Ali çınar ağaçlarının arasından yeni işine doğru yürürken kulağında kavaklar şarkısı çalmaya başladı. Türkiye’ye döndükten sonra Beşiktaş’a taşındığını söylediğinde, işe giderken muhakkak sahilden yürümesini öneren arkadaşlarını dinlemişti. Haklılarmış, diye düşündü. İnsan yıllardır arayıp da bulamadığı bir şeye kavuşmuş gibi hissediyor. Yol boyunca uzanan çınarların güzelliğini düşünürken karakolun önünden geçmesiyle birlikte çınarlar yerini kavaklara bıraktı. Kulağındaki şarkı ona seslenmeye başladı. Beni hoyrat bir makasla oydular. Şarkıyı duymak istemedi, kulaklıklarını çıkardı. Hoyrat bir makasla oymuştu. Aklına yalvarışları ama yardım çağırmayışı geldi. Hoyrat bir makasla oymayı tercih edişi geldi. Nefes almak için başını yukarı kaldırdı. Kavak ağaçlarının dalları uzadıkça uzuyordu. Sabah güneşi kayboluyor, yapraklar önüne düşüp yürümesine engel oluyordu. Arkasında bir ışık olduğunu hissetti. Ya olduğu yerde kalacak ya da geriye gidecekti. Kavakların üstüne gelişlerine arkasını döndü ve karakola doğru ilerledi.
Ali karakola girince yarım saat önce x-ray cihazından geçmeden giren amcaya, “Hişt, hemşerim nereye,” diye seslenen polis memuru, “beyefendi, cihazdan geçmeniz lazım,” diyerek Ali’yi durdurdu. Ali, “Ben bir ihbarda bulunacaktım. Cinayet ihbarı,” deyince polis memuru beyazlaştı. “İyi misiniz beyefendi, buyurun sizi müdürümün yanına götüreyim,” diyebildi. X-ray cihazını değil ama birkaç kapıyı geçtikten sonra alt kata indiler. Akşamdan kalma maç formalıların çıkışı yapılıyor gibiydi. “Eyvallah memur bey”ler, “Elbet yine görüşürüz”ler, “Biz bir şey yapmadık sevmekten başka”lar havada uçuşuyordu. Polis memuru formalıların arkasında kalan kapıyı tıklattı, içeri girdi, kapıyı kapattı. Kapı açılıp Ali davet edildi ve kendisine gösterilen deri koltuğa oturdu. Amir, “Cinayet demişsiniz ama bir yakınınıza bir şey mi oldu?” dedi. Ali, “Cinayet oldu,” dedi. Amir, Ali’yi inceledi. Duşunu almış, parfümünü sürmüş ve bir maaşından daha fazlaya alındığı belli kıyafetini giymiş bir adam karşısına geçmiş, cinayet işlendiğini söylüyordu. Cinayet haberini alan adam neden giyimine bu kadar özenir? Amir anlam veremedi. Ali kendisine dik dik bakan amirden kaçmak istermişçesine kalp hızını ölçmek için aldığı saatiyle oynadı. Kaçamam, diye düşündü. Sporda aşırıya kaçınca tepki veren saat şu an hiçbir şey olmamış gibiydi. Oysa Ali’nin kalbinin sesini polis duymaya başladı. “Beyefendi, iyi misiniz” diye sormak durumunda kaldı. “Ömer oğlum, su getir.”
“Ben öldürdüm,” diyebildi. Polis memuru elindeki suyu düşürdü, amiriyle bakıştı. “Cinayeti itiraf edeceğim,” dedi. Amir, hayatında ilk defa böyle bir katil görüyordu. Ali’nin Bakanlıktan teftiş için gönderildiğini düşündü. Bu aralar herkese eşit muameleye çok önem veriyorlardı. Yıllardır bu odada oturmuyormuşçasına ne yapacağından emin olamadı. Teftişi üzerinden atmaya karar verdi. “Oğlum, beyefendiyi sorgu odasına alalım, Necdet memuru da al yanına.”
