Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Ağustos 2023

Edebiyat

Oktay Rifat: Şiirin Aşınmaz Zamanının İzinde

Cevat Çapan

Paylaş

4

0


Bin kılıkta dolaşır o, bin yüzle büyür,

Kuşla uçar gökte, akçıl bulutla geçer,

Başak tutar mayısla, öter bir avaza

Cırcır böcekleriyle güneşli ovada,

Bir makasla biçer de Zaman’ı, morumsu

Gündüzler, yeşilimsi akşamlar dikinir.

Denizden havaya, sevdadan düşlere dek

Açılmaz, kurcalanmaz ne varsa, içinde.

Surların taşlarında biten ot ve incir,

Rüzgârlı Osmanlı çayırları ve şebboy,

Kırık yazıt, selvili çeşme, kiralık ev

Onun sultanlığında serpilir ve ölür.

Duman gibi sinsi, masal tilkisi kadar

Kurnaz, öylesine güzel ki akıl durur.

“Bin Kılıkta”, Şiirler

oktay rifat

Oktay Rifat’ın şiir dünyasına girmek isteyen okuru yaratıcı bir güç karşılar, onu elinden tutar ve bu uçsuz bucaksız dünyada bin kılığa girerek dolaştırır. Bu “yaratıcı güç” şiire ilgi duyduğu ilkgençlik yıllarında doğasının bir parçası olmuştur Oktay Rifat’ın. Elbette cumhuriyetin ilk dönemindeki kültür hayatında önemli yeri olan bir şair babanın, Samih Rifat’ın, gene kültürlü bir aileden gelen bir annenin oğlu olması, lise yıllarında Orhan Veli ve Melih Cevdet’le kurduğu arkadaşlık, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın edebiyat öğretmenliği de belirleyici etkenler olarak düşünülebilir ondaki bu yaratıcı gücün erken yaşta ortaya çıkmasında. Böyle bir ortam kuşkusuz Oktay Rifat’ın gelenekle sağlam bağlar kurmasını da kolaylaştırmıştır. Nitekim 1936-1940 arasında yayımlanan ölçülü uyaklı ilk şiirlerinde bir söz sanatı olarak şiirin dildeki ezgisel ve resimsel öğelerle birlikte söz oyunlarının da payını ve önemini kavramış bir yetenek olarak çıkar okurun karşısına.

1941’de Orhan Veli ve Melih Cev-det’le birlikte yayımladıkları Garip kitabıyla Oktay Rifat bu arkadaşlarıyla yenilikçi bir hareketin sözcülüğünü üstlenir. Orhan Veli’nin kaleme aldığı önsözde o dönemde yazılmakta olan şiirin halkın değil, seçkinlerin beğenisine göre yazıldığı belirtiliyordu. Bu şiir anlayışında ölçü ve uyağın vazgeçilmez bir önemi vardı. Şiiri nazmın kalıplarından olduğu kadar bir “şiir okulu” anlayışının kurallarından ve kısıtlamalarından da kurtarmak gerekiyordu. Ayrıca, önsözde belirtildiğine göre, şiir öyle bir bütündür ki, bütünlüğünün farkında bile olunmaz, bu bütünlüğün sağlanmasında sözcüğün ve dizenin önemli bir yeri vardır. Öyleyse şiiri her türlü süsten arındırmak, gündelik dile yaklaştırmak gerekiyordu. Ölçü ve uyak gibi geleneksel öğelere karşı gelindiği gibi, ele alınacak temalarda da köklü bir değişikliğin sıradan insanların yaşayışına, sevincine, doğa karşısındaki hayranlığa ve şaşkınlığa yer verilerek sağlanabileceği de vurgulanıyordu.

