– Kimse kalmadı değil mi arkamızda?
– Yok abi, herkesi atlattım. Güzergâh planı çıkarmak için dün gece hiç uyumadım. Tüm alternatif yolları da keşfettim. Faka basmak kabul edilecek bir durum değil ve bizim durumumuzda telafisi de yok. O bundan daha iyisini hak ediyor ama elimizden gelen bu kadar.
– Ona yakışan bir macera bu. Öyle değil mi Sedat? Tüm sakin yapına rağmen içinde saklanan hovarda, çılgın ruhun göbek atıyordur şimdi. Sevmesine hep sevdin alengirli hadiseleri, ama önce evlenerek, sonra da peş peşe gelen dört çocukla hayat gailesi denilen kelepçeleri sorumluluklarım diyerek bile isteye kendin taktın. Çok yoruldun çok.
– Abi, böyle bir günde bahsetmesen ya bunlardan. Şurada üçümüz felekten bir gün çalacağız. Vakitsizlik dediğimiz bu çağın şirret salgınından herkes gibi biz de etkilendik. Hiç bitmedi yapacaklarımız. Yarın dediğimiz belirsiz zamanı, sevgili koynunda geçirilen geceden daha büyük hazlarla dölledik. Şimdiyle buluşan her gelecek, cıva kıvraklığıyla kaçtı elimizden de kör dövüşünde, başı kesik horozlar gibi, nereye gittiğimizi kestiremeden, sınırları belli bir kader çemberinde dolanıp durduk.
– Bir bak bakalım, iyi mi Sedat? Sedat, sesin çıkmıyor, ama bu sakinliğin önceki hallerinden daha huzur dolu. Bak, ilk kez hayata saltolarla saldırıyoruz. Hiç olmadığı kadar cesur davranacağız. Söylenmedik söz diye ukde, pişman eden ıskalamalar, zaferleri teğet geçen hayaller kalmayacak. Kırk sene önce bir söz vermiştik birbirimize. Hatırlıyor musun Sedat? Okul bitimi, askere gitmeden evvel buluşmuştuk da önce hayat sloganımız haline gelen “ Bok yoluna gitmeden, bokunu çıkarmadan” mottosunu aynı anda hep bir ağızdan söylemiş,, sonra sen bir an için dalgınlaşıp bizden çok uzaklara göç etmiştin. Ne çok göç ederdin sen Sedat. Sohbetin en cavcavlı yerlerinde, kıvrak kahkahaların göbeğinde, ruhunu alır giderdin yanımızdan. Bu esrik firarlarında girdaplı gözlerine bakakalırdım. İçine çekerlerdi de alıp götürmezlerdi namussuzlar beni kaçtığın yerlere. O gün bir şey demiştin. Yeniyetme aşıkların birbirlerine verdikleri madalyonun yarısı gibi, bu sözün bana kalan kısmını hep kalbimde taşıdım. Neden çok dokundu bana o sözün, şimdi anlıyorum Sedat. Dilinden akanlar gizini açığa vurmak için meğer bugünü beklermiş:
“Aydın, keşke hazır olmadığımı söyleyebilseydim. Gençliğim değil karakterim engel olsaydı. Biliyorum, ömrüm boyunca bu keşke başka başka kılıklarda çıkacak karşıma. Her seferinde tanıyacağım, ama asla o güne geri dönemeyeceğim için asıl kaynağa dokunamayacağım. Her teşebbüsüm, nedeni derinlerde saklı bir hastalığın, deri yüzeyinde sürekli nükseden yaralarına geçici ve faydasız müdahalelerinden öteye geçemeyecek. Ve bu hep böyle sürecek Aydın. Ölene dek.”
– Bugün dokunuyoruz Sedat. Kırk sene önce söylenmiş sözlerin maziye gömülmeyen niyetlerine yakışır gayelerle üç kafadar yine bir aradayız. O güne döneceğiz Sedat. Senin yüreğinde hayıflanmanın hiç iyileşmeyen yaralarını açan, gençlik toyluğuyla verdiğin kararın, antik zamanlardan kalma bir höyükte katman katman biriken çağlar gibi sende birikmiş acılarını kazıyacağız. Bulacağımız kişi, zalim kurgularla kendi yaşamına zulmeden, sana çok uzun süredir yabancı biri olacak Sedat. Ayrılığın en köklü dokunuşuyla, artık hiç tanıma şansının olmadığı, dönüştüğün halinle hiç temas edemeyecek olan bu kişi, boktan hayata rağmen gülebilen biriydi. İşte, bugün bu yüzden güle oynaya gidiyoruz ya. Okulda hep dalga geçerdin hatırlarsan. Hatırlasan ya keşke Sedat. Türkçe gramer kurallarına kafayı takar da ismin çekimlerini kendince yorumlardın: Sedat’ın göt hali, Sedat’ın bok hali, Sedat’ın çük hali.. diye diye, akıllara zarar benzetmelerle, listeyi yüzlerimiz pancara dönene kadar çeşitlendirirdin. Argoyu da mizahı da severdin sen Sedat. Hayatı da çok severdin o zamanlar…
– Aydın, abi konuştuğumuz gibi, ilk bizim öğrenci evinin sokağına gidiyoruz, değil mi? Dün önden gidip semti bir kolaçan ettim etmesine de yine de bir aksilik çıkar diye içim içimi yiyor. Abi, dikkat çekmeden gidelim diyeceğim, ama bu koşullarda bu pek de mümkün gözükmüyor. Mecbur ara sokaklardan gideceğim. Biraz uzayacak yol. Ama olsun, güzel güzel laflıyoruz işte. Şöyle oturup telaşsız, sakin kafa sohbet etmeyeli ne kadar oldu? Hoş, pek de ehli keyf vaziyette olduğumuz söylenemez ya, böyle olacağı varmış demek.
