Neyse ki görmezden gelinen yazarı ölümünden nice zaman sonra anan isimler olur.
Altmış iki yaşındayken 30 Eylül’ü 1 Ekim’e bağlayan gece vefat ettiğinde, cenazesinde belki birkaç dostun yanında, hayatının son birkaç yılını geçirdiği Selimiye semtinden komşuları vardı yalnızca. Edebiyat dünyasından ise çok az kişinin haberi olmuştu. Ne yazık, Safiye Erol da sessiz sedasız bu dünyadan göç eden yazarlardan.
O birkaç yakın dost, onun ardından anılarını kaleme alır. Bunlardan biri, romancı Müfide Ferit Tek’in kızı, sanat tarihi uzmanı Emel Esin. Safiye Erol’un Ciğerdelen romanının, nesli için bir dönüm noktası olduğunu yazar. Bir neslin dönüm noktası olabilen romanlardan birinin yazarı vefatının ardındansa tamamen unutulur. Gerçi o, yaşarken de edebi çevrelerden uzak durmuş ve kendi halinde yaşamayı seçmiş. O Bir inzivacı mıydı? Aslında hayır. Ancak hem yeğeni hem evlatlığı olan Aydın Erol’a ve eşine karşı duruşunun da belki biraz resmi diyebileceğimiz bir ilişki çerçevesinde olduğunu yeğeninden öğreniyoruz. O, yalnızlığı sevenlerden. Öyle ki, romanları gazetelerde tefrika edilirken de sessiz ve kendi dünyası içinde yaşamayı seçmiş. Ne var ki, tüm bunlar bu denli yadsınmayı hak etmiyor. Ancak yazarın yaşamının oldukça önemli dönemeçlerinden biri olan 1947 yılında Samiha Ayverdi ile tanışması, yalnızlığın değil ama yoksanmanın nedeni olabilir. Safiye Erol’un ruhani bir arayış içinde olduğunu düşünen Samiha Ayverdi, Kenan Rıfaî ile tanıştırır ve sohbetlerine düzenli olarak katılmaya başlamasını sağlar. Son romanı “Dineyri Papazı”nı Kenan Rıfaî’nin manevi etkisinde yazar. Hocasının fikirleri bu romanında oldukça hissedilir. Bu tanışma ile birlikte arkadaşlarının sayısı azalmaya başlar. Taner Ay, “Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler” isimli kapsamlı çalışmasında bu durumu şöyle açıklar: “Safiye Erol’u solcuların “sağcı”, sağcılarınsa “solcu” olarak ötekileştirmesiyse tam bize göre bir garabettir.” Yine aynı titiz çalışmadan Safiye Erol’un Cumhuriyet Halk Partisi için çalıştığını ve aşırı sağcılardan hiç hazzetmediğini öğreniyoruz. Kısacası Safiye Erol, iki kutup arasında sıkışıp kalmış.
Neyse ki görmezden gelinen yazarı ölümünden nice zaman sonra anan isimler olur. Bunlardan biri olan Murat Belge, 1990’ların sonunda Safiye Erol ismiyle tanışır. Onun otuzlu, kırklı yılların popüler yazarlarından olduğunu düşünür ve sahaflardan üç romanını edinir. Yazarın ilk romanı olan Kadıköy’ün Romanı'nı okuduğunda ise basbayağı bir romanla karşılaştığını dile getirir: “Safiye Erol, bir piyasa romancısı değil. Okuduğum üç romanı, sözün gelişi Halide Edip’in birçok romanından başarısız değil. Sağlam bir mekân kavrayışı olduğunu söyleyebiliriz. Bu da Tanpınar dışında yazarlarımızda pek çıkmaz karşımıza.” Selim İleri ise “Ey ahali! Burada iyi bir yazar var!” diyerek gündeme taşır. Ardından Kubbealtı Neşriyat Safiye Erol külliyatını yayımlamaya başlar. Ne yazık bu çabalar yazarın daha çok okunmasına ya da tanınmasına vesile olmaz.
2 Ocak 1902 tarihinde Edirne’ye bağlı Uzunköprü’de o zamanki adıyla Cisr-i Ergene’de doğar Safiye Erol. Uzunköprü Belediyesi kâtiplerinden Sami Bey ve Bektaşi Tekkesi’ne mensup Keşanlı Emine İkbal Hanım’ın kızıdır. 1906 İstanbul Üsküdar’a taşınınca aile, Safiye Erol ilkokulu burada okur. Ardından Fransız Mürebbiyeler Okulu ve 1914’te Haydarpaşa’daki Alman Lisesi gelir. 1917 yılı geldiğinde ise Türk-Alman Dostluk Derneği’nin aracılığıyla Türkiye’den yurt dışına eğitim amaçlı gönderilen ilk öğrenci kafilesinde yer alır. Sonrasında üniversite eğitimini de Almanya’da tamamlar ki o yıllar için bir Türk kadını olarak büyük başarıdır. Safiye Erol Almanya Münih Üniversitesi’nde felsefe ve tarih okur.