Garip hareketinin getirdiği yenilikler arasında karşıtlık, mizah ve öyküleme gibi anlatım teknikleri de vardır. Dışadönük bir yaklaşımın özellikleri olan bu anlayışla yalnızca sıradan insanların yaşantıları değil, daha önce şiire girmemiş nesneler ve kavramlar da şiir için işlevsel malzeme olarak kullanılabiliyordu. Böylece Süleyman Efendi’nin nasırı, yalancı dolma, rahatı kaçan ağaç gibi daha önce şairlerin kullanmayı düşünmediği nice kavram ve sözcükle şiirsel sözlüğün sınırlarının genişlemesi sağlanıyordu.

oggito

Oktay Rifat’ın romanlarını, oyunlarını ve şiirlerini yazdığı Erika marka daktilosu: Bir Doğu Alman klasiği.

Oktay Rifat Garip’in önsözündeki düşüncelere katılmakla birlikte her şiir akımının zamanla evrilip değişeceğini de biliyordu. Üstelik hem o kitaptaki kendi imzasıyla yayımlanan şiirlerinin bazılarında, hem de 1946’da yayımlanan Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler’deki Garip akımının örneklerine benzeyen bazı şiirlerinin dışında kalan şiirlerde kendi özgün dilini yansıttığı kolayca görülür. Cemal Süreya bu ortak dili, “somut, dobra, düşünmeye elverişli, çağrışım ağı onarılmış ve yaşama sevinciyle etekleri zil çalan bir dil” olarak tanımladıktan sonra Oktay Rifat’ı, “bu dilin en afacan şairi. En çevik şairi” olarak değerlendiriyor.

Garip akımının üç şairi kullandıkları temalar bakımından da ortak yanları olan şairlerdir. Ama bu benzeşme de bir yere kadardır. Orhan Veli’de ironi, Melih Cevdet’te mantık, Oktay Rifat’ta ise duyusallık ağır basar. Diyebiliriz ki, akılla duygu onun ilk şiirlerinden son şiirlerine kadar iç içe geçmiş, herhangi bir duyarlık ayrışmasına yer vermeyecek bir bütünlük içinde bir anlatım özelliği kazanmıştır. Can Yücel’in “Akıl ki en incesi duyuların” dizesini doğrulayan bir özelliktir bu.

Oktay Rifat’ın ilk dönem şiirlerinin en belirgin özelliklerinden biri de gündelik yaşantının her ayrıntısını olağanüstü bir dünyayla sanki o dünyanın insanları ve nesneleriyle birdenbire karşılaşmışçasına çocuksu bir sevinçle algılaması ve bunu coşkuyla dile getirmesidir. Genellikle İstanbul’un yakından tanıdığı semtlerinden, özellikle de Boğaziçi köylerinin esnaf ve balıkçılarından oluşan bu sıradan insanlar onun doğal dünyası, bir çeşit evcil cennetidir. Bu doğal dünyadaki insan ilişkilerinin ilk dönem şiirlerinde öne çıkması onun Karga ile Tilki’de yer alan “Sarmaş Dolaş” şiirinde sözünü ettiği özgürlüğe duyduğu güvenin dolaylı bir yansımasıdır:

 

Isıt beni hürriyet inancım

Isıt beni bu gecelik

Şilte yufka yorgan delik

Dışarsı soğuk alabildiğine

Dışarda zulüm

Dışarda işkence

Dışarsı ölüm alabildiğine

Sokul bana hürriyet inancım

Isıt beni bu gecelik

Ellerine yer hazır avucumda

Dizlerini oyluklarıma daya

Bir kılıf gibi içimde dışımda

Hürriyet inancım

Hürriyet inancım

Bu gecelik

 

