Sinan gibi değil. Tartışmıyoruz bir kere. Yine de bir şeyler eksik. Niye yok diyemiyorum ona? Bunu da kaybederim korkusu mu? Değil. Sinan’la konuşurken. Konuşur muyduk onunla? Egoydu o adam, baştan aşağı ego.
“Aklın nerede senin? Görmüyor musun kanepenin altını?”
“Of sana da iş beğendiremiyoruz. Kapat şu pencereyi. Bak, kurum geliyor. Arsadaki otları yakmışlar.”
Kuru yerlere basarak geçti. Pencereyi kapadı. Yaptıkça istiyor. İşten geldim, yorgunum desem başlayacak yine.
“Şaziye çocuğu yolladı, bakıp gelecem, yemeğe bakarsın arada.”
Sokak kapısı açıldı.
“Nuran!”
“Tamam anne bakarım ben, sen git.”
Viledayı süzdüm, simsiyah olmuş suyu. Kurum yüzünden. Kararmış suya bakıyorum, viledayı içinde gezdiriyorum, içimde bir sıkıntı. Televizyonu açtım, saate baktım. Kırk dakika var Ezel’in başlamasına. Bir sigara yaktım. Bacaklarıma dokunuyorum. Yarın epilasyon günüm. Yanılmak istemiyorum, hata yapmak. Sinemaya da o yüzden mi götürdü. İzin vermedim aşağılara inmesine.
Kapı çalıyor. Annem. Bir şey unuttu kesin. Diğer odalar duruyor. Söylenecek yine. Kalktım açtım. Gülnaz’ın oğlu. Parmak ucunda yükselmiş, başıyla otomata basmaya çalışıyor. Işık yanınca elindeki tabağı gördüm, koltuk altında kitaplar.
“Yarın matematik yazılımız var,” diyor başı önünde. Duraksıyorum. Ne desem şimdi? Temizlik var diyip savsam. Dün akşam gönderdiği patatesli gözleme geliyor aklıma. Çenesiyle tabağı gösteriyor. Gözleme mi yine?
“Annem gönderdi.”
“İyi bakalım, geç içeri.” Tabağı alıyorum elinden. Aşure.
Bu ara daha sık gelmeye başladı. Pek inanmadım ama notları da yükselmiş, öyle demişti annesi. Burun kanatları oynuyor, yüzüme bakıyor sorarcasına.
“Çamaşır suyu diyorum. Temizlik yapıyordum ben de.”
“İşin varsa sonra geleyim abla.”
“Yok yok, sen geç odaya geliyorum ben de.”
Hem dizi başlayana kadar oyalanmış olurum. Güzel görünüyor aşure. Cevizi bol kısmından kaşıklıyorum. Az kalsın unutacaktım, yemeğin altını söndürüyorum.
Odaya geçtiğimde masada buluyorum onu. Elleri dizlerinin arasında. Ne kadar masum görünüyor. Onun gibi. Belki de korkmam gereken bu. İçtenliği. En kabul edilmez şeyleri o kadar olağanmış gibi istiyor ki yok diyemiyorum. Olmayacak. Zaman kaybı. Kapatmalıyım bu defteri.
Öğretmenin tutturduğu notlar. Köklü sayıların altına oklanmış kalpler çizilmiş. Temiz tut defterini diyorum. Baksana uçları hep kıvrılmış. Mandal falan tut uçlarına.
“En son ne işlediniz?”
Düşünüyor, şey diyor, neydi adı?
“Çarpanlara ayırma.”
İyi tamam, bak şimdi. Boş bir sayfa koparıyorum sipralli defterinden. önce parantez içleri. Tek tek yazıyorum kuralları kareli kâğıda. Korsan yolu da var bunun. Dinlemiyor beni. Aklı başka yerde. Bu örneği de sen yap diyorum. Eksileri dağıtmayı unutma. Kızardı. Göğüslerime bakıyordu. Yüzündeki sivilceler daha belirgin şimdi. Geçen Gülnaz abla anneme anlatıyordu kıkırdayarak. Bizimkinin iç çamaşırında lekeler gördüm diyordu. Beni de düşlüyor mudur yaparken? Bakışları yerde. Boğulacak gibi. Kalkıp pencereyi açıyorum.
“Dolapta kola var, getireyim mi? Dün akşam aldık, asiti kaçmıştır ama.”
“Bırak beni, bırak!”
Ses üst kattan geliyor. Başımı camdan çıkarıyorum. Sultan teyze. Beline kadar sarkmış pencereden.
“Dayanamıyorum, bırakkk.”
İnlemeye dönüyor sesi.
“Tamam anne. Bak herkes bakıyor, rezil ettin, yeter. Ne olur gir içeri.”
Bir an göz göze geliyoruz Sultan teyzeyle. Korkuyorum. Neden korktuğumu bilmeden. İçeri girip perdeyi çekiyorum.
“Sultan teyze mi abla? Korkma abla, atmaz kendini,” diyor bilmiş bilmiş.