Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Ocak 2017

Edebiyat

İngilizlerde Sanat ve Mr. Steegman

Halide Edib Adıvar

Paylaş

34

0


Halide Edib Adıvar'ın unutulmuş bir yazısı.

İngilizlerin başta Wadsworth olmak üzere bir hayli sürrealist genç ressamı vardır. Steegman, bugünkü ressamlığa kuvvetli ümitler bağlıyor; çünkü bugün bunlar görüş ve akîdeleri ne olursa olsun, hayatın en kanlı ve karışık bir safhası içinde, cephenin önünde ve ardında resim yapıyorlar.
Halide Edib Adıvar
Londra Portre Galerisi’nin ikinci direktörü John Steegman, Halkevlerinde, güzel sanatlarda olduğu gibi, Edebiyat Fakültesi’nde de bir seri konferans verdi. Mevzuun ana hatları, Rönesans’tan günümüze kadar resmin tekâmülünü ve cereyanlarını çizmekti. Tabiî olarak, İngiliz resim mektepleri ve ressamları hakkında söyledikleri, İngiliz edebiyatı ile uğraşanların bilhassa alâkasını çekti. Çünkü İngiliz edebiyatının resimle içten alâkası vardır. İngiliz şairleri arasında kelime ile resim yapmak sanatı hayrete-değer bir şekilde tecellî etmiştir. Âciz kanaatimce bu, İngilizlerin iki husûsiyetinden ileri gelmiştir: 1. Tabiat sevgisi ve tetkîki. İngiliz edebiyatında tabiat tarifi nadiren klişe tabirlere bağlıdır. Şair, hemen hemen ekseriyetle tabiatı kendi gözleri ile görür, kendi anladığı gibi ifadeye çalışır. Bunda belki İngilizlerin ta çocukluklarından itibaren tabiatı kendi hesaplarına görmeye alıştırılmaları; otların adlarını, hayvanların âdetlerini öğrenmeleri; açık havaya düşkün bir millet olmaları birer âmil olmuştur. İngiltere adasının tabiatında, resme müsait olan en basit ve günlük manzaralardan en esrarlı, acâyip, hattâ mistik ve tabiatüstü korkusu veren taraflarının da bunda bir dahli olduğunu zannediyorum. Göl sahasını gören bir yabancı (Lake District), bu yerin, “Göl Şairleri” denilen Wordsworth ve Coleridge gibi kelime ile tabiat resminde üstad yetiştirmiş olmasına hiç de hayret etmez. 2. İngilizlerin çok karışık ve başka görünen mizaçlarının çocuk görünen bir tarafı da onlara kelime ile resim yapmak kabiliyeti vermiş olsa gerektir. Çünkü kelime ile resim, muhitine karşı heyecan ve tecessüsünü muhafaza eden çocuklarda ve sade insanlarda vardır. Bu kabiliyet derece derece halk şiirlerinde daima göze çarpar. Çocuklardan birçok misâl getirebilirim. Bir gün, bana çok yakın üç yaşında bir çocuğun elinden tutmuş gezmeye götürüyordum. Gök maviydi ve üstünde beyaz bulutlar uçuşuyordu. “Bu ne?” dedim, başını kaldırdı, “Sokağın tavanı,” dedi. İngiliz edebiyatında bu kudret, çok renkli bir şekilde, Elizabeth Devri’nin Spenser adlı şairinde vardı ve bu adamın tesiri hiçbir zaman zâil olmadı. Buna, İngiliz edebiyatının büyük şairleri arasında hemen her devirde misal bulmak kabildir; fakat 19. asır bu kudreti biraz daha ileri götürdü. Yalnız kelime ile değil, fırça ile resim yapan iki büyük şair ve ressam yetiştirdi. Bunlardan biri, büyük bir hakkâk olan Blake’dir ki, bilhassa büyük şiirleri, tasviri geçilmez derecede güzeldir. Bundan başka da şiirlerinin içine koyabildiği renk ve resim 19. asır İngiliz edebiyatında çok müessir olmuştur. Shelley ve bilhassa Keats gibi 19. asır Romantiklerini okurken Blake’in tesirine hayret etmemek mümkün değildir... İkinci büyük ressam-şair “Raphael’den Evvelkiler” (Pre-Raphaelites) şiir mektebinin başında olan Rosetti’dir. Meselâ bu şair-ressamın “Mübarek Kız” (The Blessed Damozel) adlı şiirinde yarattığı tablo, herhangi kıymetli ve tanınmış boya ve kanava resimlerinden daha büyük bir