Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Aralık 2021

Öykü

Zombilerin Kahvaltı Perileri

Ezgi Yılmaz

Paylaş

3

0


Karşı koğuştaki kel çocuk ortopedi çocuk servisinin bizi diğer koğuştan ayıran camına okkalı bir tükürük attı. Neye uğradığımı şaşırdım. Sinirli de bakıyordu üstelik. Başıma ne zaman bir bela gelse, o belanın başıma gelmediğine inandırmaya çalışırım ilkin kendimi. Bir süre de tepki vermem. Sonra içim el vermez, kaçmaya değmez diye düşünür, cılız da olsa bir minik mücadele ateşinin peşine düşerim. Yine içim el vermemiş anlaşılan, ben de geri tükürdüm. Çocuğun ağız dolusu tükürüğünün karşısında benimkisi cılız, minicik, su damlası gibi asılı kaldı camda. Olsun bir karşılık vermek bile zaferdi. Gel zaman git zaman, sabah ilk tükürüğü kim atacak yarışı başladı aramızda. Eğer hastanede olmasaydık belki kızardı annelerimiz. Kızmıyorlardı. Sabah akşam cam siliyorlardı sanki hastanede değil de evdeymişiz gibi.

Hep annem kalırdı refakatçi olarak yanımda, bazı günler muhtemelen yıkanmaya, öte beri almaya eve giderdi, hatırlıyorum. O gittiği zaman ağlar, cama falan tükürmezdim. Kel çocuk ısrar ederdi. Art arda patlatırdı tükürüklerini. Ben karşılık vermezdim, annem yokken cama tükürecek halim falan kalmazdı. Annem gidince anneannem gelir, yanımda bir tas yağlı tavuk suyu çorbayla dikilirdi. Bana kaşığı uzatırken kendi ağzına da sanki hayali bir kaşık giriyormuş gibi ağzını açar, kapardı. Kusardım. Annem yoksa midem de çalışmayı red ederdi.

Hayatın alma-verme dengesi mi yoksa bizim ailenin zayıf genleri mi bilemiyorum, sonradan çok kere ben de refakatçi olarak kaldım o beyaz ışıklı odalarda. Refakatçilik müessesesi annemin bana el verdiği bir müessese gibi oldu. Hayatıma profesyonel refakatçi olarak devam edeceğim zamana kadar zombi gibi yaşadım ama. Ergenliğimde; okul-odam, üniversitede; amfiler-odam, ilk gençlik yıllarımdaysa işyerleri-hastane odaları ve odam arasında geçmişti hayatım. Koskoca yirmi yıl, beni heyecanlandıracak her aktiviteden süratle kaçmış, kendi üstüme toprak niyetine filmleri, kitapları örtmüştüm. Bayramlarda herkesin elini öptükten sonra en tenha odaya gider, anksiyetemin el verdiği ölçüde kitap okumaya çalışırdım. Sitenin bahçesindeki oyun parkına kardeşimi götürür, yanda voleybol oynayan yaşıtlarıma tek bir bakış atmadan okuduğumu anlamaya çalışırdım. O zamanlar çok izlenen bir program vardı, sunucusu olan Vahe Kılıçarslan mevzunun tam ortasında aniden durur, dakikalarca aynı pozisyonda kalırdı. Nedense komik bulunurdu adamın o halleri. Beni de komik buluyorlardı demek ki, bana da mahallede “cansız manken Vahe Kılıçarslan” diye seslenirlerdi. Yaşayıp da incineceğime cansız manken gibi dururdum daha iyi.

Hem annem hem de dedemin çok kere refakatçisi oldum. İlk olarak dedemle başladım bu mesaiye. Kalbe giden en önemli damarlardan aort damarı çatlamıştı, bu çatlak hastaneye az daha geç kalsaydık öldürecekti onu. Dedemi bana emanet ederken her şeyi acele acele anlatmıştı annem. En çok da ateşi çıkıyor mu, çıkıyorsa en fazla ne kadara kadar yükseliyor, saat kaçta çıkıyor gibi detayları not etmemi tembih etmişti. Görev bilinciyle her vizitte tek tek notlarımı paylaştım hemşirelerle. İşimi o kadar ciddiye almışım ki, hemşirelerden biri “siz doktor musunuz?” diye sormuştu hayretle. Cansız mankenlikten doktorluğa işte böyle terfi etmiş oldum. Alakam, dedemi bunaltmış olacak, “bana bakın, bu kızanı benim yanımdan alın! Her dakika beni bırkaladı, bütün gece uyutmadı” demişti ertesi gün gelenlere.