Hukuk fakültesini bitirdikten sonra doktora çalışması için Paris’e giden Oktay Rifat orada kaldığı üç yıl boyunca hem Fransız şiirinin önemli ustalarını yakından incelemiş, hem de modernizmin Avrupa ve Amerika’da iki dünya savaşı arasındaki gelişmelerini izleme fırsatı bulmuştu. Özellikle enternasyonalizmin ve savaş karşıtlığının önem kazandığı bu yıllarda onun da bu gelişmelerle ortaya çıkan evrensel insan sorunlarına kayıtsız kalması düşünülemezdi. Nitekim yurda dönüşünde Orhan Veli ve Melih Cevdet’le “Garip” hareketini başlattıklarında onlarla birlikte “Halkın hizmetinde sanat” ilkesini benimsediğinde bile Batı’daki birçok şair gibi daha entelektüel bir yaklaşımla şiiri için yeni olanaklar aramaya ara vermedi. Bir yandan geleneksel halk şiirinden, deyimlerden ve tekerlemelerden yararlanarak toplumsal sorunlara yer veren şiirler yazarken, bir yandan da Fransa’daki gerçeküstücü şiiri çağrıştıran deneylere girişmekten geri durmadı. Özellikle Aşağı Yukarı (1952) ve Karga ile Tilki (1954) kitaplarında 1946’da yayımladığı Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler’deki şaşırtıcı üslup özelliklerini daha da özgürce kullanarak yergici ve alaycı tutumunu dile getirerek yeni imgelerle yoğun bir lirizme ulaşmanın yollarını aradı.

Oktay Rifat’ın ilk dönem şiirlerinin belirgin özelliklerinden biri “birdenbirelik” idiyse, bir başka özelliği de canlı olmaya, “diri” olmaya verdiği önemdi. Bu kavram onun “yaşama sevinci”ni de açıklayan köklü bir tutkusuydu. Aşağı Yukarı kitabında “Sonsöz” şiirinde şöyle özetliyordu bu tutkusunu:

...............

Dirilik öyle bir şey yürekte

Sevinçle çırpınır

Kavak yelleri eser insanın başında

İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır

Halk için girişilen savaşta

O korkulu sevincin

Öfkenin kıymetini bil

Bil ki bu

Budur işte

Güneş yalnız dirileri ısıtır

Güneşin kıymetini bil

oktay rifat oggito

Oktay Rifat 1950’li yılların ikinci yarısında Perçemli Sokak (1956) ve Âşık Merdiveni (1958) kitaplarıyla şiirinde yeni bir döneme girdi. Yeni bir arayışın ürünü olan bu şiirlerde ne yapmak istediğini Perçemli Sokak’ın kısa bir manifesto özelliği taşıyan önsözünde şöyle açıklamaya çalıştı:

"Dil bir anlaşma aracıdır. .... Bir dilin kelimeleri birer işaret olarak gerçeği gözümüzün önüne getirmekle ödevlidir. Ama bizler konuşurken gerçeği kurcaladığımızı, gözden geçirdiğimizi pek anlamayız. Bir dili kullanmak, kelimelerin bizde uyandırdığı görüntülerin yardımıyla bir şey anlatmak demektir .... Bir kelime sanatı, bu yüzden bir görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenmeyeceğinden anlamla da bağlı kalması istenemez. .... kelimeleri kullanmak, göz önüne birtakım görüntüler getirmek, gerçekle oynamak, gerçeği kurcalamakla birdir. Kelime bu bakımdan bizi resmin çizgisinden, renginden, musikinin sesinden daha çok gerçeğe yaklaştırır. Ama biz gerçeğe olan ilgimizi de yitirmişizdir. Çünkü gerçeğe alışmışızdır. Gerçeğin gündelik düzenini değiştirmek, yahut başka bir açıdan bakabilmek elimizde olsaydı, daha çok ilgi duyardık ona. İşte gerçeğin düzeninde yapamayacağımız bu değişikliği, kelimelerin konuşma dilindeki gündelik düzeninde yapmak bize bu açıyı sağlayacak, birbirine yabancı sanılan kelimelerin karşılıklı ışığında gerçek unuttuğumuz yüzüyle çıkacaktır karşımıza."

