Öykü birçok tekniğin de uygulanmasına olanak tanıyan büyülü bir yaratım alanı.
İdil Gürsel Himmetoğlu ile Metinlerarası Kitap etiketiyle okurla buluşan ilk öykü kitabı Kozmonot Apartanı’nda Bir Davet hakkında konuştuk.
Serkan Parlak: Kurmaca türlerle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve ilk kitabınızın ortaya çıkış sürecini sizden dinleyelim.
İdil Gürsel Himmetoğlu: Kurmacada en yetenekli olduğum alan sanırım şiir. Şiir çok seviyorum. Çocukluktan beri yazıyorum. Öykü ve şiir arasında gidip geliyorum diyebilirim.
Çalışma hayatında yazmaya uzun süre fırsatım olmadı. Sonra atölyeler sayesinde yazmaya tekrar başladım. Murat Gülsoy bizim ilk başlangıç eğitimimizi verdi. Birlikte yola çıktığımız arkadaşlarımız birer birer eserlerini çıkardılar. Bense salgın döneminde öykü yazmaya başladım. Baktım, ortaya hatırı sayılır sayıda öykü çıktı, bunları kitap haline getirmek istedim. Aslında çok da farklı bir süreç değil, birçok yazar arkadaşla aynı şekilde ilerlemişiz.
SP: Her ne kadar okuma ve yazma deneyimleri, işçilik ve gözlem gücü önemli olsa da öykülerinize başlarken ilham kaynaklarınız neler oldu? Bu soruyla ilişkili olarak şunu da sormak isterim, öykülerinizin ilk taslaklarını nasıl oluşturdunuz?
İGH: Her bir öykünün ortaya çıkışı farklı olay ve ilham kaynakları aracılığıyla gerçekleşti. Ancak doğuya ait eserlerde mutlaka bir gazeteci kadın çerçevesinde döner öykülerim, o da benim gazetecilik günlerimin üzerimde büyük etkiler bırakmasından kaynaklanıyor. O gazeteci öykücü kimliği peşimi asla bırakmayacak. Gazetecilik yaparken olduğu gibi toplumda gördüğüm bizleri merak ettiren, rahatsız eden konular benim de ilgimi çekiyor. Yalnızlık, tecavüz, taciz, kimlik bunalımı, yarım kalmış aşklar ve gerçekleşmeyen hayaller öykülerimin yola çıkış ışıkları oldular.

SP: Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor; mekânlar, atmosfer, diyaloglar ve özellikle öykü kişileri söz konusu olduğunda.
İGH: İnsan zihni çok farklı bir biçimde işliyor, yazıyı da o farkında olmadığın zihin hareketlerinin ortaya çıkmasıyla becerebiliyorsun, bu bana büyüleyici geliyor. Böyle bir şeyi nasıl düşündüm diyerek kendi kendime şaşırıyorum. Ancak rahatsız olduğum meseleler, gözlemlediğim mekânlar bir şekilde unuttum sanırken bir öyküde cuk diye yerine oturuyor. Yazmanın da kurmacanın da büyülü gerçekliği bundan kaynaklanıyor olsa gerek.
SP: Odaklandığınız temalardan hareketle özellikle öykü türünü seçmenizin nedeni nedir?
İGH: Benim öykülerimde durum kesiti şeklinde değil olayların tam sarmal şekilde sonuçlandırıldığını görürsünüz. Bir tür kısa roman veya novellaya da benzetiyorum. Ancak daha kısa olması, birçok çeşidi ve konuyu barındırabiliyor oluşu sayesinde öyküden vazgeçmek çok zor. Öykü birçok tekniğin de uygulanmasına olanak tanıyan büyülü bir yaratım alanı. İçinden tiyatro oyunu da çıkar, sinema da, uzatırsan roman olur. Çok işlevli birçok oyuna izin veren yapboz tahtası gibidir bence öykü. Bu nedenle severek geliştirmeye çalışıyorum.
SP: Sizce romanda, öyküde, şiirde döneme göre bazı konular, izlekler ön plana çıkıyor mu, son dönemde ilişkiler, kadınlık ve erkeklik durumları, aile ve yabancılaşma mesela, sizin de bu anlamda zamanın ruhundan etkilendiğinizi söyleyebilir miyiz?
İGH: Tabii ki çıkmaz olur mu? Zaten yazar dış ve iç dünyasıyla sürekli etkileşim içinde olan insan demek bence. Sürekli yaşadığın dünyadaki izler bir şekilde not almasan da zihnin tarafından kodlanıyor. Ve zamanı gelince bir karakter olarak ortaya çıkıyor. Hayatı bu geçitten geçerek izlemek ve yazı evrenine sokmak bence büyülü bir süreç. Kadınlık-erkeklik sorunları, cinsiyet meselesi günümüz insanı ve toplumların en büyük sancı, acı yaratan kavramlarından bence. Birçok suç bu durumlardan kaynaklanıyor. Oysa hepimizde her cinsiyetten izler var ve bu insanlık hallerini algılayıp bir kabul edebilsek çok daha kolay olacak her şey.
SP: Öykü türünde başucu yazarlarınız kimler, başucu kitaplarınız hangileri?
İGH: Derin araştırma yeteneği, zengin hayal gücü, farklı karakter ve konuları ile hocamız Murat Gülsoy, geniş imgelem yeteneği, sürprizli ve büyülü kalemiyle Haydar Ergülen, öykü teknikleriyle derya deniz hocamız Jale Sancak, dostlarımın yazıları, kitapları, Talin Azar, Ayşen Melik, Nurhan Suerdem, Hasan Reyhanoğlu, Hasan Hayyam, Cem Kafadar, Zeynep Göğüş, Defne Suman gibi nice yazarımız.
Dünya yazarlarından G. G. Márquez, J. Cortazár, Slyvia Plath, Orhan Pamuk, Hakan Günday. En son okuduğum olağanüstü yazar Leila Slimani, Vidgis Hjorth. Ayfer Tunç, Leyla Erbil, İhsan Oktay Anar, Oğuz Atay. Öykülerini çok beğendiğim Özcan Ergüder, Sadık Hidayet, Sophie Macintosh, Carlos Maria Dominquez…
Yeni yazarlardan Deniz Eldam, Kadire Bozkurt, Nermin Yıldırım ve Banu Özyürek gibi daha birçok yetenekli arkadaşımızı sayabilirim.
SP: Dergiler, dijital mecralar, sosyal medya, filmler… Yazarların, yayıncılığın ve okur kitlesinin geldiği son noktayı da göz önünde bulundurarak hem dünya geneli hem Türkiye özelinde öykü türünün geleceği hakkında ne gibi öngörüleriniz var?
İGH: Öykü giderek daha fazla kitle tarafından kucaklanıyor. Romandan çok öykünün yolu, yönelimi daha açık sanki. Bence giderek teknikler gelişecek ve çılgın bir boyut alacak. Mutlaka metinler arası olarak birçok türü kendi bünyesinde barındıracak öykü, şiir de öykünün içine girip çıkacak, el ele ilerleyebilecekler bazı yapıtlarda.