Sonra karaciğere giden koledok yolunda bir tümör yüzünden sarılık olan anneme refakat ettim. Bu sefer bana neyi, nasıl yapmam gerektiğini anlatmakta zorlanıyordu. Bir takım gözlemlerle ve koğuştaki cevval kadınların yönlendirmeleriyle, kat görevlisinden anneme yemek alırken kendime de alabileceğimi, annem uyurken yandaki minik mutfakta kendime kahve pişirebileceğimi öğrenmiştim. Sonra sonra acile giderken yanımızda minik bir bavulumuzun olması gerektiğine bile kanaat getirecek kadar profesyonel bir refakatçi olmuştum. Acil demek, “hastayı gözlemleyelim” demekti ve bu gözlemin ne kadar süreceği doktorunuzun ne kadar idealist biri olduğuyla doğrudan ilintiliydi.

Böyle böyle cansız manken Vahe Kılıçarslan’ın yerine kanlı canlı, profesyonel bir refakatçiye dönüştüm. Benim zor yollardan öğrendiğim her şeyi sizlerin kısa yoldan öğrenmeniz için minik bir kılavuz fikri geldi tam da şimdi aklıma. Bu naçizane hediyemi lütfen kabul edin. İşte devlet hastanelerine hızla alışmak isteyenler, hastanede yolunu şaşıranlar ya da gündelik hayatın cansız mankenleri için refakatçiliğin altın kuralları: Öyle okulda, işte, evde durduğunuz gibi kederli, yorgun ya da cansız durmamalısınız. Ayık ve uyanık olmalısınız. Diğer türlü yok hükmü ve ölü hükmü anında yapıştırılır çünkü. Bu nasıl olur? Mesela yanınızdaki hastayla yan yana oturup, sıranın size gelmesini bekliyorsunuz diyelim. Genelde bekleme alanlarında sadece hasta oturabilir gerçi, refakatçiye oturacak yer bulunması zor bir ihtimaldir. Doktora bir şey soracağız diye gelen ilk iki kişiye ses etmemek gerekir. Yoksa ortamda bütün tepkileri üstünüze çekersiniz ve yanınızdaki hasta huzursuz olur. Üçüncü kişi itibariyle söylenmelere başlayabilirsiniz ve “kusura bakmayın biz de yarım saattir bekliyoruz, gelen girdi, gelen girdi” gibi bir tirat atabilirsiniz ortaya. Bu durumda çevredeki herkesin size hak vermesi an meselesidir. Bu tiradı içeriye girmeye çalışan ilk hastada atmış olsanız “ne anlayışsız insanlarmış bunlar da” fikriyle katmerlenmiş, nefret dolu bakışları üzerinize çekmek zorunda kalabilir ve yanınızdaki hastayı da huzursuz etmiş olabilirdiniz.

Altın kurallardan bir diğerine geçiş yapmak için başka bir hiyerarşiden de bahsetmeden olmaz. Zamanında serviste bulunamayan doktorlar hakkındaki dozunda söylenmeleriniz de oldukça kritiktir. Örneğin yanınızdaki hastanın 15:20’de bir randevusu var fakat saatler 15:40’ı gösteriyor. Hemen ortamda neler olup bittiğini öğrenmek için doktorun odasının önünde bekleyen ve yaşı size en yakın olan kişiye yanaşmalı, malum soruyu sormalısınız. Doktorun ameliyatının uzadığını, diğer servise hasta bakmaya gittiğini, kurul toplantısının devam ettiğini vb söyleyebilir. Burada da elbette ameliyat konusuna yorum yapmamanız gerekir fakat diğer konularda hemen bir çözüm önerisini, doktorun asistanının yüzüne, bekleyen kalabalığın da duyabileceği türden patlatmalısınız. “Hayır doktor hanımın telefonu yok mu? Bir mesaj atılsa? Bakın bunca insan bekliyor.” diyebilmelisiniz. Daha kişisel bir dertten yakınmak isterseniz, ki bu kimseyi enterese edecek bir dert değildir fakat yine de bir canlılık emaresi göstermenize yarar: “Biz karşıdan geldik, of şimdi trafiğe kalacağız iyi mi?” gibi çıkışlar da yapabilirsiniz. İşte bunlar sizi ölü hükmünden kurtaracak ufak tüyolardır. Dediğim gibi devlet hastanelerinde ölüm hükmü çok hızlı verilir. Lütfen ayık olun.

