Bu ilk karşılaşmada, Yesayan’dan çok Yesayan’la daha önce karşılaşmamış olmamızın Felaketiyle karşılaşmıştık. Felaket’in bir zamanlar orada değil, şimdi ve burada olduğunun ve bizi de içerdiğinin gizli bilgisi bir an için açığa çıkmıştı.
Hazal Halavut
Keşfetmek: “Var olduğu bilinmeyen bir şeyi bulmak.” (TDK)1
Zabel Yesayan’ın keşfi bir Felaket hikâyesidir. Türkiyeli Ermenilerin, Diaspora’dakilerin ve Ermenistanlıların Yesayan’ı hatırlayışları da başka başka hikâyelerdir aslında ve bir biçimde hepsi Felaket’in eleğinden geçmiştir.2 Ama bu yazıda sözünü edeceğim Felaket, Zabel Yesayan’ın Türkiye’de, Türkiye’nin akademik/entelektüel çevrelerinde keşfedilişinin hikâyesi. Bundan tam on yıl önce, Türkiye haftalarca Ermeni Konferansı diye anılan akademik bir toplantıyla çalkalandı. Hatırlayacak olursak, 2005 yılının Mayıs ayında Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılması planlanan “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” konferansı devlet meselesi haline gelip aylarca ülkenin gündemini meşgul ettikten sonra Eylül ayında ancak Bilgi Üniversitesi’ne taşınarak gerçekleştirilebilmişti. Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek mecliste yaptığı konuşmada konferansı düzenleyen üniversiteleri ve akademisyenleri vatan haini olmakla suçlamış, Kemal Kerinçsiz’in liderliğindeki Avukatlar Birliği bir devlet üniversitesinin, misyonuyla çelişen böyle bir konferansı düzenleyemeyeceğini iddia ederek mahkemeye başvurmuş, mahkeme iddiaları araştırmak üzere konferansı durdurmuştu. Yine hatırlayacak olursak, bütün bu tantananın düğümlendiği nokta, başlığında “soykırım” kelimesi geçmeyen konferansta Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldıkları felaketin soykırım olarak adlandırılıp adlandırılmayacağıydı.Zabel Yesayan’ın hayat hikâyesi gerçekten de çok büyük, tam anlamıyla sarsıcıydı.Osmanlı Ermenilerinin akıbeti konusunda Türkiye’deki ilk kapsamlı bilimsel toplantının 2005 yılında yapılabilmiş olması bir yana, Türkiye’nin önde gelen akademisyen ve entelektüelleri 1915’le yüzleşmek için çok önemli bir adım atmışlar; bu bakımdan konferans pek çok ilke imza atmıştı. İşte Zabel Yesayan da bu ilklerden biriydi. Konferans panelistlerinden Elif Şafak, konuşmasını Zabel Yesayan isminde bir Osmanlı Ermeni yazar üzerine hazırlamıştı. Yesayan’ın edebiyatını, Üsküdar’da başlayıp Sibirya’da son bulan hayatı, tanık olduğu 1909 Kilikya katliamı, bizzat yaşadığı 1915 travması ve Sovyetler’deki deneyimleri üzerinden yorumluyor, anlatıyordu.3 Konferansın Ermeni olmayan katılımcılarının büyük çoğunluğu, kendileriyle aynı şehirde yaşamış bu büyük yazarın adını ilk kez duyuyor, olağanüstü hayat hikâyesinin etkisiyle sarsılıyor, hatta bazıları Şafak’ı gözyaşları içinde dinliyordu. Zabel Yesayan’ın hayat hikâyesi gerçekten de çok büyük, tam anlamıyla sarsıcıydı. 1878’de Üsküdar’da doğmuş, burada büyümüştü. İlk şiirini 1895’te henüz on yedi yaşındayken yayımlamış, aynı yıl Paris’e giderek Sorbonne’da edebiyat ve felsefe dersleri almış, üniversiteye giden ilk Ermeni kadın olmuştu. Erken yaşta karar kıldığı yazarlık kariyerinde makaleler, romanlar, hikâyelerle hızla yol alırken, büyük coşkuyla karşıladığı 1908 devriminden sonra özellikle kadınlarla ilgili çalışmalar, çabalar içinde olmuş, farklı din ve milletlerden kadınları ilk kez bir araya getirecek Osmanlı Kadınları Dayanışma Cemiyeti gibi bir projeye bile girişmişti.4 1909’un Nisan ayında Kilikya bölgesinde gerçekleşen Ermeni katliamı Yesayan’ın hayatında bir dönüm noktası oldu. Katliamın ardından Patrikhane tarafından bölgeye gönderilen Yesayan burada geçirdiği üç ayda görüp deneyimlediklerini 1911’de Averagnerun Meç (Yıkıntılar Arasında) kitabında topladı. Marc Nichanian’a göre tanıklık edebiyatının ilk örneği olan bu kitapta Yesayan aslında hâlâ Ermenilerin ve Türklerin bir arada, ortak vatanlarında yaşayabilecekleri umudunu taşımaktaydı. Ancak bu umut 1915’le birlikte tamamen yok oldu. Zabel Yesayan günlerce saklanıp, sonunda kılık değiştirip Bulgaristan’a kaçarak canını kurtarabilmişti.
