Yazar, birey olarak bu toplumda birer vitrin oluşturduğumuza, gerçek yüzlerimizi sakladığımıza hatta kimi zaman birinin bizi anlamasından çok korktuğumuza değinir. Hepimiz anlaşılmamaktan şikâyet ediyoruz ama belki de anlaşılmaktan korkuyoruz.
Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamaya Dair – Nazım HİKMET
Tuğba Çelik’in ilk öykü kitabı Yolda Ansızın geçtiğimiz haziran ayında Everest Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Öykülerin tümü Ankara’da yaşayan ya da var olmaya çalışan öznelerin başından geçenleri anlatıyor.
Ontolojik açıdan var olmak, çetrefilli bir eylem. Hele ki yaşamda kendimize özgürce yeni yollar oluşturmak istiyorsak her şey daha da zorlaşır. Kendimize bağımsız kanallar açmak isteriz çünkü bizi evimize götüren kestirme yol bazen sadece kendi çizdiğimiz ara yollardan geçer.
Edebiyat, felsefe ya da sinema yolumuzu bulmaya çalışırken önümüzü aydınlatır. Gelgelelim esas mesele yolu aydınlatmak mı yoksa yol aydınlandıktan sonra hangi yöne gideceğimizi seçebilmek mi? Birey, benliğini yani kendi özünü hayatı boyunca yaptığı seçimlerle oluşturur. Ne de olsa bazen önümüze birden fazla yol çıkabilir.

Tuğba Çelik öykülerinde, seçim anındaki insanları bize gösteriyor. Her ne kadar yaşantılarımız biricik olsa da benzer anlardan geçtiğimizi düşünüyorum: Okula başlarken, taşınırken, yeni bir şehre gelirken, âşık olurken, evlenirken… Yani ara yollarımız bazen benzerlik taşıyabilir. Bu ortaklıklar bize öyküdeki karakterlerin seçtiği yollar ile kendi seçtiğimiz yolları kıyaslamamıza neden oluyor.
Mounier’ye göre benlik varlığın kendisi değil varlığa doğru olma hareketidir. Hume, benliği algı demeti olarak betimler. Descartes benliğin nesne yanından çok özne yanına vurgu yapar. Sartre da bireyin kendi seçimleriyle benliğini oluşturabildiğini söyler. O halde benliğin kuruluşu kendimiz olabilmek için gösterdiğimiz daimî çabadan başka bir şey değildir. Bu çabayla insan olmanın bilinç ve farkındalığı doğuruluyor. Yolda Ansızın’daki öykülerin ana karakterleri sürekli seçim yaparak kendi benliklerini adım adım kuruyorlar. Bunu yaparken bazıları kaçıp saklanıyor, bazıları gözünü kapatıp bir ormana dalıyor, bazıları tırnaklarını yaşama geçiriyor; bazılarıysa yere kapaklanıyor, kimisi kapaklandığı yerden kalkıyor, kimisi düştüğü yerde kalmayı seçiyor.
Sokrates, “Kendini bil, kendini tanı,” diyerek bize yaşama ve benliğe dair kıymetli bir ipucu verir. Peki edebiyat, benliğimizi kurarken bize hangi ipuçlarını sunar? Tuğba Çelik aforizma değerinde bazı cümlelerle bu ipuçlarını okurlarıyla paylaşıyor. “İtiraf” öyküsünde kendi yaşamını kurmak isteyen Caner şöyle düşünür: “Bir yerden başlamalı insan, sonrası gelir.” “İçim Deniz Dışım Deniz” öyküsünde Sami hastalığından kurtulup iyileşmek istediğinde anlatıcı onun durumunu şöyle tarif eder: “Kendi sesini işitince yeni bir hayatın filizlendiğini anladı.” “Bahçe” öyküsündeyse aşk hayatında hayal kırıklığına uğrayan Nurten, “Özlediğimiz şeyleri geçmişte bırakmayı öğrenmeliyiz,” der. Ayrıca uğradığı hayal kırıklığıyla baş etmeyi deneyen Nurten, “Geçmişi silemem ama bugünüm ve geleceğim yine sevdiğim insanlarla dolu olmalı,” diyerek geçmişimizle barışık yaşayabilmeyi bize önerir. Bu zor yaşamak koşullarında ve benlik oluşturma maceramızda yazar bize teselli edici sözler söylüyor. Eğer nitelikli okurlarsak yazarın bizimle çok daha fazlasını paylaştığını da fark edebiliriz. Yazar bizi teselli ediyor desem de bu teselli yumuşacık bir elin okşayışını anımsatmıyor. Önerilerin ayakları yere basar ama yazar karamsar sayılmaz. Okurun kendisi için neyi seçeceğini doğrudan söylemez.