Bu altın kurallara rağmen,   sanmayın ki benim gibi profesyonel bir refakatçi devlet hastanelerinde hiç zorlanmadı. Zorlandı elbet. Az sonra anlatacağım o garip geceye kadar, gece nöbetlerimde bir kere olsun hastamı bırakıp da kantine inmişliğim yoktu. O gün, gecenin üçünde, tek kişilik açılır çekyata nihayet sığmış uyurken, hemşirenin ani siparişiyle açtım gözlerimi. Damar yolu açmaya yarayan kelebek seti ve hastanın kusması için tasarlanmış böbrek küvet siparişi için malzemeciye kışkışlandım. Gecenin üçünde malzemeciye bir zombi gibi adım atıp, tezgahtar adamın arkadaşıyla banka kredileri hakkındaki koyu sohbetini umarsızca böldüm. Sonra koluma taktığım beyaz büyük poşetin ve adımlarımın birbirine karışan ritmik sesinden bir beste oluşturacak gibi olacakken hastane odasına geri döndüm. İnsanın en zor zamanlarda içinde her şeyin iyiye gideceğine dair aniden yeşeren umudun bir hediyesiydi o beste. O umudun tarifini yapmam imkansız. Sadece çok umutsuzların zihnine aniden gelen bir güncelleme gibidir. Yine de burada önemli olan poşetle yaptığım bestem ya da gecenin üçünde herkesin normalinin birbirinden ne kadar da farklı olduğu gibi konulardaki şaşkınlığım değildi. O gece en büyük eforu şaşkınlıklarımı ya da kendime acıma duygularımı bir kenara bırakabilmekte sarf ettim. Refakatçiliğin hakkını verecek bir atiklikle, siparişlerini hemşireye eksiksiz teslim ettim sonra da biraz uyuyup, kat görevlisinin  7:00’de kapıyı neredeyse yumruklayarak getirdiği sabah mühimmatını eksiksiz aldım.

Gelelim bir başka mühim meseleye, sabahları büyük bir tantanayla bırakılan kahvaltılara yani günün ilk mühimmatına… Tuzsuz zeytin, soğumuş, sarısının çevresinde gri halka oluşmuş yumurta, kibrit büyüklüğündeki peynir, karton bardaktaki çayı kaçırmayacak ve 2 porsiyon almayı da ihmal etmeyecek kadar yaşıyor olmanız kritiktir. Zombiliğin panzehiri kahvaltı perilerindedir. Üstelik periler; gri loş odaya giren minik bir gün ışığı, ağrıdan tüm gece uyuyamamış hastanıza bir yaşama sevinci, sizin yorgunluktan düşen tansiyonunuza şahane bir ayar niteliğindedir.

Bir işi “iyi” yapmak uğruna insan üstü çaba sarf edip; kendiyle, çevresiyle, şartlarla olan mücadelesine değinmeyen ve “başarıyı” sanki o etrafa bakınırken başına düşen bir elmaymış gibi anlatanlara ifrit olurum. Başarı diye sayılan her şeyin de iyi bir refakatçi olmanın da ardında, son derece kritik kararlar, gözlemler, çelişkiler, azim, göz yaşları, endişe kısacası sıradan bir ölümlüyü zombiye dönüştürecek tüm güçler vardır. Nedense herkes muvaffak olmanın yani elmadan bir ısırık almanın o baş döndürücü etkisiyle bunları unutur. Ben unutmadım. Refakatçilik müessesinde de en kritik puanlar; Azrail'in sizi öldü sandığı anlarda “ben daha ölmedim” muhtırası çekerek, devlet hastanelerinde bir Japon askeri gibi iradeli durarak ve kahvaltı perileri geldiğinde kendilerini şahane bir sevinçle buyur ederek kazanılıyor. İşte size içinizden kendiniz için yaşamak gelmiyorsa da çok sevdiğiniz başka biri için dirilmenin yollarından biri.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Karanlıkta Kahkaha ve İşleyen AyrıntılarErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nihat Kopuz

3 Ağustos 2025

Kaos ve Yaşam

Evrenin bir belirsizlik olduğuna ve bunun da dünyaları besleyip duracağına inanıyorum.Evren ve yaşam hakkında her edebiyatçı gibi ben de düşünmeyi severim. Gerek 19. yüzyılın büyük Rus edebiyatı gerekse 20. yüzyılın varoluşçu yazarları (Başta Albert Camus olmak üzere) bu konuda beni der..

Devamı..

Akşam Oturması

Nurgök Özkale

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024