Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Ekim 2022

Edebiyat

Olmak İstemediğim Yerler

Banu Yıldıran Genç

Paylaş

2

0


Yıllar boyu hasta bir bedenle sonra hasta bir zihinle yaşamak, ölmek isteyip ölememek, yapayalnız kalmak, çocuğunu kaybetmek, suçlayacak birilerini arayıp bulamamak...

Kırklı yaşlar konusunda kafam çok karışık. Kutsal kitaplarda, mitlerde bile geçen bu yaşın önemine inanıyorum, bana verdiği özgüvene, istediğimi arkamda bırakma özgürlüğüne, fındık kabuğunu doldurmayacak şeyleri dert etmeyi bırakışıma, hayatın siz ne yaparsanız yapın illa kendi yolunu çizeceğini öğrenmiş olmama hayranım mesela. Yirmilerimde bana böylesine değişeceğimi söyleseler, inanmazdım.

Kafamın karışıklığı doğanın matematiği yüzünden. Biz kırklı yaşlara geldiğimizde ana-babalarımız yaşlanmış oluyor. Üstelik şu hayatta bir de çocuk yapalım dediysek evde sürekli uğraşmamız gereken tahammülfersa yaşta yani ergenlik çağında bir çocuğumuz var demek. Üreme içgüdüsünü filan hesaba kattığımızda hayatın kırklarımızda önümüze getirip koyduğu şey bu. Yaşlanıp bakıma muhtaç olmaya başlayan ve gittikçe çocuklaşan ana-babalarla, yetişkin olmak isteyen ve olmadığını fark ettikçe hırçınlaşan çocuklar.

Geçtiğimiz günlerde okuduğum Yedi Boş Ev’de Samanta Schweblin tabiri caizse elimden tuttu, kitaba adını veren evlerde gezdirdi beni. Ölmüş çocuklar, yaşlanan ana-babalar, bakıma muhtaç hastalar gösterdi. Gitmek istediğim yerler değildi hiçbiri. Görmek istediklerim değil. Ama edebiyat benim için böyle bir şey. Hayatta en çok korktuklarımı önce edebiyatla yaşıyorum. Hele Samanta Schweblin gibi ustalığını önceden bildiğim bir isimse “gitmeyeceğim” demek mümkün olmuyor.

samanta schweblin

Arjantinli Samanta Schweblin daha ilk öykü kitabı Ağızdaki Kuşlar’la bize Latin Amerika edebiyatının genç dehalarından olduğunu göstermişti. Oradaki tekinsiz öyküleri, bazen gerçeküstüyle karışan gerçeklikleri ve anlatıcıyı çocuk olarak seçtiği öykülerde özellikle ayırt edilen dil ve teknik ustalığını sevmiştik zaten. Sonra bir novella geldi. Geçen yıl okuduğumuz ve hemen ardından sinamaya da uyarlanan Kurtarma Mesafesi hepimizin tüylerini diken diken etti. Sanırım bir yıl sonra Yedi Boş Ev’de değineceği konuların habercisiymiş bu novella. Şimdi, ikisini de okuduktan sonra öyle düşünüyorum. Kurtarma Mesafesi’nde Samanta Schweblin bizi ölüme, özellikle çocuk ölümüne, hayatta kimsenin yaşamaması gereken o acıya yaklaştırıyordu. Bir yandan ne olduğunu bilememenin verdiği gerginlik, gerçek olup olmadığını anlamadığımız bir biçimde öte dünyayla kurulan bağ, tüm olan bitenin gayet politik bir biçimde çevre politikalarına bağlanması yüz sayfalık kitabı midemiz kasılmış, kulaklarımız uğuldar bir halde bitirmemize yol açtı. Samanta Schweblin ilk kitabından itibaren gezindiği tehlikeli suları daha vurucu hale getirmişti.

