Yüksek binaların güneşini kestiği bu alçak evle evvelsiyeden kesişiyordu kaderi. Hani insanlar da biraz evlerine benzer ya da evler gittikçe benzer insana. Evin içinde bir sığınak gibisin başta. Sonra sığınağa yerleşmeye çalışan bir ev olur zaman. Gittikçe gitmez olur ve sığıntı içinde sığıntı bir zaman aşırı döngü oluşur.
“Bir zindana çevirdiğin bu eve katlanamıyorum artık!” deyip gitmişti kadın. Direnememişti, ‘gitme’ diyememişti yahut demesi kalmamıştı. Hem yüzyılın vebası kanseri alt etmiş, sol memesinden vuruk bir kahramanı kim ya da hangi tılsımlı söz durdurabilirdi ki. Şimdi kendisinde tutuklu, başarısızlıklarla dolu bir zindan müebbetine gün sayıyor. O günden beri ne zaman soksa anahtarı kapı deliğinden içre, bir kemik kırılması sesiyle açılır kilit. Kırılır orta yerinden toparlama ümidi, galip gelir dağınıklık. Mobilyalar, zamanın hafızası kale duvarları gibi yaşamına dair her şeyi hapsetmiş. Ahşap kenarlı kanepeler, çarpılmış yerlerinden kanayan gardırop, çekmecesi kırık şifonyer, ikizine hasret komodinler, kesif bir ayrılık kokan yatak ve günbegün büyüyen başını taşımayı reddeden kederden sararmış yastık.
Ayak uydurmaya olan isyanı onu bu ev gibi köhne ve tenha kılmıştı. Paranın –çok ama– daha az mühim, insanın ise çok daha kıymetli olduğuna inandığı o zamanları anımsayınca, “ Bana telafi etme şansı vermedi hiç kimse. Bir kaza yaptık, para bitti, karı gitti, dostluklar bitti!” diye özetlemişti, cigarasının derinine dalarken.
Yastık olurdu ya, billahi ağlasaydı o çukur gecelerde taşa. Amma ağlamazdı Sedat Ağabey.
“İçerim ya Yunus’um, bak içerim amma ben inanıyorum! İnançlı biriyim yani. Allah bir Muhammed Hak, orucumu da tuttum şükür! Dört eksiğim var tamamlayacağım.”
Eksiklik! Yakınken nasıl da telafi edilecekmiş gibi durur. Görünmez hemencecik, arkasında dağ gibi bekleyen ‘erteleme’ tümörü.
“Yani biz de inanıyoruz aslında Sedat ağabey, kıssadan hissesine şu hayatın. Bize de düşmüş bir hisse acıklısından, hani bilesin nasipsiz değiliz ha. Kömür en karadır, hava en ağırdır, vuslat en uzundur ya... Abece’si Sedat ağabey, insan da en kahırdır."
“Uşşak makamı bu şarkı, yanlış girdi lavuk. Hicaz, hicaz. Azı doğru okur Yunus’um. Kazancı Bedih ah, ah. Allah gani gani rahmet eylesin, bilir miydin? İşte o, o okurdu ah ki ne ahh," diye soruyor şimdi demir şişle sobayı kararken.
“Bilirim Sedat ağabey.” Bilmem mi ya. Okuduk hem de kimya ilmini. Bir karbonla bir oksit, kısa soluklu bir uzun ömür eder-miş, Bedih’ten öğrendik.
“Bu şehirdeki bütün müzisyenleri tanırdım bir zamanlar. Amatörü, alaylısı, okullusu. Gelirlerdi sık sık mekânımıza, sahne alırlardı. Çok hoş çocuklar tanıdım; azının tanıyacağı, belki de hiç kimsenin. Gitti ya çoğu. Çok severim müziği ve şiiri, öyle böyle değil. Kızım keman çalsın istedim hep, oldu. Oğlum da şair olur diye Ahmed Arif koydum adını, amma dövüşü seçti o.”
“Ağabey işler nasıl meydanda," diyesim tuttu yersizce ve adapsızca.