resim gibidir: “Mübarek Kız, Göklerin Altın parmaklığına dayandı, Gözlerindeki gölge ve huzur Akşamla inen sulardan daha sakindi; Elinde üç zambak Saçlarındaki yıldızlar yediydi.” İşte, bir İngiliz ressamını dinlemeye giderken, tabiî olarak, kelimeden yapılmış İngiliz resimleri insanın muhayyilesinde canlanıyordu. Steegman bir ressamdır. Eserlerini teşhir etmiş, tanınmış, fakat bundan daha fazla sanat münekkidi olarak The Rule of Taste kitabı; Londra’da olduğu kadar muhtelif memleketlerde verdiği sanat tenkidine ait konferansları dikkati celbetmiştir. Fakültede verdiği konferanslarda resmin inkişâfını anlatırken, çok iyi seçilmiş resimlerle misaller verdi. Steegman’ın bilhassa İngiliz ressamlığı hakkında söyledikleri dikkati çekti. Fakültedeki İngiliz ressamlığına dair verdiği konferansları gözden geçirirken, bir de yukarda bahsettiğim kitabındaki “Sanat ve Demokrasi” bahsi üzerinde biraz duracağım. halideedipadivar2 Steegman, memleketinin resminden bahsederken, iki safhası üstünde en çok durdu: Portre ve Manzara. İngilizlerin başlıkları, bilhassa bu iki safha üstünde göze çarptığı için, bir İngiliz münekkidinin buna dair söyleyeceklerinin daima kıymeti vardır. Steegman, portrenin resim sahasındaki tekâmülünü vuzuhla çizdi. Bilhassa portrenin fotoğraftan ayrılan noktası üzerinde durarak, portrenin nasıl mevzuun haricinden ziyade, içini ve şahsiyetini ifade eden hususiyetlerden birini yahut birkaçını yakalamak icap ettiğini anlattı. Portrenin ne kadar benzemesi yahut benzememesi meselesinin, ressamın mizacına yahut mensup olduğu cereyana bağlı olduğunu gördük. Anladık ki İngiliz portre-ressamları, hiç benzemeyen portre ile, fotoğraf gibi, mevzuun dış yüzüne bağlanan portre arasında daima bir vasat bulmaya çalışmıştır. Dedi ki: “Ümid ederim ki bazılarınız bir gün Londra’ya gelirseniz, Portre Galerisi’ni gezmeyi unutmazsınız. Buradaki koleksiyon sadece portreye inhisar eder. İngiliz tarihinin son dört yüz senesinde, sulh ve harp, siyaset, ilim, edebiyat, sanat, musiki ve insan dimağının bütün faaliyetlerinde yer almış olanların resimleri vardır. Bu nevi galeri dünyanın hiçbir tarafında yoktur... Bazan bana iyi portre nedir diye sorarlar. Bence bunun, mevzuun güzel ve yakışıklı, genç ve romantik veya yaşlı ve vakarlı olmasıyla hiçbir münasebeti yoktur. İhtiyar ve çirkin erkeklerin birçok iyi portreleri olduğu gibi, güzel kadınların da birçok kötü portreleri vardır. İyi portre üç şey ister: Evvelâ mevzuun dışından görünüşü; ikincisi, seyircilere –mevzu hakkında bir şey bilmeseler bile– şahsiyetini anlatabilmesi; yani, vaktiyle yaşamış fakat (şimdi) hayatta olmayan portredeki adamın şahsiyeti hakkında en esas bilgiyi verebilmesidir...” Bu bakımdan, acaba İngiliz portreciliği ne dereceye kadar portresine mevzu olan insanı, tarihî zemini ve ruh iklimi içinde gösterebilmiştir? Steegman bize, İngiliz portreciliğinin kuvvetli bir devri olan 18. asrı aldı, buradaki büyük portre ressamlarından ayrı ayrı bahsetti. Bu asırda bütün Avrupa’da yüksek bir seviyeye ulaşan medeniyet bilhassa İngiltere’de çok ileridedir. İngiltere bu devirde mâmur, zengin, terakkiye iman etmiş, içerde sulh, dışarıda emniyete dayanmış bir âlemdi. İşte böyle bir maddi ve manevi iklimin bütün tezahüratı ve tesirleri, bu devrin portrelerine aksetmiştir. Bunlarda; tahsili yüksek, dünyayı bilen İngiliz centilmeni başta olmak üzere, o devirdeki yurt ve hayat olduğu gibi görünür. Mâmâfih, bu refah devrinin bu asırda resmedilen hayatının başka