Yolda Ansızın varoluş felsefesi ile edebiyatın el ele olduğu öykülerden oluşuyor. Kitap yaşama, insanlara, acımasızlığa, iyi ve kötüye, tasaya, direnmeye, umuda, hüzne dair düşüncelere kapımızı aralar. “Göl Bekçisi”nde yazar yaşamda kendine dayatılanı değil de istediği gibi bir yaşamı oluşturmaya uğraş veren bekçi Serbülent’i anlatır. Serbülent ünlü olduktan sonra yazıları yozlaşan yazar Raşit Kolan’la karşılaşır ve ikisi yeni bir yola çıkar. Bu yol pek de kolay değildir. Bazen istesek de yaşamı dilediğimiz gibi eğip bükemeyiz. Bunun için yanar tutuşuruz ama nafile… Hayatı kontrol etme isteği yeri gelir bizi kendimize yabancılaştırır, hatta ruhumuzu kör eder. İşte Serbülent de Raşit Kolan da dilediğini yapmak uğruna kör olur.
“Göl Bekçisi” birbirimizi tanımaya ilişkin bazı tartışmalar içerir. Örneğin kimseye yakın olmak istemeyen göl bekçisi Serbülent, “İnsanlar birbirlerine hep aydınlık yanlarını anlatıyor; kimse karanlık taraflarını göstermiyordu. Kimse kimseye açmıyordu yüreğini,” diyerek tanımak ve anlaşılmak üzerine okuru düşündürür. Yazar, birey olarak bu toplumda birer vitrin oluşturduğumuza, gerçek yüzlerimizi sakladığımıza hatta kimi zaman birinin bizi anlamasından çok korktuğumuza değinir. Hepimiz anlaşılmamaktan şikâyet ediyoruz ama belki de anlaşılmaktan korkuyoruz. Yazar esas öykü kitabının bitirdiğimizde bizi alt üst eder çünkü son öyküde bizi başladığımız yere birçok ara yolları gezdirdikten sonra, ilk öyküye geri getirir. Son öykü olan “Gaydeli Bekir”de hepimizin hayatlarının birbirine bulaştığını anlarız. Biz insanlar aynı anaforun içinde bir beşikte hep birlikte sallanıyoruz.

“Göl Bekçisi”nde Serbülent’in yanına oturup onunla dertleşiriz, kendini nasıl da böylesine sakladığını anlamaya çalışırız. Aslında Serbülent çoğumuz gibidir. İnsanlar ve yaşam onu daha fazla acıtamasın diye kendini köşe bucak saklar, geçmişini gizler. Peki bunu niye yaparız? Geçmişimizle hele de bizim ellerimizde olmayan yaşantılar için niye saklanırız? Neden utanırız bu kadar? Öyküde geçen, “Bir daha görmeyeceğimizi düşündüğümüz insanlara çok derin, anlaşılmaz yönlerimizi açtığımız sır değildir,” sözleri birçoğumuza tanıdık gelecektir. Yani anlaşılmayı istememizin yanı sıra sobelenmek istemiyoruz. Peki, bu sobelenme tedirginliği kendimize mi yaşadıklarımıza mı yoksa etrafa güvenemediğimizden mi kaynaklanıyor? Etiketlenmekten, önyargıyla karşılanmaktan korktuğumuzdan mı doğduğumuz yeri, gittiğimiz okulu, ebeveynimizin mesleğini gizliyoruz? Bu soruların yanıtlarını siz sevgili okurlar ile Serbülent’e bırakıyorum.
