balkonu açtıydım, de gir içeri dediydim, girdiydi, kırıntıları yediydi, su kabından içtiydi; uçtu muydu, gitti miydi, bilemedim; ya uykuya ya düşe dalmışım; ötesi öte; hiç aklımda yok! yok sonra baktığımda içeride, balkonda falan; uçmuş gitmiş işte dediğimde bir ‘cik.’ ulen gitmedin mi sen?! yanında yavuklusu, bi bende üç pervazda gözleri: o da ne: kırık duvarda yuva! üç de yavrulamışlar.. haydaaa! kendime bakacak hâlim yok.. yallah diyemedi dilim. kapı açık.. yerini biliyorsun.. kap getir yuvana kırıntılardan demeye kalmadan girdiler el ele mutfağa. ev-yuva arası ring hattı: 321-k: üç yavru, iki kumru bi köle! içine sıçtılar her yerin. az-biraz ben de kemireyim sıfırlanmadan ekmekten dedim de vazgeçtim.. çektim kafayı, sonra sızmışım yine: eski kâbûs, yeni rüya: al ile ak: dün ve bugün. kalktım ki geziniyor beş kuş: ‘cik, cik, cik, cik, cik…’ kapıcı rızâ’ya iki ekmek, bi süt, bi yoğurt ve mâlûm sıvıdan dört şişe sipariş edince diafondan, el-cevap geldi: “ekmem niye iki ki?” sana ne deyyus! iki de isterim bi deste de bi düzine de dürzü! alıyon mu bahşişini, sen ona bak. hem bu devirde beleş dairede otur, odun-kömürle uğraşma, arada bir otu-çiçeği sula, ondan-bundan mütemâdiyen üç-beş- on beş götür, sırıt dur sen gibi beleşçi yöneticiye, gel bi de hesap sor “ekmek niye iki ki?” ebeninki ki de ondan, diyesim var da, dedim ki, çok açım rızâ, çıkarma ârızâ; kıkır kıkır güldü angut yine. rızâ! senden değilim râzı desem, kâfiye-i mesel. neyse.. ex hoca ahkâm kesmez. çıktım balkona ki –ki rızâ!– hepsi orda: beş kuş, bi güzel yatış.. beni görünce masaya pırrr… kuş süt içer mi? bilemedim. rızâ’ya sorsam, “kedi mi ki, hiç içer mi ki, hocasın iyi ki!” der durur diye, sorar mıyım hiç. iç geçirdim, içimi çektim, içlendim falan. kapı yumruklandı: ne var rızâ, heyvan mısın sen, zili çalsana demedim, ekmekleri, sütü, yoğurdu alıp, bahşişini verip, de get lan uyuz herif de demeyip, sırıtığına sırıtarak ve “iki ekmek niye ki?” suâline cevâp vermeden, sağ ol diyip, çok ivedi kapıyı –suratına çarpmak vardı ya– usulca kapadım, mutfağa geçtim, tasa süt döktüm, ekmek ufalayıp balkona çıktım ki –ki mi dedim?!– kirişteler. meğer kuşlar da süt içer, ekmek lapasından yerlermiş, gördüm. çayı demlemeyecek, peynir-zeytin çıkarmayacak, domates doğramayacak, az süte az ekmek banacağım bu sabah, kuşlara eşlik ede ede ve hâlsiz düşüp yatağa serilene dek. kendine hayrı olmayanın kuşlara bakması da ne diye sorduğumda kendime, cevâbımı hemen verdim: ahmaklık. bu veletleri beslemeye hiç tâkatim yok. angaje olamam –yüküm değil, angaje: pek hoşmuş hoca!– sabah-akşam cik cik ciklere. kapanır kapısı balkonun yarından tezi yok. rızâ’nın ki’leriyle muhâtap olunmaz, düşler ve rüyalar ve de kâbûslar bölünmez, hayata sil baştan dönülmez benzeri onlarca yersiz lâfta yuvarlandı rûhum ne ki –ki, ki, ki…! tilkinin yağlı…– kış kış deyip de kışlanmaz kuşlar her mevsim, dedim. şişeleri devirdim mi, tamam. hatırlamaktır kâtili aklın. kafa karışıklığı en iyisi. iç-sız-yat: işte hayat –hani yoktu kifâyetsiz kâfiye!– sabaha çıkmasam, balkonu açmasam, kuşlara bakmasan olmaz mı, olur; kafayı çekmesem, olmaz: umudu yavaşlatmaya yeğdir sonu hızlandırmak –hocam! sen hâlâ hoca mısın, ne?!– derdine yan yalnızlık, dedim. biraz sükût biraz sükûnet ve ölüm. yumruklama lan kapıyı, açmıycam işte. dili de rûhu da ömrü de bozcam. kâfiyesiz konuşcam son anlarımda. rızâ’ya ve dünya’ya küfredcem de n’olcak? derdimden, kendimden geçsem de; düne ak, güne al desem de; içim ile dışımı kırık duvara gömsem de, kuşlar, kuşlar gibi balkondan boşluğa uçsam da n’olcak? gelgeç zamanlardan bir zaman işte: ha cik cik ha pır pır ha paldır-küldür… ölünür mü, ölünür – kâfi(r) kâfiye.






