Baran Arslan ile Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü Töreni’nde tanıştık. Aynı sahnede ödül aldık ve sonrasında üretimlerimizi paylaşmaya başladık.
Eserlerinin ardı ardına basılması ve bende keyifli izler bırakması, romanı Fotoğraf Hırsızı ile ilgili aklımda kalanları paylaşma isteğimi pekiştirdi. Ayrıca Mersin ve çevresinde yaklaşık beş ay kadar yaşamıştım ve kaldığım sürede çevrede çok yer gezerek bende güzel anıların birikmesini sağlamıştım. Baran arkadaşımın sayesinde yirmi yıl sonra tekrar aynı yerlerde dolaşmak güzeldi…
Keyifle ve notlar alarak okuduğum romanın satır aralarında, zengin okumaların birikiminin bütün esere yansıdığı görülüyordu. Geniş bir entelektüel taramanın sonucunda akıcı, samimi ve rahat bir dille birleşen bir kurgu ortaya çıkmıştı. Birçok yerde imgelerle örülmüş olan cümleler ve imgelerle birleştirilen paragraflar, konu ve kurgu arasındaki bağlantıyı pekiştirmişti. Aforizmalar akıcılığı sağlarken, nazım ve nesrin uyumlu birlikteliği kitap boyunca kaybolmamıştı.
Yumuşak bir suç ortamı kurgulanmıştı ve sanki ortada suç yokmuş gibi konu ve kurgu birleşmişti. Bu arada felsefe, felsefe tarihi ile mitolojinin romanda aynı platformları paylaşması konunun zenginleşmesini sağlamıştı. Bazı mistik ögeler ile ana tema yan temalarla tamamlanmıştı. Bazı mistik ve ruhsal olayların da “mucizevi” şekilde ana temayı tamamlaması dikkat çekiciydi. Bu sayede bakkalın kızı gibi karakter ile roman kahramanları çok boyutluluk kazanmıştı.
Romanın dilindeki yalınlık ve cümlelerin kısa ve açık olması en başarılı bulduğum özelliklerdendi. Paragrafların özet halinde, basit olmayan bir sadelikteki cümlelerden oluşması okuyucuya büyük kolaylık sağlamıştı. Karakterlerin çok fazla açıklanmasına gerek duyulmamıştı, ayrıntılar okuyucunun hayal gücüne bırakılmıştı. Çabuk çözülen bir cinayetin yan temaları içerisinde konu yeterince ve gerektiğince incelenmişti. Okuyucuyu ara olaylar ve ara temalarla bir süre daha heyecanlandırma çabası güdülmeden cinayet çözülmüştü.
Romandaki çok katmanlılığın ve derinliğin romanın hemen başında okuyucuyu sarması dikkat çekiciydi. Polis sorgusu ve hastane acil servisi gibi örneklemelerdeki olay, bilinç, düşünce ve algı akışının birleşmesi, romanın anlamlı adıyla bütünleşiyordu. Bu arada romanın adı, masum hırsızlıklara ait sırların tarihsel ve nostaljik bütünlüğü olarak ortaya çıkmıştı.
Bu arada yöresel özelliklerin anlatımıyla gelişen romanda, bohçacı kadın gibi geleneklerin tanıtılması ve hatırlatılması anlatımı nitelikli bir hale getirmişti. Evin içindeki salyangozlar ve romanın sonunda bakkalın kızı ile onların iletişimi gibi kurgusal anlamda okuyucuda yeni ufuklar açan bağlantılar, anlatımı çoğaltıyordu.
Altı parmaklı insanların roman karakterlerine katılması da, karakterlerin uzun uzun betimlenmesine gerek duyulmadan, kısa açıklamalarla okuyucunun belleğinde ufak izler bırakmasını sağlamıştı. Altı parmaklı insanları ilk olarak Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında okuduğumda da aynı hisse kapılmıştım. Leyla hanım karakterini, bu felsefe yoğun cümlelerde özellikle fazla gerçek dışı kaldığını düşünmüştüm. Sonradan, onun gerçek dışılığının da romandaki konunun gelişiminde kurguya önemli bir yön verdiğini gördüm.
Eserin en büyük niteliği, paragrafları birbirine bağlayan imge yüklü kısa cümlelerdi. En belirgin olanları şöyle sıralayabiliriz:
“Ben şimdi ne yaparım karanlık titrerken” (Sayfa 9)
“Zamanın dışında bir yerlere düş kurmaya gitmek” (Sayfa 19)
Hapishanenin “namusun düşsel bir bataklığı gibi olması” (Sayfa 63)
Esenlikle yeni üretimlerini beklerken, okuru ve yorumu bol olsun, yolu açık olsun, diyorum Baran arkadaşıma…