1915 sonrası hiç bitmeyen bir mücadeleydi. Yesayan 1933’te Sovyet Ermenistanı’na yerleşene kadar romancılığın yanı sıra pek çok faaliyette bulundu. 1915 tanıklıkları topladı, farklı şehirlere dağılmış Ermeni yetimlerle ilgilenmek için çok sayıda seyahat gerçekleştirdi, dergi ve gazetelere yazdı. 1933’te sosyalizme inanmış ve tam anlamıyla gönül vermiş bir yazar olarak yerleştiği Erivan’da 1937 yılında Stalin yönetiminin kara listesine girdi. Tutuklanarak Sibirya’ya sürüldü. Sürgünün yaklaşık beşinci yılında bilinmeyen koşullar altında öldü.
Elif Şafak, meşhur konferansta işte bu büyük yaşam hikâyesini çok daha ayrıntılı ve Zabel Yesayan’ın edebiyatından örneklerle birlikte anlatmış, bütün bu yaşam dönemeçlerinin Yesayan’ın edebiyatındaki izlerini gözler önüne sermişti. Ama Şafak’ın konuşmasında hiç değinmediği ufacık bir mesele vardı: Zabel Yesayan’ı nasıl keşfetmiş, eserlerini, edebiyatını hangi dilde okumuştu? Çünkü 2005 yılında Zabel Yesayan’ın henüz hiçbir eseri Türkçeye çevrilmemiş, İngilizcede sadece Gardens of Silihtar (1984) isimli derleme bir çevirisi yayımlanmıştı. Fransızca birkaç çevirisi var ise de bunlar bir bütün olarak Yesayan edebiyatını yorumlamaya imkân verecek gibi değildi. Gerçek şu ki Elif Şafak’ın konuşmasında yorumladığı metinlerin büyük kısmı henüz hiçbir dile tercüme edilmemiş, bir bütün olarak Yesayan edebiyatı yalnızca Ermenice okuyabilenlere açıktı. Peki Elif Şafak Ermenice biliyor muydu?
Peki 1915’le yüzleşmek amacıyla düzenlenen bir toplantıda, Yesayan’ın bütün eserlerini okumuş, Ermenistan’dan Fransa’ya, oradan Bulgaristan’a kadar çeşitli arşivlerde Yesayan’la ilgili belgelerin izini sürmüş ve yıllar süren bir araştırmanın ardından Yesayan edebiyatını yorumlama işine girişmiş Nichanian’ın emeğini kendine mal etmenin anlamı nedir?Elif Şafak’ın konferansta yaptığı konuşma sonraki yıl Belge Yayınları tarafından basılan Silahtar’ın Bahçeleri kitabının girişine konulmasa bu konu bir muamma olarak kalabilirdi. Ama “Sürekli Sürgün: Zabel Yesayan Üzerine Bir İnceleme” başlığını taşıyan konuşma metni elimizde bulunduğu için muammayı çözebiliyor, Elif Şafak’ın sunumunun neredeyse tamamını Marc Nichanian’ın Writers of Disaster: Armenian Literature in the Twentieth Century (2002) kitabındaki Yesayan bölümünden “almış” olduğunu görebiliyoruz. Şafak metninde birkaç kez Nichanian’a referans da veriyor üstelik. Ancak yalnızca doğrudan alıntıladığı kısımlar değil, metnin tamamı Nichanian’ın ürünü. Peki 1915’le yüzleşmek amacıyla düzenlenen bir toplantıda, Yesayan’ın bütün eserlerini okumuş, Ermenistan’dan Fransa’ya, oradan Bulgaristan’a kadar çeşitli arşivlerde Yesayan’la ilgili belgelerin izini sürmüş ve yıllar süren bir araştırmanın ardından Yesayan edebiyatını yorumlama işine girişmiş Nichanian’ın emeğini kendine mal etmenin anlamı nedir? Bir adım ötesi, Zabel Yesayan’ı okuyamadan Zabel Yesayan’ı bir yüzleşme malzemesi olarak sunmak ne anlama gelir? Bu sorular 2005 yılında Elif Şafak’a yöneltilebilirdi. Ya da sonrasında. 2006’da, 2007’de, 2008’de. Ve bugün sadece Türkiyeli bir yazarın biraz irice ve iddialı intihalini konuşuyor olurduk. Ama bu intihal hikâyesinden çok daha tuhaf bir şey oldu. Ermeni Konferansı’nda Zabel Yesayan keşfedildi, bir genre olarak. 