“Eh işte, bir cigara iki ekmek davası meydan dediğin. Yoksa meydan dediysek öyle harp meydanı gelmesin aklına loo.” Gülüyor. “Lakin benim harp meydanım ya, yine de şükür Yunus’um şükür. Sen de seversin hani, mizah işte. Bir mizah meydanı özünde orası. Kuzusunun narhı koç eder kiminin, kimi de beğendiremez kimseye, melül melül bakan koca gözlü öküzünü. Mal meydanı işte yiğidim, küçüğünden büyüğüne mal lo. Çok erken saat olmasaydı götürürdüm seni ya. Babam sabah namazı vakti evden çıktığımı görünce, Nereye oğul bu sahatta, demişti bir keresinde. Ben de, Meydana baba, dediydim. Oğul açık mı ki bu sahatta, demişti sinirlice. Ben de gülerek, Ma dewlet dairesidir baba, mesai mi bekli ki. Goccaman bi tarla işte, hayvanının yularından tutan şafaktan geli,” dedim şivelice.
*
Vak’a 1: Ol vaktin eskittiğidir Vakıa. Rivayet odur ki gelmiş geçmiştir. Geçmiştir ya elbet, uzak bir hülya gibi kimi, kimi de gizlenmiştir içimizin en oyuk yerine.
“Olmaz kardeşim olmaz! Tıp bu, sihir değil ya, anlamıyor musun."
Yani anlamıyor insan doktor ağabey! anlayamıyor.
Ya hafızasını kaybediyor ya da kaybedeceklerine hafızası yetmiyor.
Durmuş şimdi tam karşımda, neşterini bilemiş karşımda, yavşak yavşak, “Oymamız lazım, söküp almamız lazım iki gözüm!” dediği, öz be öz anadan doğma sol gözüm.
*
Vak’a 2 : Uzunçalar bir saat çınlaması sarmış şimdi evi. Elleri havada tek gözüyle giriyor içeri. Bir kelime dolanıyor bedenine kıvrılarak yerden, dokuz yerinden çivili. Kaldırıp sol baş parmağını teslim oluyor;
“Ben kendimin kurbanıyım. Değme bana ey kelime-i azap! Neyler bana bu zehrin.” Deyu ‘sus’ çekiyor yalnızlığına...
Sükûnet/son: Yorgun bedeninin sessizliğe ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Tavandan sarkmış örümcek ağına gittikçe dolanan sineğin vızıltısından ve yıllardır uğuldayan kulaklarını dolduran şu şelale gürültüsünden başkaca ses işitmiyor. Kalbi geliyor birden aklına. Aralıksız soluk pompalayan şu tulumba; dinlenmesiz upuzunluk, garip yumruk. Gözünü kısıyor, yine içre doğru beliren o ses:
tık tık, tık tık.
Gittikçe uzuyor, sertleşiyor, bir sol kroşe: Tııık!
Ritmik, şimdi hep beraber; son, ki, üç…
Tık tık, tık tık, tık tık...
gittikçe ipince, tiz!
Tiz tık, tiz tık,tiz tık...
Elması eskimiş teybin içinde hapsedilmiş kaset, bulanıklaşıyor ses. Şimdi kaskalın, basbariton ,inliyor!
Tııık, tııık...
Tuhaf bir durdurma isteği geçiyor içinden, dayanılmaz! Elini döşüne bastırıp dişlerini sıkıyor. Ses gıcırdıyor, devam ediyor:
Tık, tık tık, tık, tık tık...
Elleri ve eklemleri karıncalanıyor, gözlerinin suyu çekili, kuruyor. Sırtüstü, dingin akan bir nehirde alnını güneşe serip upuzun gitmek istiyor. Bitmiyor istekleri, istiyor, daha da istiyor. Güneş batmasın, nehir bitmesin, Asuman gitmesin istiyor. Kurbağalı bir şarkı doldursun evreni, sussun gayrısı istiyor. Bu usulsüz ve üslupsuz çalışma bitsin, dursun, dinlensin ve soluklansın istiyor amma, ölmek istemiyor Sedat ağabey.