başka safhaları vardır. Sırf portreden başka bir de içtimaî hiciv, moral gayeleri olan resimler; kısaca, İngilizin sanat ve edebiyatta bir türlü ayrılamadığı gayeler de göze çarpar. Bu üç sahada kendini göstermiş simalar arasında dünyaca tanınmış İngiliz portre ressamı Gainsborough’dur. Steegman’a göre bu adam, sanatın ortaya attığı hiçbir cereyana tâbî olmamış; renk, teknik ve hayat ifadesinde, resmin lirik bir şairi olmuştur. Yalnız İngiltere değil, İtalya, Moskova, Paris; hülâsa, büyük Avrupa şehirleri onu büyük tanımışlardır. Gerçi Gainsborough tamamıyla tabiî bir dehâ değildir: Michel Ange, Rembrandt ve Velásquez gibi eski üstadların yollarını, tekniklerini içinden tetkik etmiş bir ilim ve fikir adamıdır; bununla beraber, hayatı içinden kavramıştır. İster bir harp kahramanı, ister güzel bir kadın, ister bir çocuk olsun, hepsinin portresinde hayat bir nabız gibi atar... Portre sahasında bunlar ve diğer bazı isimler yalnız Londra’yı değil, İngiltere’nin muhtelif yerlerinin hususiyetlerini baştanbaşa resimlerine aksettirmişlerdir. Steegman, portre sahasında İngiliz’in tıpkı edebiyatta olduğu gibi resme de hayatı nasıl aksettirdiğini, kiminin gölge ve ışık, kiminin desende vs. dehâsını vazıh ve sade bir üslûpla ve resimlerle bize anlattı; bütün bu dağınık görünen cereyan ve üslûpların –tıpkı edebiyatta olduğu gibi– nasıl bir bütünü, nasıl âhenkli bir terkibi ifade ettiğini, kendini dinleyenlere ihsas etmeye muvaffâk oldu. İngiliz ressamlığının diğer büyük bir şubesi olan manzara ressamlığı da muhtelif cereyan, teknik ve sanat görüşleriyle birbirlerinden ayrılmakla beraber Steegman hepsini tek bir ağaç gövdesine bağlı olan muhtelif dallar gibi gösterdi. Manzara, tabiatı kanavada taklit değildir. Manzara, mevcut güzelliklerin tesiri altında yeni bir şekil yaratmak, tabiat malzemesini toplayıp, kendi şahsî görüşleriyle sanatta tefsir etmektir. 18. asır ortasında bu sahada büyük tanınan ressam Wilson’dur. İngiltere’nin Gal dağlarını resminde yaşatmış olan bu adam, sakin ruhlu, hem romantik hem de realist bir anlayışla ışık ve şekli kanavasına aksettirmiş bir sanatkârdır. Geniş, âsûde, ışıklı tablolarına İngiltere’nin gümüş, Roma’nın altın ışıklarını saçabilmiştir... Bu sahanın ikinci büyük ressamı, daha evvel portreci olarak tanıdığımız Gainsborough’dur. İngiltere’den dışarı çıkmayan bu adam, manzara sahasında tabiatın saf ve sade bir dehâsıdır. İlham menbâı, gündelik İngiltere’dir. Yüksek hayat nümûnelerini o kadar ihtişamla portrelerine mevzu edinen bu adam, tabiat ressamı olunca; çiftlikler, kulübeler, pazarlara giden arabalar ve yük beygirlerini seçerek onlara can vermiştir. Bu da yine İngilizin terkipçi ruhunun bir tarafını gösterebilmiştir. Bunlardan sonra gelen iki sîmâdan birincisi Turner’dir. O, manzarada empresionismin, bilhassa Fransız empresionist mektebinin büyük üstâdıdır. Bu adam yirmi yedi yaşında kendini büyük olarak tanıtmış, elli sene bu muvaffâkiyetini gittikçe yükselen bir seviyede tutabilmiş, öleceği güne, yani yetmiş altı yaşına kadar çalışmıştır. Hattâ öldükten sonra da şöhret ve tesiri mütemâdiyen artmış; hülâsa, dehâsı zamanın ölçüsüne dayanan dâhiler zümresine girmiştir. Turner’de bir nokta beni çok cezbeder: Bazı büyük tablolar vardır, mensup oldukları mektebin modası geçmiş mevzuları hakkında alâkamız kaybolmuştur; fakat gördüğümüz vakit, bu kanava üstündeki adamların hâlâ yaşadıklarını hissederiz. Manzaralar vardır, hiç görmemiş ve bize âşinâ gelmeyen yerleri tanıtırlar, fakat