İlk yazılarını Almanya’da öğrenciyken yayımlamaya başlayan Safiye Erol bir röportajında, “Hiç unutmam henüz on üç yaşımdayken içime büyük bir romancı olmak arzusu doğdu,” der ve küçük hikâyeler, makaleler ve çevirileriyle üniversite eğitimini tamamlayıp ülkesine döndüğünde yani 1927-1931 yılları arasında yazdıkları “Milli Mecmua” da Safiye, Sami, Dilara imzalarıyla yayımlanır. İlk romanı ise daha sonra gelecektir. 1935 yılında Vakit Gazetesi’nde tefrika edildikten sonra kitaplaşan Kadıköyü’nün Romanı'dır ilk eseri. Feridun Kandemir’in “Bu romanı hâlâ sever misiniz?” sorusuna yanıtı ise, “Mevzuunu hayattan almış ve benim gönlümün bağlandığı Kalamış’ı, yaşatmış oluşu bu romanıma karşı sevgimi devam ettirir” olur. Yine aynı söyleşide Feridun Kandemir’in “Okuyucularınızla temasınız var mıdır?” sorusuna yanıtı ise bir yazarın okurun ilgisine, sevgisine sözün kısası okura gereksinimini ne güzel anlatır: “Olmaz olur mu? Bazen kapıyı çalarlar, tanışmak istiyoruz diye gelirler. Fakat beni en ziyade mütehassıs eden, bir gün müessesede otururken, kahve ocağındaki çocuk geldi, heyecanla elimi öptü. Meğer kariyim imiş. Halk tabakasında böyle anlayış gördüğüm zaman cidden seviniyorum.”
Safiye Erol edebiyat kanonunun içinde miydi? Yoksa dışında mı? Sanırım her ikisi de demek doğru olur. Safiye Erol’un hemen yaşdaşı sayılabilecek dönemdaşı Muazzez Tahsin Berkant, bizi edebiyatın içine almadılar derken yazdıklarının popüler aşk romanları olduğunun ayrıtında mıydı? Eğer öyleyse yazdıklarını kendisi edebi olmamakla itham ediyor demek olur ki, aynı düşünce Safiye Erol’da hâkim değildir. O, kendi seçimiyle görünür olur, yine kendi isteğiyle de görünmez olur. Bu durumu Samiha Ayverdi şöyle dile getirir: “Safiye Erol edebiyat ve fikir piyasasında münadî(tellal) bağırtarak kendini haber vermekten uzak olan insanlardandı.” Yine Samiha Ayverdi’nin “Bir ayağı şarkta, bir ayağı garpta” dediği Safiye Erol romancılığı için ise Selim İleri, “1940’lı yılların Türkçe yazılmış romanlarına baktığımız vakit hiç birisinde çok ciddiye alınacak -tabiî önemli birkaç eser hariç olmak üzere- bir anlatış tekniği, bir yazma tekniği çıkmaz karşımıza. Safiye Erol öyle değil. O, bir roman nasıl yazılır üzerine de çok ciddi kafa yormuş bir yazar. Tabiî romanlarının çok etkileyici olması dolayısıyla insan teknik yapısına pek fazla bakmaz ama tabiî kendisi o yapıyı kurmak için kim bilir ne mihnetlerden, ne acılardan geçmiştir, onu ancak yazar bilir, Safiye Erol bilir.”
Ne yazık edebiyatımızın gizlemesine izin verdiğimiz en özgün yazarlarımızdan olma özelliğini hâlâ koruyor. Hakkında yazdıklarıyla ne Selim İleri ne de Murat Belge çabası, onun tanınmasına vesile olamadı. Diğer yandan bu çabaları bazı dönemler için bilinirlik yarattı. Bazı çevrelerce kabul gördü. Bu kabul 1930’lu, 1940’lı yılların edebiyat dünyası içerisinde yer aldığı anlamına gelmiyor. Dönemi düşünüldüğünde adı geçen edebiyatçıların gölgesindeki bu ıssız isim, hâlâ vefatının ardından “pirdaşım” olarak niteleyen Samiha Ayverdi’nin saptayımı neden böylenin tanımı niteliğinde: “…etrafı surlarla çevrilmiş bir ada gibi, kendi duygu, hayâl ve düşünce zenginliklerinin ortasında, çevresinden herhangi bir talepte bulunmadan, etrafına herhangi ikaz, işaret ve kendini fark ettirecek bir zorlama yapmadan daima tek ve tenha kalmış, bu kadın, herkesin kolayına yakalayamadığı ve yakalayamayacağı tefekkür hevenginden devşirdiği gerçekleri, kaleminin hatta dilinin ucuna getirmeden, zihninin ve gönlünün derinlikleri arasına istif edip götürmüştür.”