Yedi Boş Ev'deki yedi öykünün altısında farklı farklı evlerde geziyoruz. Kitap yayına hazırlanırken ödül alan ve kitaba dahil olan “Şanssız Bir Adam” bence kitabın bütünlüğünü bozmuş, kötü bir öykü değil ama tedirgin tedirgin gezdiğimiz evlerden de değil. Diğer altı öykü yine Latin Amerika edebiyatının mütemmim cüzü sayılabilecek bir biçimde sınıf farklarına, tekinsiz alt sınıf mahallelerine, evsizlere değiniyor ama özellikle yazının başında bahsettiğim yaşlanma, hastalık ve ölüm temalarına değinen iki öykünün etkisinden günlerce çıkamadım.

Cesur gençlik korkak yetişkinlere karşı

samanta schweblin“Böyle Şeyler Evimizde Olağandır” öyküsü adını bilmediğimiz kadın anlatıcının kapısının çalınmasıyla başlıyor. Anlatıcının bulaşık yıkarken düşüncelerini sıraya dizmeye çalışması gibi öykü de aslında yine anlatıcının iç konuşmalarıyla daldan dala atlayarak ölüm, yas, annelik, komşuluk meselelerine değiniyor. “Evet” sözcüğü, öykünün büyülü sözcüğü. Arkasından hiçbir şey gelmeyen evet’ler tekrarlanarak öykünün en büyük duygu geçişlerini sağlıyor.

Kapıyı çalan Senyor Weimer, yılların huysuz komşusu, öykünün bir yerinde biz bu ihtiyarın on yıl evvel anlatıcının oğlunun toplarını deldiğini, sınır çizgisini geçen çiçekleri kestiğini öğreniyoruz. Oysa şimdi mahçup, iki haftada bir kapıya gelip karısının sinirle anlatıcının bahçesine fırlattığı giysileri toplamak istiyor. Fırlatılan giysiler ölmüş oğullarının, niye öldüğünü bilmiyoruz. Anlatıcının oğluna göre –burada anlatıcı oğlunun fikri olduğunu vurguluyor– kadın ölmüş oğlunın giysilerini bağışlamak istiyor, adam engel oluyor, kadın bahçeye fırlatıyor, adam toplayıp yine gardroba yerleştiriyor. Kimse müdahale etmediğinden her şey bir kısırdöngüye girmiş durumda.

Burada hem yaşanan yas duygusu aklıma takılıyor hem de ölmüş çocuğun annesinin haklılığı. Gelenek göreneklere bazı durumlarda güvenmek gerekiyor ve ölünün eşyalarının evden çıkarılmaması, saklanması sağlıklı bir durum değil. Bizde “eşyaları dağıtın ki ölü yerine yerleşsin, aklı burada kalmasın” denir, eminim Arjantin’de de buna benzer bir şey vardır. Anne yası aşıp hayatında ilerlemek istiyor, baba engel oluyor. Ve bunun değişmesi gerektiğini savunan kişi elbette her şeyi değiştirecek güce ve enerjiye sahip olan bir ergen.

Öykünün sonunda anlatıcı, Senyor Weimer’ı bahçedeki banka oturmaya davet edip limonata ikram ederken bir şeylerin değişmesi gerektiğini söylemeye çalışıyor ama ağzından çıkan tek cümle şu: “İnsan bir şeyi kaybedince, nasıl desem, başka şeylere yönelmek lazım.” Sonrası işte bahsettiğim evet’ler... İlk evet, devam edin ya da lütfen anlamında, bunu anlatıcı da biliyor. Ama edemiyorlar.

Sonra öyküye o enerji geliyor. Hareket edemeyen, hiçbir şeyi çözemeyen iki insanın üzerine doğru yürüyor. “Oğlum tel kapıyı açıp bize doğru yürüyor. Yalınayak, genç ve güçlü, çimlerde hızlı adımlarla ilerliyor. Bize kızgın, eve kızgın, bu evde her şeyin hep aynı sırayla gerçekleşmesine kızgın. (...) Ama bize dokunmuyor. Tekrar baktığımda oğlumun bodur çamlara yöneldiğini görüyorum. Giysileri öfkeyle çekip alıyor ve dertop ediyor, sonra da geldiği yönde konuşmadan uzaklaşıyor.”

