Mezra'dan Kars'a doğru çıkmışlardı yola. Yol bitimsiz ovayı ikiye bölüyordu. Arpaçay Ovası bulutlar yeryüzüne inmiş gibi alabildiğine beyaz bir sisle kaplanmıştı. O kadar dipsiz, uçsuz bir beyazlığa bakmak civarda büyümeyenler için ürkütücü bile olabilirdi.
Bir tilki ovanın ufkuna doğru ilerliyordu. Bir can belirtisi tilkinin yalnızlığıydı; yaşamak zorunluluğunun kaçınılmazlığının kilometrelerce öteden hissedildiği...
Muzaffer ve Hikmet bu yolu senelerce beraber gidip gelmişlerdi. İnsanlar sıcacık yataklarında yatarken zifiri karanlıkta ilkokula gitmek üzere başlamıştı Kars'a ilk yolculukları. Doğu’nun makûs kaderinin parçası: erken inen akşam ay göğe kavuştuktan çok çok sonra sona ererdi.
Gün doğalı birkaç saat olmuştu Kars’ta. Ama havadaki pus yüzünden –ki kış bu sene öyle uzun sürmüştü ki şehrin bacalarından çıkan is sanki ülkeyi kaplamıştı– sokak lambaları sönmemişti. Sokak lambalarının turuncuya çalan ışığında kar tanelerinin birbirine değmeden salınmaları izleniyordu. Aynı şehirde onlarca yıl yaşayıp, birbirlerini yüzlerce kez görüp, gönül verip bir kez bile birbirinin hayatına dokunmayan insanlar gibiydiler.
Midibüsten indiler, iner inmez çamurla karışık kar suyuna girdi ayakları. Bir kere de düzgün yerde dursaydı şu cibicor1 şoförler. Burnu açılmış ayakkabının ucundan jilet gibi keskin kar soğuğunun girmesine öyle alışmışlardı ki tepki vermeden devam ettiler yollarına.
Ne sulu karın gevşek sesi, ne dükkânlardan yükselen Azeri türküleri Muzaffer'in telaşının ses olup Hikmet’in kulağına çalınmasına engel olamadı.
''Hele de gardaş gene ne derdin var?'' diye sordu Hikmet alacağı yanıtı bile bile. ''Kaleye diyorum, bir gidip sonra mı düşsek iş peşine?''
Kalenin kuzey batısındaki surları yüksekten ama çok yüksekten Kafkas Üniversitesi'nin devlet konservatuarını görürdü. Muazzam taş bir mini kampüs... Ne kadar uzaktan bakarsan bak ihtişamlı taş binalar grubu... Nasıl da büyüleyici, geçmişteki askeri nizamını geride bırakıp, her göreni kendini keşfe çağıran bir güzellik gibi dimdik ayakta duran bir yapı…
Muzaffer ve Hikmet Kars'a hafta içi geldiklerinde mutlaka uzun caddeleri geçip ilk soluklarını şehri ve konservatuarı tepeden gören kalede alırlardı. Ama dertleri hiç şehir olmadı. Tüm dertleri Leyla’ydı…
Orta ikiye gidiyorlardı, Muzaffer ilk kez Leyla'yı Hikmet'e takdim ettiğinde.
''Gardaş, baksana şuracıktaki sarı kıza, yolda, ovada gördüğümüz yıldızlar kadar parlak değil mi?''
Böylece yıldız bellediler Leyla'yı. Muzafferin en parlak yıldızı... Hikmet bu cümle ile tanıdığı Leyla’yı, Muzaffer nice düşündüyse o kadar vakit dinlemişti. Bu da yetmezmiş gibi yıllar boyunca hep aynı türküyle gelip gittiler o bitimli yolları. ''Mecnun’um Leyla’mı gördüm, bir kerecik baktı geçti, ne sordum, ne de söyledi, kaşlarını yıktı geçti...''2
Muzaffer Mecnun olmuştu o sarı Zühre3 yıldızına.
Varlıklı, eğitimli bir ailenin tek kızıydı Leyla, başarılı, sevecen, güzelliği ise görece su götürmezdi. Senelerce aynı okulda okumalarına rağmen lise son sınıfta sıra arkadaşı: ''Şu şapşal da gözünü senden alamıyor,'' dediğinde Muzaffer'i fark etmişti. Zayıf, zayıflığına rağmen atletik değil de hastalıklı gibiydi Leyla’ya göre Muzaffer’in bedeni. Bakışlarının birkaç kez buluşmuşluğu vardı aynı okulda okurlarken. Ama acıyan, ama sadece meraktan, Muzaffer’in derin manalar yüklediği boş bakışlar…
Leyla lise bitince Kafkas Üniversitesi'nin devlet konservatuarında halk müziği okumaya başlamıştı. Hikmet ve Muzaffer’in zar zor bitirdikleri liseden sonra okumaya niyetleri yoktu fakat hayatlarının yarası da biraz da bu gönülsüzlüktendi, haberleri yoktu. Lise bittikten sonra sıklıkla çarşıda rastlaşırlardı. Leyla, Muzaffer’e her denk geldiğinde bebek pembesi, ince zarif dudaklarının keskin uçlarını bir Türk yayı gibi gerer, o gerginliğin samimiyet içermeyen tavrı ile selam verirdi. Daha fazlası hiç olmadı.