Ömer, Necdet ve Ali iki kat daha aşağı indiler. Ali ürperdi, oysa ceketi üzerindeydi. Sorgu odasına girdiler. Odada iki sandalye vardı. Necdet memur, “Oturun lütfen,” dedi. Amirin Bakanlıktan olabilir mesajını almış, şüphelinin tüm haklarından yararlandığından emin olmaya çalışıyordu. Oturma hakkı diye bir hak yoktu, ama olsundu. Ali’yle birlikte Ömer de diğer sandalyeye oturdu. Necdet, Ömer’e doğru boğazını temizledi. Ömer cebindeki kâğıt kalemi çıkardı. “Avukatınızı çağıralım,” dedi. Ali, “Avukat istemiyorum,” diye belirtti. Necdet bu sefer Ömer’e yanaşarak daha yüksek sesle boğazını temizledi. Laf etmediği sürece ayakta kalmaya devam edeceğini fark edince de elini Ömer’in omzuna koyarak, “Oğlum, başka sandalye yok mu,” dedi. Ömer eşekliğini anladı da “Buyurun Necdet amirim, ben kendime alayım,” demeyi akıl etti.
Ali, hazır bekliyordu. Oturma düzeninin de tamamlanmasıyla anlatmaya koyuldu.
“Ben babamı öldürdüm.”
“Kesin mi? Nasıl öldürdünüz?”
“Makasla öldürdüm.”
“Neden öldürdünüz?”
“Annem aldatıyordu.”
“Babamı öldürdüm dediniz.” Kaç yaşında kadın neden aldatsın? Hem annesi aldatıyorsa annesini öldürmesi gerekmez mi? Necdet, böyle saçma hikâye olmaz diye düşündü. Bakanlığın daha mantıklı şeyler bulması gerekiyordu.
“Nerede gerçekleşti olay?” diye atıldı genç memur kendini kanıtlama gayretiyle. Bıktım bu çocuktan, diye düşündü Necdet. Sürekli soru soruyordu ama bu sorular bir önceki cevaptan çok kopuktu. Hem, Sinan amir ifadeye alalım demişti ama savcıyı çağırdı mı ki? Belki de savcı hemen vermiştir talimatı. Ayrıca avukat da lazım. Emekliliğine iki ay kala bir de denetim çıkmıştı başlarına. Sinan demişti ifade alın diye, savcı bir şey demediyse de sorumluluk Sinan’daydı.
“Evde. Ben eve girmiştim. Babam vay orospu diye bağırıyordu. Öldüreceğim onu diyordu. Hele bir gelsin diyordu. Bir de o patronuylaymış diyordu. Beni annem sandı ilk. Sonra kızıp, Geç içeri, dedi. Sen benim misin ki bakalım. Gir içeri.” Necdet sinirlenmeye başlamıştı. Kaç yaşında adam hâlâ ailesiyle yaşıyor olamazdı. Ailesiyle yaşıyorsa çok fakir olmalıydı. Gerçi zenginlerin ya da Bakanlığın işine akıl sır erdirilmezdi.
“Siz mi öldürdünüz? Babanız mı öldürdü?” Ya gerçekten katilse adam diye düşündü Necdet. Baba katiline siz demek içini acıtıyordu.
“Ben öldürdüm. Babam öldürecekti.”
Meşru müdafaa sayılır mı acaba diye düşünüyordu Ömer. Meşru müdafaanın şartlarını aklına getirmeye çalıştı. Ama tutturamadı. Küfür etmek birini öldürmek için yetmezdi. Daha somut bir tehlike vardır belki diye düşündü.
“Babanızın elinde bir şey var mıydı?”
“Çok kızdığına göre sevgisi vardı sanırım.”
“Belki de boşanırdı, öldürmezdi. Hayır siz öldüreceğine nasıl inandınız sevgisi varsa?” Ömer filmlerdeki dedektif repliklerini kullanarak Bakanlığın saçmalığını ortaya çıkaracağına inanıyordu. Necdet konuşmaya girdi, artık sakin kalamıyordu. “Cinayet işlemek için bir şey var mı diye soruyoruz.”
“Yoktu, yani kararlılığı vardı. Ama silah falan yoktu.”
“Öldüreceğini nereden anladınız?”
“Öldüreceğim dedi.”
“Tamam da daha kesin bir şey var mı?”