Atalet içindeki iki yetişkin, biri söylemek istediği cümleleri dışından kuramayıp yaşlı adamın yardıma ihtiyacı olduğunu hissettiği yerde susuyor, öbürü hayatına nasıl devam edeceğini bilmezken belki de kendisine ne yapılması gerektiğinin söylenmesini bekliyor. Oysa öylece oturuyorlar. Orada olmak istemiyoruz, oğlunun gidişini kabullenemeyen Weimer’dan da sinirle yürüyen oğlunda kocasını görüp bir anlığına gözünü kapayan (buradaki şiddet anıştırması yine nefis bir detay) anlatıcıdan da uzaklaşmak istiyoruz.

Genç biri onların yapması gerekeni en sonunda yapıyor. Oğlanın sahneye girmesi ve çıkmasını anlatıcının gözünden bir film gibi aktaran Samanta Schweblin -ki üniversitede sinema okumuş- olabilecek en minimal biçimde sonlandırıyor öyküyü. Oğlan fırtına gibi esip gittikten sonra Weimer son kez “Evet.” diyor ve iç geçiriyor. Biz o iç geçirmenin evet’e kattığı anlamı tamamen biliyoruz. Schweblin’in bizi alıp götürdüğü yerlerden serbest kalsak bile tamamen ayrılmamız zor.

samanta schweblin

Ölü çocuklar, bomboş zihinler

Beni ruhsal olarak asıl zorlayan metin ise hemen bu öykünün ardından gelen uzun öykü oldu. Elli sayfalık bu öyküde Aynur Kulak’ın K24 için yaptığı söyleşiden öğrendiğimize göre yazar büyükannesi Nora’dan ve onun solunum probleminden ilham almış.* “Mağaramsı Nefes” adını taşıyan öykü daha en başta bizi içinde yaşamak istemeyeceğimiz bir eve götürüp konduruyor. Yaşlı Lola neredeyse hareket edemeyecek denli ağrılar içinde, üstelik nefes alırken yeterli oksijen alamadığı için mağaradan gelen bir yankı gibi korkunç sesler çıkarıyor.

Cebinde bir listeyle dolaşan Lola ve emirler vererek domine ettiği adını bilmediğimiz kocası uyumlu bir yaşam sürüyora benziyorlar. Çünkü kendi yaşlanan anne babamdan biliyorum ki her evin, ilişkinin kendine has dinamikleri var ve yıllarca süren bu düzen dışarıdan bir göze, bir okura ilginç gelse de adam listelerle alışverişe çıkmaya, kadının her istediğini hazır tutmaya, ilaçlarını vermeye, nedendir bilinmez hazırlayıp doldurduğu kolileri istiflemeye ve sürekli yok olan toz çikolatadan almaya devam edecek, hayatının geldiği bu evrede onu rahatsız eden bir şey yok.

Toz çikolata (Nesquik gibi içecek tozu için kullanılan bu tamlamanın çevirisinin doğruluğundan emin değilim, çikolata tozu ya da kakao daha anlaşılır geliyor ama kitapta öyle olduğu için değiştirmeyeceğim.) öykünün en önemli detaylarından. Bu toz sayesinde Lola’nın tek hastalığının bedeni ve akciğerleriyle ilgili olmadığını da anlıyoruz. Maalesef Lola en olmak istemediğimiz yerlerden birinde, Alzheimer’lı bir beyne hapsolmuş. Samanta Schweblin bizi adım adım öyle bir götürüyor ki bu noktaya önce kafamız karışıyor, yok olan toz çikolatayı kocası mı tüketiyor kendisi mi anlayamıyoruz. Sonra cebinde taşıdığı listenin ne işe yaradığı, eşyaları niye kolilediği çıkıyor ortaya. Hatta toz çikolatanın çok eski zamanlarda hastalanıp ölmüş oğullarının en sevdiği şey olduğunu da öğreniyoruz. Yine ölü çocuk-hastalık kapanına sıkıştık.