O gün yine başladı Muzaffer anlatmaya Hikmet'e, Leyla'nın acıyan gözlerle ona baktığını bilmeden. ''Gözleri sanki cennetin kapısı Leyla’mın''... Hikmet, Leyla'nın sonundaki o iyelik ekine sevgiyle gülümser ve her seferinde, ne zaman büyüyecek bu çocuk, diye düşünürdü. ''Bembeyaz teni, bizim Arpaçay Ovası’nda parlayan Zühre sönük yanında, biliyor musun gardaş? Derler ki, her aşk unutulurmuş. Hatta koynundayken bile... Fakat unutunca gider Zühre'nin elindeki aynaya bakarmışsın, aynada gördüğün suret aşkının sureti olurmuş. Ha, karanlık görenler olurmuş ama onların hafızaları değil, yürekleriymiş tekleyen4 Ben Leylamı asla unutamam, ne yana dönsem sarı saçlarını tıpkı türküdeki şekil kement gibi savura savura gelir karşıdan.”
Diline pelesenk ettiği türküyü kendince namelendirerek araya soktu:
“İzzet-i der ne hikmet iş, Uyur iken gördüm bir düş, zülüflerin kement etmiş, yar boynuma taktı geçti...”
“Hani bazen okula girerken seçiyoruz ya onu sarı saçından ötürü ta kaleden bakınca konservatuara, atlayasım geliyor. Bu kız neden bunca güzel, nenesi Malakan5 ondan mı acaba? Ne de olsa kuzey kanı var, o ince nehirler gibi tüm bedeninde gezinen damarlarında. Ah o dere yataklarında... Süt gibi beyaz elleri, bir söğüt dalı gibi narin. Ilık, üstüne üstlük bence. Soğuk değildir asla. Bir kez ya, bir kez gardaşlık, elini tutsam bir kez, iki kelam etsem... On gün önce Kazım Paşa caddesinde denk geldiğimizde sanki konuşmak istedi bizimle, sana da öyle gelmedi mi? Bir an duracak sandım ama işi vardı herhal, hızlanıverdi...”
Hikmet öyle çok tekrarını dinlemişti ki bu güzellemelerin, her dinlediğinde “Doğu Ekspres’i bile bu sıklıkta uğramaz Kars'a,” derdi gülerek Muzaffer'e. Hemen ardından da ''Gardaş bi dur, bak linyiti yıkıyorlar apartmana koş kimse almadan alalım işi,'' diye bağırarak uyandırdı rüyasından Muzaffer’i. Bunlar düş değildi, çünkü düş düşünmeyi gerektirirdi. Muzaffer hiç düşünmemişti bu konu hakkında.
Bu sene Kars'a giren linyitin haddi hesabı yoktu, bu kış paralarını kömür taşıyarak kazanmışlardı. ''Dört ton var. Bunu attık mı bodrumuna evin, yarın gelmeyiz bu tarafa. Bir rakı alırız giderken eve, bir dilim de kaşar... Hadi taşıyalım.''
Torbalarına bir suç gibi sarıp sarmalayıp teptikleri kömür tozlu kıyafetlerini giydiler. Dört kömür kovası ile bodruma çekmeye başladılar dört ton kömürü. Küreği Hikmet aldı. Boş kovaları getirip, Leyla hakkında bir kaç cümle kurup doluları alıp giden ise Muzaffer’di. Muzaffer’in dilinde gidip gelirken hep aynı türkü: “…Soramadım bir çift sözü, ay mıydı gün müydü yüzü, sandım ki Zühre yıldızı, şavkı beni yaktı geçti…”
“Hikmet, bu taşıdığım tonlarca yük ağır gelmez bana onun hasreti kadar. O gün annem mürüvvetini görür müyüz, dediğinde sanki yüreğim bir serçe oldu, durduramadım. Sen fark etmiş miydin, Leyla’mın ayakları az içe basar? Güzelde bir kusur bulacağım diye ne uğraştım belki soğurum az diye ama bu linyitin koru gibi hiç azalmaz harı gönlümün...''