“Yani bir kere dövmüştü. Yediyi çeyrek geçe geldi diye. Yemeği yapacak hali yoktu. Ben korkunca böyle açıklamıştı. Yemek yok mu dedikten sonra döven insan öldüreceğim dedikten sonra ne yapar?”
“Sizin olaya gelelim. Nasıl oldu o iş?” Neyse ki annesini öldürmemiş diye düşündü Necdet. Öylesi daha zor oluyordu. Bu aralar medyayla uğraşıyorlardı. Bakanlık denetimini sosyal medyaya düşmüş kadın cinayetine tercih edeceğine karar verdi.
“Ben içeri geçtim. Babam, Hah geliyor galiba, dedi. Ben dışarı çıktım. Baba yapma, dedim. O da gir içeri dedi. İçeri girdim. Masamda makas duruyordu. Bir gün önce almıştım ödev için. Onu aldım. Tekrar çıktım. Olmaz baba, dedim. Git içeri, dedi. Annem kapıyı açtı. Üstüne yürüdü. Vay orospu.” Ali’nin gözleri doldu. Bakanlık ya iyi bir oyuncu tutmuştu ya da bu adam gerçekleri anlatıyordu. Necdet önce ter döktü, sonra ürperdi. Üşüme ürpertisinden daha farklıydı. Ortada anlaşılır olmayan bir cinayetin anlaşılmayan itirafçısı vardı. Dün gece holiganlarla uğraşmaktan bıktım, daha ciddi olay olsa keşke diyen Hakan’a içinden sövdü.
“Üstüne yürüyünce ne yaptı. Şiddet uyguladı mı?”
“Yok. Ben arkadan çektim. Yere düştü. Sonrası makas.”
“Ödev dediniz. Öğretmen misiniz?” diye sordu Ömer. Bu sefer Necdet memurun kendisine kızmayacağına ve doğru bir yere temas ettiğine inanıyordu. Kaç yaşında adamın ne ödevi olabilirdi? Ali cevap vermeden, Necdet genç memura her zamanki çık dışarı bakışını attı. Anlaşılan, yine olmamıştı. Ömer, Necdet memurun Bakanlık denetçisinin önünde açık açık dışarı çık diyemeyeceğini bildiği için kalmayı tercih etti.
“Olay nerede geçti? Eviniz nerde?”
“Şişli.” Necdet, Ömer’i kapıya doğru çekip, “Şişli’ye haber ver, adamın adresine gitsinler,” dedi. Sonra Ali’ye döndü. “Adresinizde mi şu an babanız?”
“Arka bahçesinde. Gömülü.” Ömer yaklaşık on dakika sonra gelip Ali’nin ikametinin Şişli’de olmadığını söyledi. “Ha, bu arada Necdet memurum, annesi öleli de neredeyse otuz sene olmuş. Bence bu adam deli,” dedi. Necdet sinirine hâkim olmaya çalışıyordu. “Bana bakın beyefendi bey, doğru düzgün söyleyecek misiniz nerede bu adam? Şişli’de gözükmüyor eviniz.”
Ali titriyordu. Karakola girince susan şarkı tekrar çalmaya başladı. Hoyrat bir makasla oydular. “Hayır öldürdüm. Eski evimizde öldürdüm. Sonra gömdük.”
“Eski ev mi? Ne eski evi? Üstün başın insan gömmüş gibi değil. Annen hayatta değil. Sen bizimle dalga mı geçiyorsun be adam.”
“Annem de öldü sonra. Üzüntüden öldü. Çok ağırmış bu adam dedi babamı bahçeye taşırken. Sanki o ağırlık üzerinde kaldı. Bana mı üzüldü babama mı bilmiyorum. Ama üzüntüden öldüğünü biliyorum. Bir daha güldüğünü görmedim.”
Ömer Necdet’e fısıldayarak, “Kesin deli,” dedi. Necdet ise anlamaya başladı. “Yok, doğru söylüyor,” diyebildi. Sonra, uzun mu kısa mı olduğu tespit edilemeyen ama Ömer’in bağırışıyla bozulduğu tespit edilebilen bir sessizlik oldu.
“Ahaa, zaman aşmış,” dedi Ömer ve bu sefer tutturdu.