Evin doğal düzeni, karı kocanın dinamiği yanlarına taşınan komşularıyla değişiyor. Bekâr bir anne ve 12-13 yaşındaki oğlunu daha en başta tehdit olarak gören Lola bu konuda kocasıyla tartışıyor. “‘Niye bu kadar önyargılısın?’ demişti adam. ‘Çünkü bu eve bir erkek lazım.’”

Öykünün başından beri Lola’ya karşı iyi niyetimizi korumakta zorlanıyoruz aslında, gittikçe de zorlaşıyor. Samanta Schweblin bunu bilerek yapıyor, olumsuz ve ters davranışları seriyor önce gözlerimizin önüne, oysa bir süre sonra “ev”in Lola için ne anlama geldiği, neredeyse Freudyen bir biçimde orayı yabancılardan koruması gerektiğini düşünmesi ve dışardaki her şeyi tehdit olarak görmesini anlar hâle geliyoruz. Lola uzak durmaya çalıştığımız bir karakterken gözlerimizn önünde neredeyse yardım etmeye çalışacağımız, anladığımız bir karaktere dönüşüyor. Bu dönüşüm elli sayfalık bu öykünün en büyük başarısı bence.

Yine K24 söyleşisinden öğrendiğimiz kadarıyla yayıncıları Samanta Schweblin’den bu öyküyü uzatıp roman haline getirmesini talep etmişler. Yazarın cevabı net olmuş: “Annemin sık sık dediği gibi, zehir şişesi ne kadar küçükse, zehir o kadar güçlüdür.”

Ve öykünün her sayfasında gerilmiş bir okur olarak bu kararın çok doğru olduğuna inanıyorum. Zehir tam dozunda ve çok etkili. Öyküde Alzhemer hastası yaşlı bir kadın dışında Latin Amerika gerçeği var. “Oturdukları semt tehlikeli bir yere dönüşmüştü. Artık daha yoksul, daha pisti.” Tüm bu korkuların üstüne akşamları yemek sipariş ettikleri lokantanın soyulması Lola’nın kafasında bambaşka bağlar kurmasına sebep oluyor. Yaşlılar değişiklikten, yenilikten ve gençlerder korkar, bu neredeyse evrensel bir gerçek. Bunları anlayışla karşılayan yaşlılar sağlıklı olgunlaşmış demektir ve bu o kadar az rastlanılan bir şey ki. Lola her ne kadar acımaya başladığımız bir karaktere dönüşse de huysuz bir ihtiyar. Hatta bazen beddualarda söylendiği gibi etrafındakilerin ölümüyle sınanan, geceleri ölme isteğiyle yatağa yatan ama ölemeyen bir karakter.

Samanta Schweblin’in gezinmeyi sevdiği sular yine aynı. Ölü çocuklar bu öyküde birken ikiye çıkıyor. Komşu kadının oğlunun yok olması, Lola’nın gördüğü halüsinasyonlar, çocuğun cesedinin bulunması, Lola’nın artık iyice giden zihniyle yaslı komşuyu rahatsız edip durması, gerilimi doruk noktalara çıkarıyor. Ve bu arada yazar bize bazı şeyleri tekrar tekrar gösteriyor. Toz çikolata, market ve Lola’nın kocasının geride bıraktığı küçük kutu. Schweblin’in detay ustalığını Kurtarma Mesafesi’nden biliyoruz, böylesi bir metinde açık uç bırakmayacak, gözlerimizin önüne sermese de birer cümleyle bu şeylerin anlamını çözeceğiz.