Hiç susmadan kovalar elinde bodruma devam etti, boş kovalarla dönmesi hızlı oluyordu. Tam yeniden ağzını açacaktı kadife bir ses yankılandı sokağın başından bir kahkaha eşliğinde, Muzaffer tarif edilmez bir heyecan duydu tam boğazına denk gelen yerde, sesin sahibi ile gönlünün sahibi aynı kişiydi. Evrenin neresinde olsa tereddütsüz tanırdı. Halinden utandı, ne yapacağını şaşırdı, sesin geldiği yöne kafasını hiç çevirmedi, kömür karası ellerini sanki çare olacakmış gibi pantolonuna silmeye çalıştı. O telaşla ellerini saçına götürdü, çökmüş yanaklarını kaplayan cılız sakallarını sıvazladı, pantolonun kemerini yukarı çekti. Kendini o sivri, ortasını ince bir iple ayırmışlar gibi duran güzel burnun altındaki baldudaklardan bir tebessüm almaya hazırladı. Hikmet hiç düşünmeden kafasını kahkahanın geldiği anda o yöne çevirdi. Hikmet’in gözü doldu, Muzaffere döndü yüzünü. Arkadaşı küçülmüştü. Benzinin rengi atmış, göğsü daralmış, gözleri taşıyabileceğinden fazla gözyaşı dolmuştu. Yüzü sızlıyordu ama soğuktan değil acıdan... Görünmez olmuştu.
Leyla, pembenin en güzeli yüzünü bile dönmedi onlardan yana. Elini tuttuğu adamın burnuna gelen kar tanesini söğüt dalının en narin haline benzeyen eliyle alıp, sohbetini tatlı mimiklerle süsleyerek devam etti yürümeye. Gözden kaybolması bir nefesten kısa sürdü. Daha uzun sürse, gün vakti o Zühre yıldızı Muzaffer’in gönlünde parçalanacaktı.
Sustu Muzaffer. Gözüne onca yüklenmek âna yapılacak büyük haksızlık olacaktı. Ağlamaya başladı. Her gözyaşı damlası mükemmel şekli ile ayrıldı çenesinden yere doğru. Damlalar yerle buluştuklarında artık birer hiçtiler. Yerdeki kovaları eline aldı, kalan kömürleri de bodruma taşıdı. Hikmet ağzını açmadan arkadaşının ufalanmasını izledi her taşıdığı kovada. Ziyan olmuş bir somun ekmek gibi ufalanmasını…
Rakıyı o derin sessizlikte unutmuşlardı. Tıpkı temiz kıyafetleri bodrumda, kömürlerin yanında unuttukları gibi... Aşk nasıl yüksek perdeden söylenen bir türkü ise gerçek sevgi o kadar sessizdi. O sessizlikle dönüş yoluna geçtiler. Muzaffer şoförün arka koltuğuna oturdu, camın tam kenarına... İki dizinin arasına birleştirdiği elleri kanı çekilmişçesine soğuktu. Başını cama dayadı. Sessizliği karanlığın içinde beden bulmuş, yanına oturmuştu sanki. İrkildi, kısa ömrünün en derin acısını derin bir nefesle içine çekti. Şoförün tarafındaki aralık camdan bir kar tanesi burnuna geldi, eliyle sertçe kovdu karı, kafasını kaldırdı. Zühre parlamıyordu.
Mırıldandı:
''Pencereden kar geliyor, gurbet bana zor geliyor, sevdiğimi eller almış aman annem o da bana ar geliyor...''6
1 Cibicor: Kars yöresinde gariban, çelimsiz anlamında kullanılan bir tabir.
2 Aşık Veysel Şatıroğlu’ndan derlendiği rivayet edilen “Mecnun’um, Leyla’mı Gördüm” isimli türküden alıntıdır. Erkan Oğur & İsmail Hakkı Demircioğlu’nun yorumu referans alınmıştır.
3 Zühre: Venüs gezegeninin Arapça kökenli ismi. Halk arasına çoban yıldızı olarak da anılır.
4 Elif Şafak’ın Mahrem isimli kitabında geçen Zühre hikâyesinden alıntıdır.
5 Malakan: Rusçada Moloko süt içenler kelimesinden türemiş, sütü her gün içebilmek için Ortodoks kilisesinden afaroz edilen, barış yanlısı savaşmaya karşı, Çarlık Rusyası tarafından Kars a sürülmüş Molokonizm'i hayat felsefesi seçmiş insanlar.
6 Mustafa Gazioğlu’ndan derlenen “Pencereden Kar Geliyor” isimli türküden alıntıdır. Erkan Oğur & İsmail Hakkı Demircioğlu’nun yorumu referans alınmıştır.