resim gibi değil: güneşi ile, gecesi ile, ana tabiatı ile, bütün yaşayan manzaraları ile bizi karşılaştırırlar. Turner’in manzaraları işte böyledir... Londra’da her ne zaman resim galerisine gitsem doğru Turner’e koşardım. Fena boya kullanmış olduğu için üzerlerinde bir perde vardı. Bu perdeyi çeker çekmez, Turner manzaralarının güneşi, mavi gökten gelir gibi sislerinin karanlık ve aydınlık oyunları, herhangi gamlı küskün atmosferi taptazedir. Steegman, Turner’in sanatının birbirinden ayrılan üç safhasını birkaç cümleyle canlandırdı: Turner otuz beşine kadar şekil ve madde üstünde durmuştur. Bu devirde ilham kaynağı Şimâlî Gal, İsviçre ve Savua dağlarıdır. İkinci safhasında tıpkı Claude Laurain gibi klâsik mevzular seçmiş ve mitolojiden aldığı bu mevzuları günlük manzaraların üstüne işlemiştir. Üçüncü safhasında İtalya ve bilhassa Venedik âmil olmuştur. Bu devir ışık ve renk devridir. İlk safhasındaki şekil gittikçe fezâda erimiş, havaya inkılâb etmiştir: O kadar ki, artık Turner’in hayâlinde şekil ve madde diye bir şey yoktur; sadece renk üstüne renk, ışık üstüne ışık terkibi yapmıştır. Bu büyük empresionistin bu devirdeki tablolarının ne kadar heyecan uyandırabileceği ancak onları gördükten sonra anlaşılabilir. Fransız empresionisminin üstâdı nasıl Turner olmuşsa, Fransız realistlerinin Barbison mektebinin babası da Constable adlı büyük bir İngiliz ressamdır. “Buğday Tarlası” gibi tabloları ile dünyaca tanınan bu ressam da ışık ve renk sahasında çok yenilikler ortaya atabilmiştir. Gerçi bu iki muâsır İngiliz ressamının yanında aynı derecede büyük isimler yoksa da İngiliz ressamlığı bu devirde kır, açık hava, av manzaraları, atlar, köpekler gibi içinde yaşadıkları manzaraları ve arkadaş oldukları hayvanları bol bol resmetmişlerdir. Steegman, konferansında değil, fakat The Rule of Taste kitabında, sanatın demokratlaşmasını bir ressamdan ziyâde bir fikir adamı, hattâ bir hoca gibi faydalı bir tarzda çiziyor. 1840 senesinde İngiltere’de uzun süren muhafazakâr bir hükûmetin yerini alan liberal bir hükûmetle beraber çok mühim siyâsî ve içtimâî bir hareket başlamıştır. İngilizler, ihtilâl denilen şeyden ne kadar ürkerlerse, vicdan hürriyeti, ferd hürriyeti gibi kelimeler, üzerlerinde büyülü bir tesir yapar. Şairi, papazı, siyâsî ve millî kahramanları hep bu büyülü kelimeler vasıtasıyla İngiliz milletini avlarlar. 1830’da hürriyet mefhumu artık “Hukuk-u Beşer Beyannâmesi”nin romantik devrindeki mânâsını kaybetmiş, birtakım hakiki ihtiyaçların ifadesi olmuştur. Bu devir bilhassa sanayinin inkişâfı ile ortaya birçok dâvâlar ve yeni zümreler atmıştır. Tarlasını terk eden, fabrikalara koşmuş; şehirlerde sanayii inkişâfı bir taraftan istismâr edilen fakir bir amele sınıfı, diğer taraftan da ananeye dayanmayan zengin ve kudrete susamış bir orta sınıf yaratmıştır. Tabiî olarak aristokratın, burjuvanın ve fukaranın bu intikal devrinde bir sürü yeni şikâyetleri ve ihtiyaçları olmuştur ve bütün bu karışık dâvâlar umumiyetle demokrasi kelimesi etrafında dönmüştür. Bu yeni hareketler ve dâvâlar girdabı arasında –Steegman’a göre– bir sanat ihtilâli vücuda gelmiş; sanat da klâsik ve Rönesans bağlarını kopararak hürriyete kavuşmuştur. Bunun neticesi olarak zevk artık muayyen klâsik kayıtlardan ziyâde, modaya tâbî bir şey olmuştur. Hiçbir şey kendi hesabına güzel veya çirkin değildir; bina, insan, tabiat, şiir... her şey bu yeni zevkin ölçüsüne tâbîdir. Tahsilin halka inmesi ve güzel sanatlar hakkında mâlûmâtın