Hayatımız boyunca benlik arayışında olsak da toplumsal varlıklar olduğumuz unutulmamalı. Adler kimsenin toplumsallığa sırt çevirerek yeterince büyüyüp gelişemeyeceğini savunur ki haklıdır. Tuğba Çelik’in toplumsallıkla ilgili can alıcı tespitleri vardır. Mesela Raşit Kolan sık sık terk edilen bir adamdır ve bunun sancısını derinlerde hisseder. Anlatıcı onun durumunu şöyle açıklar:
“Biraz sert tabiatlı olsaydı, itiraz edebilseydi, sevdikleri onu böyle kolayca bırakıp gitmeyeceklerdi. İnsanlar kendilerine bağlı ve yumuşak huylu insanlara iyi davranmazlar.”
İnsanlar benlik oluşumunda yalnızdır ve bu aşamada birbirlerine genellikle çok iyi davranmazlar. Bu yüzden aşk da dostluk da bir mucize gibidir. Bunları yakalayabildiğimiz zaman yaşam daha renkli akar, yakalayamadığımızda elbette tam tersi olur fakat yakaladığımızı düşünüp de hayal kırıklığına uğradığımızda ne olur peki? Tepetakla olmakla kalmayıp ciddi yaralar alırız. Öyle ki bütün bunlar benliğimizi de yaşamdaki ara yollarımızı sarsıcı şekilde etkiler. Tuğba Çelik’in “Bumerang” öyküsündeki Feriha öğretmen bunu yaşar. Kasabada da kentte de önce kadın sonra insan olarak yapayalnız bırakıldığını acı biçimde anlar. Onu hayatta tutan şeylerle ayakta durmaya çalışırken arkadaşları tarafından tepetaklak edilmeyi kabullenemez. Feriha, “Taşra bir coğrafya değil, bir kafa meselesi,” diyerek içinde bulunduğu durumu en vurucu haliyle anlatır. Yazar bu öyküde birçok imgeye yer verir:
“En kötüsü de kasabanın her yerine sinmiş olan şeker pancarı kokusuydu.”
“Şeker pancarı kokusu Ankara’daki parlak ve neşeli günleri bir daha göremeyeceğimin simgesi gibiydi.”
Öykü şu sözlerle biter:
“Tipiden kaçanlar içeri doluştu. Karbondioksitten soluğum kesiliyor. Masaya bir ellilik bırakıyorum. Üstü kalsın. Bu delikten çıkmam gerek. Kar yüzümü yalıyor. Havada şeker pancarı kokusu var.”
Şeker pancarı kokusu yazarın kalemiyle taşra, yalnızlık gibi yeni anlamlar kazanır. Okurların buna benzer imgeler ile yazarın özgün buluşlarını gözden kaçırmayacağını umuyorum.
Yolda Ansızın’daki öykülerde bir döngü söz konusudur. “Kapkara göl, kıyılarını incecik dalgalarla yokluyordu” cümlesiyle başlayan kitap, yazarın oluşturduğu döngünün ilk durağıdır. Raşit Kolan ve göl bekçisi gibi nice yaşamlara tanıklık ettikten sonra okurun göl etrafında bir kere daha gezmemizi isterler. O zaman fark ederiz ki ne biz o ilk öyküyü okumaya başladığımızdaki biziz ne de o göl aynı göl. Tuğba Çelik döngü formunu etkileyici katmanlarla oluşturur. Öykülerin karakterleri başka bir öyküde sürekli yeniden karşımıza çıkar. Onlar yaşamlarının bambaşka boyutlarıyla karşımıza çıkmasından yazarın, karakterlerini okurlara farklı şekillerde tanıtmak istediği sonucuna varabiliriz. Bu, bizi öyküdeki karakterlere daha da yaklaştırır.
Yazar kitaptaki bütün öyküleri birbirleriyle karakterler ve onların varoluşsal sancıları aracılığıyla ilişkilendirerek bütünleştirir. Bunun yanı sıra her bir öyküyü kendi içerisinde ilmek ilmek işleyerek onları bağımsız düşünmemizi de istemiştir. Bir bakıma her öykü hem bağımsız hem de bir bütünün anlamlı bir parçasıdır.
Yolda Ansızın’daki varoluşçu öyküler, yolda olma halinize ansızın ışık tutacak fakat önünde sonunda seçimleri yapmayı size bırakacak bir yol arkadaşı gibidir. Öykülerdeki ipuçlarını bulup altlarını çizmekse size kalmış.






