Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Mart 2023

Öykü

İstihkâmcılar

Sıddık Sert

Paylaş

2

0


Kışlada gün, başıboş köpeklerin karşılıklı ahenkle ulumaları, nöbetten yorgun argın dönen hırpani kılıklı erlerin tüfek ve teçhizatlarından çıkan şakırtılar, ortalığa yayılan bot sesleri ve nöbeti henüz teslim almış tel boyundaki devriyelerin uzaktan duyulan düdük sesleriyle başlar. Hava soğuksa bu seslere bir de pencere ve kapılara vuran rüzgârın korkunç uğultuları eşlik ederdi. Çakmak Kışla İstihkâm Taburu, İkinci Bölük Komutanlığı emrine yeni atanan asteğmen Bünyamin Çatak, o sabah daha gün doğmadan uyandı. Kışla misafirhanesindeki demir ranzasında bir süre oturup gözlerini ovuşturdu. Başını uzatıp iki cam arası arı, sinek ölüsü ve örümcek ağı dolu kirli pencereden dışarıya baktı. Ortalık henüz aydınlanmamıştı.

Bünyamin Çatak, üç aylık eğitimin ardından başarıyla mezun olmuş ve yedek subay olarak Kars’a atanmıştı. Görevi gereği haftanın iki günü erkenden kalkmalıydı. Görevin heyecanı ile zaten tüm gece rahat uyuyamamıştı; uykuyla uyanıklık arası canının geçtiği bir hâl… Kışla içerisinde, eşsiz mimarisi hayranlık uyandıracak derecede mükemmel, bölge iklimine uygun, Ruslardan kalma eski taş binada; o vakitler atlar için ahır olarak kullanılan yüksek tavanlı geniş bir odada kalıyordu. Ortaçağın kale burçlarını aratmayan taş binanın, kalın duvarlarını, ilginç bir şekilde atların bağlandığı paslı demir halkalar süslüyordu. Kaldığı yerden ve acemice griye boyanmış demir ranzasından memnundu; fakat arada bir bitlenmese…

Döküm soba sönmüş, dışarıda uzak yakın bütün köpekler ürüyor. Duvara dayalı metal dolabın kapağını gürültüyle açtı. Kamuflajlı elbiselerini ve botlarını çıkarıp giydi. Kışlaya sokulması ve okunması yasak birkaç kitapla walkmeni çantasına gizlice yerleştirdi. Ehven bulduğu kişiliksiz bu görüntüye ve yasaklara küfür ede ede binadan çıktı. Hava aydınlanmaya henüz başlamıştı. Buz tutmuş yoldan düşmemek için türlü çabalar sarf ederek yokuş aşağı kışla mutfağına ilerledi. Sabahın alaca karanlığında her cinsten toplanmış irili ufaklı kışla köpekleri açlığın verdiği dürtüyle kuyruklarını sallayarak mutfağa kadar ona eşlik ettiler. Mutfak çavuşuna ve kamyon şoförüne yemek karavanaları ile erzak sandıklarının hazır olup olmadığını sordu. Solgun, haki tenteli kamyonun şoför mahallindeki yerine oturdu. Parkasının yakalarını kaldırıp boynunu kıstı. Yüzünde belirgin sabah mahmurluğu ve tuhaf düşünceler içerisinde esneyerek şoförün işini bitirip binmesini bekledi. Bu yemek taşımalar beyhude… Çok iyi biliyordu ki; özensizce boyanmış Amerikan malı karavanadaki sıcak çorbanın yarısından fazlası yoldaki sarsıntıdan dolayı dökülecek, kalan yarısının da soğuktan yağı donacaktı. Çuvaldaki kuru fasulye, nohut, mercimek gibi bakliyatı da üşenip yemek yapmak yerine yöredeki köylülerle tavuk, ördek karşılığında takas edeceklerdi müfrezedeki askerler.

Bünyamin asteğmen, üniversiteyi bitirir bitirmez askerlik işini de aradan çıkarmak adına anne ve babasının tavsiyesiyle ilk celpte askere yazılmıştı. Hatta babasının onu erkenden evermek için bir an önce askerliğini bitirmesini arzuladığını da biliyordu. Askerdeki görevi, Ermenistan sınırında, Arpaçay Nehri üzerindeki demiryolu köprüsünü imha için görevli istihkâm müfrezesine haftada iki gün ekmek, erzak taşımak. Ayrıca dini, milli bayramlar ile 1 Mayıs ve Nevruz gibi olağanüstü sakıncalı (?) günlerde müfrezede terhis bekleyen, görünüşleri insanlık ve medeniyetten uzak erlere komuta edip emniyeti sağlamak. Aynı zamanda bir Rus saldırısı olduğunda emirle demiryolu köprüsünü havaya uçurmak... O, görevinin en çok da bu kısmını seviyor; “köprü uçurmak!” havalı ya!