2005 sonrası tuhaflığı Zabel Yesayan furyası olarak adlandırmak doğru olur mu bilmiyorum ama akademik ve entelektüel çevrelerde Yesayan’a ilgi hızla arttı. Hayat hikâyesi pek çok dergide, internet sayfasında, hatta gazetede yer buldu. Yazılarda, makalelerde, konferans tebliğlerinde Zabel Yesayan adına giderek daha sık rastlamaya başladık. Bir şey daha oldu. Yesayan’a olan ilgiyle aynı hızda Zabel Yesayan ve Halide Edip’i karşılaştırma hevesi boy gösterdi. Zaten Elif Şafak da konferans konuşmasının sonunda Türkiyeli akademisyenlere bunu salık vermişti: “Aşağı yukarı aynı tarihlerde yaşayan, aynı metaforları kullanan, hatta bir romanlarına aynı ismi veren (Ateşten Gömlek), kendi cemaatlerinin kültürel eliti içinde ön plana çıkan, kadın sorunlarına eleştirel bir yaklaşım getiren ve feminist çıkışlar yapan ve kendi milletlerinin sergüzeştinin kâtipliğini yapan Halide Edip Adıvar ile Zabel Esayan’ın hayatlarının karşılıklı, karşılaştırmalı okunmasının ve incelenmesinin son derece önemli ipuçları ve bulgular sağlayabileceğine inanıyorum.”
Zabel Yesayan’ı okumadığı halde Yesayan’dan bahseden her yazı, makale, konferans bildirisinin ortaklaştığı nokta Yesayan sayesinde ve Yesayan üzerinden aynı 1915 genre’ı içinde söz ve söylem üretiyor olmalarıydı: Bir zamanlar Felaket genre’ı.Şafak’ın önerisi mi etkili oldu yoksa herkes bu iki yazarda aynı karşılaştırılabilirliği mi gördü bilinmez, Zabel ile Halide yeni bir mevzu haline geldi. Tabii Zabel Yesayan’a karşı hızla artan ilgide Marc Nichanian’ın, Sabancı Üniversitesi ve Anadolu Kültür işbirliğiyle 2009 yılında hem ders vermek hem de bir dizi konferans düzenlemek üzere İstanbul’a davet edilmesinin ve konferans metinlerinin Edebiyat ve Felaket (2011) adıyla kitaplaştırılmasının da etkisi oldu. Bu süre zarfında Nichanian’ın tanıklık, arşiv ve Felaket kavramları üzerine geliştirdiği düşünce hem büyük ilgi gördü hem de pek çok kişiye ulaştı. Zabel Yesayan da Nichanian’ın düşüncesinin temel hareket noktalarından biri olduğu için Yesayan’la ilgili söz ve söylem üretiminde hız kesilmedi. Ancak yine ufacık bir mesele vardı. Zabel Yesayan’ın metinleri hâlâ tercüme edilmemişti. Tercümeler için 2014’ü beklememiz gerekecekti.5 Peki öyleyse 2005-2014 arası zaman diliminde Zabel Yesayan’ı okuyamadan ondan söz etme, hayatı ya da edebiyatına dair yorum yapma, Yesayan’ı bir biçimde gündeme getirme ihtiyacı, motivasyonu nereden kaynaklanıyordu? Tuhaf ama, 1915’le yüzleşme gerekliliğinden. Evet. Bu hikâyedeki herkes soykırımın yüzüncü yıldönümü yaklaşırken Türkiye toplumunun 1915’le yüzleşmesi gerektiğine inanıyor ve bu amaca kendi birikim ve imkânlarıyla katkıda bulunuyordu. Ortada kötü bir niyet yoktu. Sorun, bir yokluğun malzemeye dönüşmesinde, Zabel Yesayan’dan, yani bir imkânsızlıktan imkân devşirilebilmesindeydi. Bunu sağlayan genre’ın kendisinin de Felaket’e dair ve dahil olduğu gözlerden kaçıvermişti. Zabel Yesayan’ı okumadığı halde Yesayan’dan bahseden her yazı, makale, konferans bildirisinin ortaklaştığı nokta Yesayan sayesinde ve Yesayan üzerinden aynı 1915 genre’ı içinde söz ve söylem üretiyor olmalarıydı: Bir zamanlar Felaket genre’ı. Bir zamanlar bu topraklarda Zabel Yesayan isminde bir Ermeni yazar yaşamıştı. Bir zamanlar bir Felaket olmuştu. Bir zamanlar meydana gelen bu