Zamanın içinde, yeni bir zaman şekilleniyor kendine özgü.
Rengârenk maskelerle donatılan bir zaman.
Kepçe kulaklıların, karga burunluların çoğaldığı bir zaman.
Zaman işte zaman.
Tüm zamanların birbirlerine karıştığı bir zaman.
Odadasın, voltalar atıyorsun bir başına sessizce.
Duvara ne zaman asıldığını hatırlayamadığın eski bir fotoğraf dikkatini çekiyor birden.
İyice odaklanıyorsun siyah beyaz karelerin arasına sızan sarıya.
Gözlerin kamaşıyor sonra.
Anlık da olsa önünü göremiyorsun.
Tişörtünün kenarıyla siliyorsun gözyaşlarını.
Gözlerini açıp kapatıyorsun birkaç kez.
Hayretle bakıyorsun odada sararan her şeye.
Duvarlar, tavan, taban, kanepeler, koltuklar, kitaplık, televizyon, pencereler perdeler sarıya gömülüyorlar birden.
Voltalar atıyorsun tekrar yorulana dek.
Alnına birikiyor ter.
Ellerini, yüzünü yıkıyorsun musluktan akan sarı suyla iyice.
Kapıya yöneliyorsun.
Dışarı çıkmakla çıkmamak arası bir tereddüt alıyor seni.
Dakikalarca eşikte duruyorsun.
Ellerini alnında siper ederek zar zor bakıyorsun dışarı.
Sararan gökyüzünde güneş bir görünüyor, bir kayboluyor.
Patlama sonrası sarımsı bir gaz asılı duruyor sanki havada.
Ortalık sessiz alabildiğine, kulakları sağır edercesine sessiz.
Etrafta da kimsecikler yok.
Kediler de kumrular da serçeler de yok.
Başını sipersiz gökyüzüne dikiyorsun inatla.
Güneşin sarı ışınları iyice doluyor gözlerine.
Sarının koynuna kendini bırakıyorsun çaresiz.
Uzun bir zaman kendine gelemiyorsun öyle.
Tüm zamanların birbirlerinden ayrıştığı bir zamanda avluda sırtüstü uzandığın yerden ayağa kalkıyorsun.
Yanı başındaki çınarın sarı yapraklarını sessizce yere bıraktığından habersiz...