Ermenistan sınırında kerpiçten yapılmış iki göz müfreze binasının elektriği ve suyu yoktu. Damında, Amerikan malı bir makineli tüfek bulunurdu. Telefon da manyetolu; Çevir ha çevir! En yakındaki Piyade Hudut Taburu santral görevlisi erin keyfi gelip de fişi sokete takıp “Alo!” deyinceye kadar…

Asteğmen istihkâmcıydı. Onlara ‘Mezarcı’ da diyorlar. Askerliğini yapmış herkes bunu böyle bilir ve alay eder. Ortaçağda kaleleri zapt etmek için toprak altından tüneller açan ‘Lağımcılara’ yıllar sonra modern orduların kurulmasıyla savaşlarda ceset gömme işi de yüklenince mezarcıya çıkmıştı adları. Hâlbuki şimdi öyle mi? Köprü kurma, mayın döşeme, tahrip yapma, engel yapma gibi bir sürü özel görevi var istihkâmcıların. Onun da görevi sınırdaki koca demiryolu köprüsünü havaya uçurmak. Sadece böylesine önemli bir görevin kendisine verilmesi bile tek başına bir gurur kaynağı. Bu nedenle görevini önemsiyor, hiçbir hususu aksatmıyordu. Her ne kadar Ermenistan tarafı ile Türk tarafının demiryolu ray aralığı farklı olsa da savaş durumunda köprü, Ermeniler ve Ruslar tarafından kullanılmasın diye imha edilecekti. Göreviyle gizliden gurur duyuyor, içi içine sığmıyordu. Anne ve babasına çok gizli ve önemli bir görevi olduğunu ama devlet sırrı olduğundan bunu onlara bile açıklayamayacağından her mektubunda kıvançla bahsediyordu.

Erzak yükleme işi tamamlandı. Nevruz nedeniyle iki gün kalacağı sınırdaki müfrezeye doğru yola çıktılar. Amerikan yardımı muflonlu haki parkasına iyice gömüldü. Hava çok soğuk, kamyonun içinde bile ağızlarından buhar çıkıyor. Yollarda, kar ve kurumuş çamur birikintileri buz tutmuştu. Kamyon ilerledikçe tekerlerinden katur kutur sesler çıkarıyordu. Sabah soğuğunu yiyince uykusu açıldı. Düşünceliydi. Son günlerde bölgede henüz görülmeye başlayan terör saldırıları onu ve müfrezesini de tehdit ediyordu. Virajlı, bozuk, karlı ve buzlu kırk dört kilometre yolu kamyonla iki saatte geçerek sınırdaki müfrezeye vardılar. Araçtan yorgun indi. Müfreze önünde onu bakımsızlığın kir, pas ve sefaletin içinden yeni çıkmış gibi pejmürde ve birkaç günlük sakalıyla perişan halde bir onbaşı karşıladı. Göbeğini şişirip bağırarak vukuat olmadığını tekmil etti. Vukuat yoktu? Derileri karınlarına yapışmış bekçi köpekleri başıboş, erler cihan harbinden yenik olarak henüz dönmüş gibi saç sakal karışıktı. Kimi müfrezede hâlâ uyuyor, kimisi mavi beyaz dikine çizgili pijamasıyla köprü altında nehirde balık avlıyordu. Kimileri de mercimek, nohut karşılığı tavuk, ördek takası için en yakın köye gitmişti. Vukuat yoktu (?) ancak onun asla alışamadığı müfrezede hayat işte böyle işliyordu.

Bünyamin asteğmen komutasında akşama kadar ciddiyetle mıntıka temizliği yapıldı. Müfrezenin her bir yeri derlenip toparlandı. Asteğmen, durmadan erlere emirler yağdırırken arada bir de omzuna; domino taşı şeklindeki rütbelerine bakıyordu. Omuzlarını kaldırarak yürüyor, o rütbelere sahip olmanın ve karşısındaki erlere komuta etmenin dayanılmaz gururunu içten içe yaşıyordu. Kolay değil, dört yıllık fakülteyi bitirmiş, bu rütbeye hak kazanmıştı.