Sona doğru gelirken Lola’nın ilerleyen Alzheimer’ını öyküde karmakarışık olmuş paragraflardan anlıyoruz. Geçmiş ve gelecek birbirine karışıyor. Hakikat ve hayal birbirine giriyor. Alzheimer’lı bir kadının zihnindeyiz. Ve daha evvel de dediğim gibi olmak istediğimiz son yer burası. Lola’nın gittikçe yaşanmaz hâle gelen evinden, bozulmuş yemeklerinden, artık her yere yapıştırdığı kâğıtlardan, kendi nefesinin sesini bile tanımayıp korkmasından, etrafa yaydığı kesif kokudan öyle rahatsızız ki komşu kadının evine gittiğimizde rahatlayacağız sanıyoruz. Oysa orada da polise geç haber verildiği için ölmüş bir çocuk, bitmeyen bir yas ve öfke var. Yaslı annenin öfkesi oğlunun hendeğe düştüğünü gördüğü halde haber vermeyen Lola’ya. Oysa biz o sırada Lola’nın zihninden geçenleri biliyorduk. Kadın da biliyor. Öfkesi boşa düşüyor. Hasta birini ne için ne kadar suçlayabilirsiniz?

İşte bu elli sayfada Samanta Schweblin bizi tüm korkularımızla yüzleştiriyor. Yıllar boyu hasta bir bedenle sonra hasta bir zihinle yaşamak, ölmek isteyip ölememek, yapayalnız kalmak, çocuğunu kaybetmek, suçlayacak birilerini arayıp bulamamak... liste böyle gidiyor.

Ve katarsis

Aslında Antik Yunan tragedyalarından beri sanatta dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz çünkü hep aynıyız, insanız. Hayatta korkularımız da içgüdülerimiz de değişti sansak da değişmiyor. Aristoteles’in katarsis’i, bizi korkularımızla yüzleştiren Yedi Boş Ev gibi kitapların sunduğu ‘trajik olan’ın bize verdiği haz ve acıma duygularından hareketle başlıyor, zihinsel bir üst aşamada son buluyor. Arınan, edebiyat aracılığıyla kişiliğini yeniden gözden geçiren okur, artık önceki kişiliğinde değil, değişmiş. Yani bu retorik binlerce yıl sonra bile tiyatrodan yola çıkıp edebiyata, oradan psikiyatriye bilinç dışımızdaki korkularla bizi yüzleştirme gerçeğinin ta kendisi.

Yazının başında söylediğim gibi, hayatta en çok korktuklarımı önce edebiyatla yaşıyorum. Ve bana bunu yaşatan kitapları çok seviyorum. Amerikalı, Latin Amerikalı yazarların en büyük başarısı sanırım bunda yatıyor. Bizi kısacık metinlerde bile korkularımızla yüzleştiriyorlar. Ve bunu çok büyük bir ustalıkla yapıyorlar.

Samanta Schweblin’le tanışmamızı sağlayıp kitaplarını art arda yayımlayan Can Yayınları’na ve ustalıkla çeviren Emrah İmre’ye de dönüşümümüze olan katkılarından dolayı teşekkür etmek gerekir.

* https://t24.com.tr/k24/yazi/samanta-schweblin-zehir-sisesi-ne-kadar-kucukse-zehir-o-kadar-gucludur,3864

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

YapışkanotuLal Laleş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cihan Çakan

12 Mart 2025

Aysuda, Bir Su Perisinin Masalı

Hava o akşam da sisliydi. Şimdi kış, her yer karla kaplı. O zaman aylardan hazirandı, kız kardeşim Aysuda’yla burada, gümüş grisi kumların üstünde yan yanayız. Gölün usul dalgaları bir el gibi ayaklarımıza değiyor. “Yüzelim mi,” diyor Aysuda. “Bu saatte mi,” diyorum. “..

Devamı..

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Çetin Devran

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024