Bu açıklamaya rağmen, dilin düzenindeki bu alışılmadık değişiklikler, gerçekliğe böylece yepyeni bir açıdan bakma yönteminin yanı sıra Perçemli Sokak ve Âşık Merdiveni’ndeki şiirler bazı okurlar ve eleştirmenler için “Garip” şiirinin garipliklerinden daha irkiltici geldi. Oktay Rifat’ın gerçekliğe sanki bir çiçek dürbününden bakıyormuş gibi bakması, birbiriyle ilgisi olmayan nesnelerin ve imgelerin yan yana getirilmesi aslında okurda soyut resmin ya da atonal müziğin yaratabileceği bir etki yaratıyordu. Perçemli Sokak’tan rasgele seçeceğimiz bir örnek bunu kolayca gösterebilir:

 

Aydınlık gölgesi gibi gelir peşinden

Yarı belinden yukarsı damların üstünde

Elini kaldırsa kırlangıçlar uçar

Dümen suyunda çıplak ağaçların

Erir bakındıkça gözlerinin mumu

 

Böyledir bu şehrin saatleri

Bu camların yüzdüğü karanlıkta

Sallarım bağırarak mendilimi

Yollar sende başlar sende biter

Açık denize dökülmeden önce

İşin garip yanı, Oktay Rifat gerçekliğe daha inandırıcı bir yoldan ulaşmaya çalışırken bu yeni anlayışın örnekleri gerçeklikten bir kaçış olarak yorumlanıyordu. Bu yanlış yorumculardan biri 50’li yılların saygın eleştirmenlerinden Suut Kemal Yetkin’di. Yetkin’e göre Oktay Rifat gibi toplumcu dünya görüşüne sahip güdümlü bir sanatçının gerçeküstücü şairlerin etkisiyle böyle anlamsız şiirler yazması anlaşılır bir durum değildi. Oktay Rifat, Yetkin’e verdiği yanıtta, Paul Eluard gibi toplumsal sorunlara önem veren bir şairin Le lit la table (1944) ve Le dur désir de durer (1946) kitaplarında böyle şiirler yazdığını ve gerçekliğin gülünç yanlarını bu şiirlerde bilinçaltı bir tepkiyle protesto ettiğini hatırlattı.

Oktay Rifat’ı bu döneminde anlamsız şiire yönelmekle suçlayan eleştirmenler Perçemli Sokak’ın önsözünden önce gelen “Ahmet’e” adlı ithaf şiirinin özelliğini önemsememişlerdir. Oysa bu şiir bir yandan aşılması gereken yoksulluğun bir temsilcisi olan Ahmet’i geleceğin gelişmiş bireyi olarak selamlamaktadır. Böylece Oktay Rifat bir önceki döneminin şiirinden kopmadan olağanın dışına çıkmayı ve soyutlama tekniğinden yararlanarak gerçekliğe yaklaşmayı amaçlamaktadır.

1966’da yayımladığı Elleri Var Özgürlüğün adlı kitabıyla şairliğinin en parlak dönemine girdi. Daha önceki şiirlerinde tarihsel semtleri, kozmopolit nüfusu, gürültücü sokak satıcılarıyla İstanbul onun için renkli bir dekor oluşturmuştu. Son dönem şiirlerinde ise onun kentten kıra, doğaya ve doğallığa yöneldiğini görüyoruz. Elleri Var Özgürlüğün’den son kitabı Koca Bir Yaz’a kadar yazdığı şiirlerde hayatı bütünselliği ve olanca ayrıntı zenginliğiyle yansıtabileceği yüksek bir üslup yarattı. Bu son döneminde Oktay Rifat ufkun ötesine bakarak var olmanın gizlerini okuruyla paylaşan cömert bir bilge gibidir. Adalet, özgürlük, zamanın geçişi onun hâlâ önem verdiği temalardır. Ama ilk şiirlerinin delifişek neşesi yerini filozofça bir gülümseyişe bırakmıştır. Sıradan insanlar, evcil nesneler gene vardır bu şiirlerde, ama nerdeyse evrensellik ya da eskimezlik boyutu kazanmış anlamlı ayrıntılar olarak çıkarlar karşımıza.