– Hadi sür, hava kararmadan sözlerimizi tutmamız lazım!
– Sedat, düşünüyorum da, ister çevre ister aile etkisi de, hep adı konmuş, belli kalıplarla büyüdük biz. Ayıp dediler, günah dediler, onlar bir süre demeseler bile zihin artık susmaz olmuştu. Bu öyle bulaşıcı bir etkileşimdi ki amipler gibi kendinden ürüyor ve birlikte geçirdiğimiz süre uzadıkça hepimizde, kendi benliklerimizin ardında, sürekli ulu yönünü ortaya koymaya çalışan, biraz senin biraz benim babam varlığını hissettiriyordu. Ne zaman ki dünya vatandaşı kimliğinden azat edip de görücü usulü evlenmeye karar verdin, işte o zaman baban tarafından tamamen ele geçirildin. Doğumundan beri sana diretilen ezberden çok uzağa gidememiş, babanın yaptığı gibi sen de ailenin münasip bulduğu aile dostunuzun munis kızıyla dünya evine girmiştin. Sevmiş miydin karını Sedat? Kızın adını hiç ağzına almazdın ki. Ben hep karına içimden Sema olarak seslendim. Senin ilk aşkındı dik başlı, hayalperest Sema. Uğruna utanmadan çocuklar gibi salya sümük ağlar, “ Ama çok seviyorum, kalbim sızlıyor ya adı aklıma geldikçe!” der, sonra bir an durur; “Adı aklımdan hiç çıkmıyor ki, çok yanıyor canım, çok!” diyerek hıçkırıklara boğulurdun. Böyle deli deli seven biriydin sen Sedat. Aşkın tutkuluydu. Bu yüzden karın beni arayıp da kendini Yeşim olarak tanıttığında bir süre aranızda bağlantı kuramadım. Hiç tanımadığım o seste Sema’yı aradım. Senin deliler gibi aşık olduğun, sürüne sürüne kapılarında yattığın Sema’yı.
Şimdi yine yollardayız Sedat. Bu yaşam sayacında yılların şeceresini tutmak değil. Belki de ilk kez yüzleşiyoruz hayatlarımızla. Şeffaf çocukluğumuza ve candan gençliğimize hürmetle sahipleniyoruz hakikatlerimizi. Sana hiç seni seviyorum demiş miydim? Erkek adam öyle arkadaşına seni seviyorum demez demişlerdi, değil mi bize? Erkeklik hakkında aldığımız saçma derslerden sadece biriydi. Erkeklik kadınlık kaftanlarının süslü aldanışları altında insanlıklarımız terledi. Kokuşmuşluklarımız bu yüzden değil mi? İçten içe leş kokulu değerler bürüdü ruhlarımızı. Bu kokular yaygınlaştıkça kanıksandı. Herkesin koktuğu bir dünyada kokmamak için çabalamaksa yitirdi anlamını. Güzel kokmak mı? Endemik amaçlardan biri olarak çok az insana has bir özellik olarak kaldı. Böyle bir dünyadan alıp başını gitmek öyle büyük bir kayıp da sayılmaz, değil mi Sedat?
Öğrenci evlerinin bulunduğu sokağın başında polis sirenleri ile karşılandılar. Polisler megafonla araçtan inmelerini emretti. Aydın ve Ömer araçtan inip ellerini kaldırdılar. Bu haldeyken birbirlerine bakıp okul zamanlarındaki gibi gülmeye başladılar. Bir soygun filminden fırlamış gibi her yanları silahlı polislerle çevrelenmişti. Çaldıkları şeye bakıp kahkahaya boğuldular. Cenaze arabasında Sedat’ın tabuttan “Boka battınız oğlum” dediğine yemin edebilirlerdi. Sedat’a verdikleri sözü tutamadan yakalanmışlardı. Ama Sedat’ın yapmaya cesaret edemediği için bir ömür pişmanlığını yaşadığı olayın kader döngüsünü, ölen arkadaşlarının tabutunu çalmak gibi çılgın bir tasarıyı hayata geçirerek kendilerince kırmışlardı. Bir cenaze arabasıyla çok uzağa gidemeyeceklerini onlar da biliyordu. Ama denemişlerdi. Arkadaşları için. Ama en çok da kendileri için…
Aydın tüm polislerin şaşkın bakışlarını umursamadan ve hiç utanmadan avaz avaz bağırmaya başladı:
– Seni seviyorum Sedat. Sedat’ın bok hali, Sedat’ın göt hali, Sedat’ın çük hali. Seni çok ama çok seviyorum!