yayılması da sanattaki değişiklikte müessir olmuştur. Herkes okumuş, o kadar okumuş ki, düşünmeyi ve kendisi için görmeyi unutmuştur. Bunun neticesiyledir ki, sanatta mevzu, sanattan ziyâde mühim olmuş, sanat edebîleşmiş; resimde, basit heyecanlar uyandıran ve umumun tecrübe edebileceği hisler aranmıştır. Bunun neticesiyle bu demokrat cemiyetin resminde de yeni kıymetler hâsıl olmaya başlamıştır. Para ve kudret orta sınıfta olduğu için, onlar kendi zevklerini, ahlâk ve felsefelerini resme aksettirmişlerdir. Bu devirde kahramanlık, asâlet nümuneleri destânî bir çerçeve içinde halka gösterilerek zevk ve ahlâkları yükseltilmeye çalışılmaz; fakat bütün bu mefhumlar artık günlük hayatın, tabiatın, ekseriyetin muhiti ve ruh iklimi içinde aranır. Hülâsa, her modern sanatta olduğu gibi resimde de sanatkâr artık eserini satın alanın zevkine ayak uydurmuştur. Steegman son konferansında, resmin İngiltere’de bugünkü vaziyetini kısaca hülâsa etti. Birçok sahalara yayılan ressamlar arasında en büyüğü ve dünyaca meşhur olanı John’dur. Daha fazla portre ressamı olan Augustus John, belki en subjektif eserlerini en çok kendi zevk ve mizacına uyduran bir sanatkârdır. Portrede bugün en yüksek dereceye varan bir eseri belki Portekizli büyük sanatkâr Madame Suggja’nın resmidir. Portre, manzara, hayat, hülâsa her sahadaki yenilerden bahsederken Steegman sürrealist cereyanına temas etti ve fikrini şu cümleyle hülâsa etti: “Kısaca, sürrealizmin gayesi, şuuraltı ve yarı anlaşılmış insiyak ve heyecanları şuurüstüne çıkarmaktır. Bu bir edebiyat ve sanat cereyanından daha ileri gider; bu, bir nevî hayat görüşü ve menfî bir hayat felsefesidir...” İngilizlerin başta Wadsworth olmak üzere bir hayli sürrealist genç ressamı vardır. Steegman, bugünkü ressamlığa kuvveli ümitler bağlıyor; çünkü bugün bunlar görüş ve akîdeleri ne olursa olsun, hayatın en kanlı ve karışık bir safhası içinde, cephenin önünde ve ardında resim yapıyorlar. İşte, bugün de –dün olduğu gibi– İngiliz, edebiyatta olduğu gibi resimde de hayatı kendi kaynağından almaya uğraşıyor ve bunun yeni bir terkibini yapmak istiyor. Steegman gibi bir sanat münekkidi bütün bunları bu kadar vuzuhla anlatırken, İngiliz ruhundaki perdeyi biraz daha inceltti.
Geçen ay kütüphanede araştırma yaparken İngiliz Edebiyatı Târihi Zümresi adlı yayının 1944 yılındaki 1. sayısında Halide Edib’in “İngilizlerde San’at ve Mr. Steegman” adlı yazısına rastladım. Ressam John Steegman’ın sanatı ve eserleri özelinde, İngilizlerin sanat anlayışını irdeleme amacıyla yazılmış bir incelemeydi bu. Yaptığım araştırmalar neticesinde, yazının yalnızca bu dergide yayımlanıp Halide Edib’in –İngiliz Edebiyatı Târihi çalışması da dahil olmak üzere– daha sonra yayımlanan kitaplarına alınmadığını gördüm. Ayrıca bu bilgiyi, edebiyatımızın büyük kalemi ve büyük hafızası Selim İleri’den de teyit ettim: Yazı unutulmuştu! – Orçun Üçer
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Muggle'ların da Severek Kullandığı Har..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Livia Gershon

2 Nisan 2025

Orwell’i Propaganda Malzemesine Dönüşt..

Orwell’in romanları çoğu okur tarafından sosyalizm karşıtı ve kapitalizm yanlısı birer propaganda metni olarak görülse de, bu eserler son yıllarda farklı siyasi argümanlara temel teşkil eden bir kaynak haline geldi.“Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol ede..

Devamı..

Direniş Edebiyatı

Momina Areej

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024