Elleri Var Özgürlüğün’de Homeros ve Aiskhylos’tan esinlenerek yazdığı oldukça uzun “Agamemnon”da ve daha sonraki kısa lirik ve pastoral şiirlerinde Oktay Rifat Zaman ve Uzay içinde insanın yazgısını uzak geçmişinden günümüze bu geniş zamanda yaşamışçasına ve sözünü ettiği kişiler ve nesnelerle özdeşleşerek gözden geçirir. Bu son dönemdeki şiirlerin çoğunun mekânı tümüyle evren, bütün doğal varlıklar da değişik kılıklarda sahneye çıkan oyunculardır: mevsimleri, günün değişik saatlerini canlandıran; güneşin, ayın, yıldızların, denizin, dağların, ovaların, rüzgârın, bulutların, yağmurun diliyle konuşan oyuncular. Agamemnon, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve daha nice ilginç oyun kişisi boy gösterir Oktay Rifat’ın evrensel sahnesinde. Çünkü o da Shakespeare gibi bir sahne olarak görür bütün dünyayı, kadınlarla erkekleri de birer oyuncu. Zaman zaman cansız varlıklar da katılır bu oyuncuların arasına. Padişah saraylarından maden işçilerinin mahallelerine, ıssız Boğaz iskelelerinden Anadolu’nun dağ köylerine kadar uzanan değişik oyun alanlarında karşımıza çıkan bu varlıklar Oktay Rifat şiirinin dramatik dokusunu oluştururlar.

Son dönem şiirlerinde genel olarak insanın Zaman ve Uzay içinde yaşadıkları büyük bir ayrıntı zenginliğiyle gözler önüne serilirken her şeyin geçici oluşu, Zaman’ın yıkıcılığı, insanın ölümlülüğü Oktay Rifat’ın trajik duyarlığını daha da belirginleştirir. Bazı eleştirmenler ilk dönemlerine göre bu köklü değişimi bir bunalımın sonucu olarak yorumlamışlardır. Gerçi bu şiirlerin yazıldığı 70’li, 80’li yıllarda dünyanın ve Türkiye’nin geçirdiği siyasal sarsıntılar, şairin yakın çevresinden birçok dostunun uğradığı haksızlıklar, tutuklanmalar ve ölümler kuşkusuz onu da etkilemiştir. Ancak Oktay Rifat da kendinden önceki büyük sanatçıların çoğu gibi son çözümlemede hayatın olumlu ve olumsuz yanları arasında bir denge kurmayı, böylece hayatla uzlaşmayı ve barışmayı başarmıştır. Orhan Koçak’ın “Uzun Denklem” başlıklı önemli incelemesinde belirttiği gibi, iyimserlik ve kötümserlik kavramlarını aşan bir tutumdur bu. Yeni Şiirler kitabında art arda gelen iki şiir bu iki karşıt tutumu dile getiren örneklerdir. “Bu Soğuma” başlıklı şiirinde,

 

Bu soğuma avuçtaki, bu ince ter,

Bu kan çekilmesi, içteki eziklik

Biter bir gün, biter ya, insanca dostça

Üstüne titrenen, beslenen ne varsa

Kavrulur, susuz bitkiler gibi düşer.

 

derken, hemen bir sonraki “Yine Bu Sabah” şiirinde şu inançla konuşur:

 

     Yine bu sabah, yine erkenden,

Balıkçıl gibi sabırla su başında,

Yan çizip yavru balığı, salyangozu,

     Yine kuşkulu, bezgin, ama dik,

Bulunca yatışmış, mutlu, bulmayınca

Tedirgin, boynu bükük, yine bu sabah,

     Büyülü bir lokmasıyla bin can

Doyuran o tanrısal besin peşinde,

Ayaktayım işte her günkü yerimde.

     Şu taşların ardında mı, ürkek!

Şu sazların içinde mi, kıpırtılı!

Yoksa düşüncenin iç dünyamıza denk

     Akışında mı gizli! Ey doğa,

Ey kusursuz sadeliği gizemlerle

Kilitlenmiş kervansaray, yıldız dolu

     Çekmece ağzına dek! Ey sevgi,

Buğdayına gelincik yürümüş tarla!

Yine denizlerin ayna gibi duru!

     Yine bu sabah, yine erkenden,

Balıkçıl gibi sabırla, su başında,

Yine Sonsuzluk eşiğinde karnım aç!

