti’nin, Tıbbiye’de öğrenciyken Çanakkale Savaşı’na katılması ve o savaşta hayatını kaybetmesi üzerine, Sevasti adını vermişlerdir bu iyi yürekli doktora. Amca Sevasti, Türklerle ve İmparatorluktaki diğer unsurlarla omuz omuza mücadele vermiş ve anayurt olarak benimsediği toprakları emperyalist güçlere karşı savunurken hayatını kaybetmiştir. Bu açıdan düşünüldüğünde halkların birbirlerini ötekileştirmelerinin anlamsızlığı bir kez daha ortaya çıkar.  

İngiliz Çukuru'nun anlatım özellikleri ve kurgu yapısı

Yer yer şiirsel ve masalsı anlatımlar yer alıyor romanda. Mesela, Eli ile Ani’nin yıllar öncesinden kalan fotoğrafı şöyle betimleniyor: “İki genç kız vardı fotoğrafta. Biri on dört yaşında, diğeri on altı. Kahkahaları, sararmış fotoğraf kâğıdından fırladı, kamaranın penceresinden atlayıp dalgalarda oynaşarak bir martının kanadında erguvanların üzerine kondu.” (s.50) Burada erguvan ve martı imgeleri Eli’nin İstanbul özlemini, bir masal gibi İstanbul’da kalan çocukluğunu, genç kızlığını dile getiriyor.

İçeriği, konusu, kahramanları hakkında bu denli çok söz edebildiğimiz, bu denli geniş bir perspektiften düşünme olanağı bulabildiğimiz halde İngiliz Çukuru kolayca özetlenebilen, olayları düz bir çizgide ilerleyen, kronolojik yapıda bir roman değil. Yazar, birbirinden farklı zaman katmanlarını, farklı mekânları, bir tür mozaik tekniği uygulayarak ustalıkla bir araya getirmiş, zaman/mekân geçişlerine, fragmanlara sıklıkla yer vermiştir. Bu geçişler, doğallıkla gerçekleştirilmiş, zaman katmanlarını birbirine bağlayan geçiş sözcükleri, cümleleri, imgeler, insani durumlar ya da yaşantı parçaları bir ağ gibi birbirine örgülenmiş; bu geçişlerdeki uyumluluk, yazarın ne denli bilinçli bir yazma eylemi içinde olduğunu da göstermiştir bizlere.  Metin içi olaylardaki zaman geçişleri, anımsama süreçleri ve farklı dönemlerin ruhunda yaşayan geçmişe gidiş gelişlerle sanki kırılmış bir aynadan yansıyor hayat. Parçalanmış hayatlar ve parçalanmış zamanın içinde yer alan olaylar, etkileyici ve akıcı bir dille aktarılıyor. Böylece, modernist tarzda bir kısa roman oluşturuluyor.

Roman metninin fragmanlara dayalı yapısı, ona sinematografik özellik de kazandırmaktadır. Beyazperde üzerinde, iki farklı kadının, farklı zaman ve mekânlardaki yaşantı parçaları, etkileyici bir sinema kurgusu ve sinema dili üzerinden başarıyla filme alınabilir diye düşünüyorum.

Zaman/mekân atlamaları ve geçişlerinin yanı sıra mitolojik esintiler, metne zenginlik ve derinlik kazandırıyor. Ayrıca gayet uygun olarak seçilmiş ve metne eklenmiş edebi alıntılar da ayrı bir güzellik kazandırıyor romana. Okumakta olduğumuz roman metninden hareket ederek başka metinlere açılma ve ufkumuzu biraz daha genişletme olanağı buluyoruz. Ayrıca bazı sayfalardaki illüstrasyonlar da ayrı bir bakış açısı kazandırıyor okura.

“Ben sizden de değilim diğerlerinden de”

 Yıllar sonra mucizevi bir şekilde buluşurlar o iki kadın. İzmir’de Kızlar Ağası Hanı’ndaki kafelerden birinde tesadüfen karşılaşır ve birlikte çok güzel, ölümsüz bir dostluğa adım atarlar.

Hayatın özü gibi anlamlı ve derinlikli bu kısa roman, BİTMEDİ sözünden sonra Gabriel Garcia Marquez’den seçilmiş satırlarla nihayete erer:

“Ben sizden de değilim, diğerlerinden de;

ben, ölüme dair yemin etmeyenlerden, tehdit savurmayanlardan, dinini ve ırkını aklının yerine koymayanlardanım.

Ben hâlâ şiir okuyanlardanım.

Ben ölürken vatanını yahut dinini değil, ‘sevgiliyi’ düşünecek olanlardanım.”

 “İngiliz Çukuru”nu okurken, zorunlu göçlerin, anayurdundan ayrı kalmanın, yalnızlığın ve yersiz yurtsuzluğun hüznünü; birbirine sevdalı Ege kıyıları ve adalarındaki insanların özlemlerini, kederlerini derinden hissedeceksiniz.

Bu unutulmaz romanı kaleme aldığı için Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu’nu sevgiyle anıyor; “yıldızlar ebediyen yoldaşın olsun” diyorum.

 

*Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu, İngiliz Çukuru, Heyamola Yayınları, Ekim 2020.

 

1 Mehmet Önder, Anadolu’da Eski Eser Kaçakçılığı ve Kültür Soygunu, Dergipark, Yıl 1990, Cilt 6, Sayı 17, 481 - 494, 07.01.1990.

2 “Bu İngiliz Çukuru çok fena bir şey”, Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu ile Söyleşi, Mehmet Göcekli, Demokrat Haber, 26 Kasım 2020, https://www.demokrathaber.org/bu-ingiliz-cukuru-cok-fena-bir-sey-roportaj,187.html)

3 “Bu İngiliz Çukuru çok fena bir şey”, Bahar Gürsoy Kaynakçıoğlu ile Söyleşi, Mehmet Göcekli, a.g.y

  

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Oggito’nun Mart Ayı İçin Önerdiği 10 K..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Camille Tinnin

6 Ekim 2025

Spekülatif Kurgu: Romanın Eğlence Değe..

Spekülatif kurgu distopik ve ütopik kurgu da dahil olmak üzere bilim kurgu, fantastik kurgu, alternatif tarihsel kurgu, kıyamet ve kıyamet sonrası kurgu gibi pek çok türü içinde barındırıyor.Öğrenciler için sınıf, dünyayı olduğu gibi anlamaları içi..

Devamı..

Özge Doğar: "Kadınlar artık kendileri ..

Dilek Karaaslan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024