Felaket bir zamanlar bu coğrafyada yaşamış Yesayan’ı bizden alıp koparmıştı. Bugün Zabel Yesayan’ı anmanın, hatırlamanın ve böylece bir zamanlar meydana gelen bu Felaket’le yüzleşmenin günüydü. Felaket geçmişe aitti, biz bugüne. Yesayan böylece bir yüzleşme malzemesi oldu. Okumadan tanıyıp üzerine yazarken, Nichanian’ın ya da bir başka Ermeninin düşüncesini kendimize mal ederek Yesayan yorumları yaparken, edebiyatını hiç okumadan onu Halide Edip’le karşılaştırırken, yani kendi meşrebimizce 1915’le yüzleşirken, Felaket’i Felaket yapan şeyi devam ettiriyor olduğumuzun farkına varmadık; yani yalnızca varlığı değil yokluğu da silmeyi, gerçek bir yası imkânsız kılmayı. Bu kez imha ettiğimiz kendi tanıklığımızdı. Çünkü Zabel Yesayan’la ilk karşılaşmamızın taşıdığı gerçek hesaplaşma imkânının tek tanığı bizdik. İster Elif Şafak’ın konferanstaki konuşmasını dinlerken olsun ister Marc Nichanian’ı okurken, Zabel Yesayan’la ilk karşılaşma ânının Türkiyeli bir akademisyeni, entelektüeli, okuru, 1915’le ilgili farkındalığı olan herhangi birini çarpmaması neredeyse imkânsız. Bu hikâyede tuzu olan herkesin ilk hareket noktası da bu etkiydi belki. Ama bu çarpma etkisi Yesayan’ın sarsıcı hayat hikâyesinden çok karşılaşmanın kendisinden kaynaklanıyordu. Çünkü bu ilk karşılaşmada, Zabel Yesayan’dan çok Zabel Yesayan’la daha önce karşılaşmamış olmamızın Felaketiyle karşılaşmıştık. Felaket’in bir zamanlar orada değil, şimdi ve burada olduğunun ve bizi de içerdiğinin gizli bilgisi bir an için açığa çıkmıştı. 1915’le yüzleşmek tam da bu noktada başlayabilirdi, bu ânın üzerine giderek. Adını ve hikâyesini keşfetmiş olmakla yetinmeyip, Zabel Yesayan’a yaklaşmaya çalışsaydık kendi Felaketimize de yaklaşabilirdik belki. 1 www.tdk.gov.tr/buyukturkcesozluk/ Kaderin bir cilvesi. Türk Dil Kuru-mu’nun internet sayfasındaki Büyük Türkçe Sözlük’te “keşfetmek” sözcüğü, alıntıladığım tanımdan sonra Halide Edip’in bir cümlesiyle örnekliyor: “İki genç kadın, birbirlerini keşfeden iki yalnız çocuk gibi memnundular. – H.E. Adıvar”. 2 Talin Suciyan ve Lara Aharonian’ın Zabel Yesayan’ı Bulmak isimli belgesel filmi tam da bu hikâyelerin, Zabel Yesayan’ın Ermenistan’da ve Diaspora’da nasıl bilinip hatırlandığının peşine düşünüyor. 3 Stalinist takibatlar sırasında öldürülen Yesayan’ın hayatının Sibirya’da son bulduğu bilgisi kesin değildir. 4 Melissa Bilal, Yesayan’ın Paris’te bulunan eşi Dikran Yesayan’a İstanbul’dan yazdığı mektuplarda bu Cemiyet’le ilgili girişimlerinden bahsettiği bölümleri şu makalesinde aktarıyor: Melissa Bilal, “Pavagan E (Yeter!): Zabel Yesayan’ın Barış Çağrısını Duyabilmek”, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, Mart 2009, sayı 7. 5 2014’te Yesayan’ın en önemli eserlerinden Hokis Aksoryal (Ruhum Sürgünde) My Soul in Exile and Other Writings adı altında İngilizceye, Mon âme en exil adıyla Fransızcaya çevrilirken; Silihdari Bardeznerı (Silahtar’ın Bahçeleri) Gardens of Silihdar: A Memoir başlığıyla İngilizcede; Yesayan’ın Kilikya katliamına tanıklık metni Averagnerun Meç ise Kayuş Çalıkman Gavrilof çevirisiyle Yıkıntılar Arasında adıyla Türkçede Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı. 2015 yılında ise Meliha Nuri Hanım, Mehmet Fatih Uslu çevirisiyle yine Aras tarafından basıldı.