Safiye Erol’un bir başka yakın arkadaşı olan Nezihe Araz, 5 Ekim 1964 tarihinde “Düşünen Adam” dergisinde şöyle içini döker: “Onun muhteşem bir kuyruklu yıldız gibi ufkumuzu, hem de sessiz sedasız terk ediverişini kabullenmek çok güç. Fakat bana asıl, Safiye Erol gibi değerli bir kadının dünyamızdan çekilişine karşı gösterdiğimiz inanılmaz kaygısızlık, lâkaydi ve bîgânelik güç geliyor.” Yine Nezihe Araz, Safiye Erol için “…çağımızın avare ve vefasız çocukları için fazla gelen bir dozdu. Bunu çok iyi bilir, anlar ve müsamaha ile karşılardı. Esasen onun en büyük hasretlerinden biriydi.”
Yaşadığı yıllarda sedasız kalan Safiye Erol’un çeşitli dergi ve gazetelerde çıkan makalelerinin yanı sıra dört romanı yayımlanır. Ancak o, 1946 yılında kitap olarak yayımlanan “Ciğerdelen” romanıyla tanınır. Tüm romanlarında daha çok kadının sorunlarını, kadının çevre ile ilişkilerini irdeler. Genellikle kaderlerinin mağduru gibi görünse de kadınları, içlerinde taşıdıkları güçleri sayesinde ayakta kalmayı başaranlardır ve sürekli bir gelişim gösterirler ki dönemi için feminist bağlamda yazarını öncü olarak nitelemeye yeter de artar.
Bu romanlar Cumhuriyet dönemi toplum yapısının sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel şartlarını, kuşaklar arasındaki çatışmayı son derece gerçekçi yansıtır okura. Selim İleri, “Cumhuriyet dönemi romanımızda geçmişin değerleriyle yeninin ihtiyaç duyduklarını birleştirme çabası gütmüş ender yazarlardan…” der ki, kültür tarihimizi eşsiz üslubuyla bize göstermesi bakımından oldukça önemli olduğunu belirtir.
İlk yazıları Almanya’da henüz öğrenciyken yayımlanmaya başlayan, dergilerde hikâyeleri çıkan Safiye Erol’un vatanına döndüğünde yani 1927-1931yıları arasında yazdıkları –bunlar makale, hikâye ve çeviri eserlerdir- “Milli Mecmua”da yayımlanır.
Murat Belge’nin “basbayağı roman” olarak nitelediği Kadıköyü’nün Romanı'nı 1925-1931 yıları arasında yazar ve 1935 yılında Vatan Gazetesi’nde tefrika edildikten sonra 1938 yılında kitap olarak yayımlanır. Bu ilk romanın ardından Ülker Fırtınası'nı yazmaya başlar Safiye Erol. Ancak romanı bittiğinde Yunus Nadi’ye verdiği Ülker Fırtınası üç yıl sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika edilir ve 1944 yılında kitap olarak yayımlanır. Üstelik konusu aşk olan bir roman için o yılların toplumsal baskı ortamı düşünüldüğünde, oldukça cesur yazılmış demek hiç de yanlış olmaz. Yazarın başyapıtı sayılan Ciğerdelen üçüncü romanı. 1946 yılında yayımlanan roman, iç içe kurgulanmış iki hikâyeyi anlatır ki, yine Selim İleri’nin düşüncesine katılmamak elde değil: “Cumhuriyet Türkiye’sinden yüzyıllar öncesine, kadın-erkek eşitliğinin bir manifestosu gibi açılan Ciğerdelen, Safiye Erol’un en ünlü romanıdır. Gelgelelim bu açıdan hâlâ irdelenmemiştir.” Üstelik bu roman, yazarına çok zor zamanlar yaşatır. Safiye Erol Feridun Kandemir ile yaptığı söyleşide şöyle der romanı için: “Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım. Feylosof Nietzsche’nin bir sözü vardır: Büyük eserler müellifinden intikam alırlar, der.”
Safiye Erol tanınsın ya da tanınmasın, okunsun ya da okunmasın, anılsın ya da anılmasın romanlarıyla edebiyatımızda daima yaşayacak olanlardan… Olsa olsa eserleri müellifinden intikam alıyordur.