 

Ölümünden sonra yayımlanan Oktay Rifat Kitabı’nda Enis Batur’un, Cemal Süreya’nın, Ahmet Oktay’ın ve Ferit Edgü’nün değerli incelemeleri ve şairin kendi yazılarından bazı seçmeler Türk şiirinin bu büyük ustasının sanatını daha yakından tanımamıza önemli katkıda bulunacak nitelikte yazılardır. Aynı kitapta onu insan olarak da hepimizden iyi tanıyan, kendisi de değerli bir yazar ve mimar olan oğlu Samih Rifat “Baba Anıları” yazısında özel hayattaki Oktay Rifat’ın sanatıyla tutarlı bir portresini çizer: “... Zaman nasıl da değiştiriyor insanı. Önceleri öfkeli, sert, kavgacı, bir o kadar da yaşama sevinciyle dolu, şakacı, güleç biri. Sonra yılların getirdiği değişiklikler, yıpranmalar, yaşlanma. Gittikçe daha az sevinç, daha az öfke, daha çok hüzün. Delice sevgiler, delice kızgınlıklar, tutkular, kırgınlıklarla geçmiş bir ömrün deneyimini sözcüklerde, dizelerde damıtmak için, gece gündüz sürdürülen, yoğun bir çalışma.” Yakın dostları da tanık olmuştur onun bu özelliklerine. Sabahattin Eyuboğlu, Metin Eloğlu, Memet Fuat ve Edip Cansever gibi dostları kültür ve edebiyatla ilgili söyleşilerinde onunla eski ustalar, Fransız ve öbür yabancı şairler üstüne tartışmaktan büyük zevk alırlardı. Özellikle Mallarmé’den Char’a birçok Fransız şairine tutkuyla bağlı olan Oktay Rifat Eluard’dan, Supervielle’den, Soupault’dan, Aragon’dan, Follain’den, Prévert’den ve Bonnefoy’dan şiirler çevirmiş, oğlu Samih Rifat’ın bunlara eklediği başka şiirlerle bu çeviriler ölümünden sonra Gece Yazı adıyla yayımlanmıştı. Ayrıca Yunan Antologyası’nda yer alan ve Catullus, Vergilius, Horatius ve Martialis gibi Latin ozanlarından yaptığı çevirileri de kendi özgün şiirleriyle bir arada yayımlatmak isteyecek kadar benimsemişti.

Oktay Rifat’ın “yaratıcı gücü” onu “yiten zamanın peşinde”ki serüvenin sonunda Türkçe şiirin doruğuna taşımıştı. Sanırım yakın bir zamanda şiirlerinin başta İngilizce olmak üzere yabancı dillere yapılan çevirileri onun bir dünya şairi olarak da değerlendirilmesini sağlayacaktır. Onun “Şiirin Zaman’ı”ndaki inancına katıldığım için inanıyorum buna:

 

Ağaç

kuşlarını toplamış başına

bakıyordu denize bir atmacanın

avına bakışı gibi

ve sen ağacın altında

budaklı sırada

bir köşkün küllerine basıyordun

yangından sonra

 

güneş batabilirdi

ey gözleri sudan sarı,

ay doğabilirdi

ey gözleri geceden karanlık

 

ama bir kaya gibi koruyordu seni

şiirin aşınmaz Zaman’ı.

Başlıktaki resim: Nâzım Hikmet’in annesi, Oktay Rifat’ın teyzesi Celile Hanım’ın fırçasından Oktay Rifat.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

YapışkanotuLal Laleş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cihan Çakan

12 Mart 2025

Aysuda, Bir Su Perisinin Masalı

Hava o akşam da sisliydi. Şimdi kış, her yer karla kaplı. O zaman aylardan hazirandı, kız kardeşim Aysuda’yla burada, gümüş grisi kumların üstünde yan yanayız. Gölün usul dalgaları bir el gibi ayaklarımıza değiyor. “Yüzelim mi,” diyor Aysuda. “Bu saatte mi,” diyorum. “..

Devamı..

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Çetin Devran

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024