bir tl’yi attım kumbarasına, girdim içeri: ayna. tarihimi gösterdi birden! hayret! oysa çıkacaktım tuvaletimi yapıp; takıldım kaldım! yüzlerce yüz görmek de ne, dedim kendime! yüzlerce, yüzlerce, yüzlerce yüzler! biri girdi içeri yaşlıdan, amca! ne görüyorsun aynada? “yüz!” geçti bir pisuara, çıktı, “yüzümü görüyorum.” bir tek yüz mü? “seninkini bir de.” başka, başka?... “elinin körünü!” dedi, gitti. elimi tuttum aynaya; iki elimi: avuçlarım: eğri büğrü çizgileri aynada, yüzeylerindeki kıllar, tüyler önündeyken gözlerimin, bir çocuk girdi içeri, ne görüyorsun aynada? “hiiiç!” deyip, girdi bir tuvalete. “baba, baba! tuvaletteyim.” sonra da babasına aynı sorum: ‘yüzümü tabî ki; başka n’olcaktı?’ bir tek yüz mü? ‘tuvaletlerin kapılarını, pisuarları, sıvı sabun kaplarını, fayansları, duvarları…’ ya yüzler.. başka yüzler? “sıyırdın mı kardeşim? de git işine!” kaç yüz var aynada? derken, “baba, bitti.” ‘tamam oğlum, çık.” hâlâ “hiç” mi görünüyor sana aynada? ‘ilişme çocuğa; çakarım bak!’ çıktılar. hâla derin, hâlâ soğuk, hâlâ uzak ve çok kalabalıktı bana ayna, insanlığın tarihi kadar kalabalık! mor yüzler gördüm: ölü! yanık yüzler, yaralı yüzler, yarım yüzler… bu kadar eksikti zaman şimdi! orta yaşlı bir adam girdi, ne görüyorsun aynada? adam irkildi: “yüzümü görüyorum, ne görecektim ki!” bir tek yüz mü? “yok, yüzlerce yüz!” kimleri, kimleri? “dedemin dedesini dedesini, dedemin dedesini, dedemi, babamı, oğlumu, torunumu…” bende de kalabalık ayna, çok kalabalık!” diyordum ki, bir pisuara geçti, çıktı, ellerini yıkarken muslukta, aynaya baktı, baktı, baktı… “sen ne görüyorsun peki?” hiç kimseyi! “hani kalabalıktı ayna?!” camda değil, bende! “o da ne?” bende kalabalık; içimde! “ayna boş yâni?!” hem boş hem kalabalık. “nasıl?” hem kimse yok hem de yüzlerce yüz var. “ikimizden başka yüz mü var?!” dedeleriniz… “şakaydı o dediğim, şaka! a avanak!” dedi, gitti. derken, ben girdim içeri: ayna. tarihimi gösterdi birden, ikimizin tarihini! hayret! oysa çıkacaktık tuvaletimizi yapıp; takıldık kaldım ben ve ben! yüzlerce yüz görmek de ne, dedim kendime ve sana! yüzlerce, yüzlerce, yüzlerce yüzler! sen susuyor, aynaya bakıyor, öylece duruyordun, konuşurken ben! iki ben, kaç yüz ederdi? bilemedim! her birimizin ayrı ayrıydı yükü! ‘bâzıları çift ruhludur!’ deyince ikinci ben, biz gibi mi? dedim, ‘evet’ dedi. ‘bu çift ruhluluk, çok yüzlülüktür aynı zamanda!’ yâni? ‘yâni hastalıklı bir hâl değil; çok yönlülük.’ üç ruhluluk, dört ruhluluk da mı var?! ‘elbette.. çok yönlülük gibi.’ ikide mi kaldık biz? ‘maalesef! sen benle konuşabiliyorsun ancak, ben de senle.’ ya benim gördükleri mi görüyor musun? ‘yüzlerce yüz, yüzlerce yük!’ nasıl kurtulacağız? ‘neden kurtulalım ki? zenginlik bu.’ ne zenginliği? ‘akıl, ruh, göz; bakış zenginliği, düş, görüş…’ deli diyorlar biz gibisine! ‘yapacak bir şey yok!’ nasıl yaşarız böyle? ‘insanlardan kaçarak!’ nereye dek? ‘ölene dek.’ nasıl? ‘sen benle konuşacaksın, ben de senle.’ iyi ki ikide kalmışız! içimizdeki kalabalığı unutma.’ hep aklımda, hep aklımda… ‘yoksa boğulurduk yalnızlığımızda tek olsaydık.’ sen varsın ne iyi ki, yoksa… ‘yoksa delirirdik falan deme; öyleyiz zâten, öyle’ sen ve ben, derken, tuvalet görevlisi, “yeter meşgûl ettiğiniz tuvaleti; çıkışta yüz lira bırakın!” deyince, diğer benim fısıldadı kulağıma usûldan, ‘adam haklı: sen bir tl, ben bir tl, bir de kalabalığımız!’ yüz tl verdik, çıktık! sanki biraz olsun hafiflemiştik…