Kış günü, hava erkenden karardı. Asteğmen Çatak, küçük bir ahırı andıran tek katlı toprak müfrezeye girdi, ahşap kapıyı gıcırtıyla örttü. Akşam yemeğini erlerle birlikte Allah ne verdiyse -ki o gün köylülerle fasulye karşılığı takas edilen tavuk vermişti- yediler. Yemeğin ardından gelen ağırlık herkese çöktü. Erlerden bazıları köprübaşı nöbetine gitti. Kimileri aylardır yıkanmamış yataklarına uzanıp yavuklusunun hasretiyle filtresiz sigarasını yakıp daha dumanı ciğeri terk etmeden düşüncelere daldı. Ortalık sessizliğe, içerisi yoğun bir sigara dumanına boğuldu. Bekçi köpekleri bile soba başında bir köşeye kıvrılmış uyuyorlardı. Buralarda zaman yavaş akar. Keder, hüzün ve yalnızlık acımasız çıplak yüzünü olanca haliyle göstermeye başladı. Öyle ya, ortam hazır; karanlık, sessizlik ve soba… İşte şimdi insan kendisi ve geçmişiyle hesaplaşmaktan başka ne yapabilir? Geçmişinin ona en saf haliyle arkadaşlık ettiği soğuk kış gecelerinden biriydi yine. Konuşup, tartışıyorlardı. O geçmişini suçluyor geçmişi onu; işin içinden çıkamıyorlar. Soba başında uyuklayan şu köpeğe danışmaktan başka çare yok kimin haklı olduğu konusunda. Üç kere kuyruk sallıyor köpek; geçmiş kazanıyor. Hileci bunlar, düzenbazlar…

Vakit ilerledi, Bünyamin asteğmenin içi sıkılmaya başladı. Azıcık nefes için dışarı çıktı, etraf zifiri karanlık. Korkunç ve tuhaf sessizliğin uğultusu etrafa yayılmıştı. Kuzeyden soğuk ve rutubetli bir rüzgâr esti, kavak ağaçlarının kurumuş dalları, geceyi yırtan korkunç bir sesle gıcırdadı. Ürperdi. Bir terör saldırısı olsa bu zifiri karanlıkta kimi görecek? Nereye ateş edecek? İçine bir kaygı düştü. Birkaç basamaklı ahşap merdivenle kerpiç müfreze binasının alçak damına çıktı. Damda kurulu makineli tüfeğin üzerindeki soğuktan katılaşmış brandayı açtı. Tüfeğin buz gibi kurma kolunu tutup şöyle sertçe çekip bıraktı. Şıkır şıkır çalışıyor, mayona dizili şerit halinde mermiler gece karanlığında bile ışıl ışıl parlıyordu. Endişeleri biraz yatışır gibi oldu. Kaygı ve telaş yükünden gövdesini ve ruhunu sıyırınca içi rahatladı.

Bir süre karanlığı dinledi. Erlerin kimi nöbette kendi yöresinden hafif hafif yanık türküler çığırıyor, kimi toprak damda horul horul uyuyordu. Uzak köylerden gelen köpek ulumaları hariç yöreye sessizlik ve karanlık hâkim. Eline feneri alıp yokuştan aşağıya indi. Yüksekçe bir kanyonda nehir üzerinde kurulu geniş demiryolu köprüsünün ayaklarına doğru patikadan yürüdü, Köprünün, yüksek beton ve demir ayaklarına bağlı kilolarca tahrip maddelerine, plastik patlayıcılara hayranlıkla baktı. Etrafı kuşkulu gözlerle inceleyen Bünyamin asteğmen tedirgin görünüyordu. Köprübaşı nöbetindeki erlerin şaşkın bakışları altında ateşleme kablolarının ve fitillerin yerli yerinde olup olmadığını fener tutup iyice inceledi. Her şey tamam! Kontrol bitince biraz rahatladı. Yapacaklarını bir daha zihninden geçirip sıraya dizdi. Ruslardan bir saldırı olursa müfrezedeki sandıktan fünyeleri alacak, patlayıcılara yerleştirecek, kabloları bağlayıp manyetolu ateşleme cihazının kolunu çevirecek. “Ah keşke!” diye içinden geçirdi. “Şu köprüyü havaya uçurmak bana kısmet olsa!” Bu gururu torunlara kadar anlatmak vardı.

Tam yukarıya çıkacakken gecenin karanlığında köprü ayaklarına bağlı patlayıcılara bir kez daha fener tuttu. “Kim yapmış bunları? Ne zaman yapmış? Çok titiz birisine benziyor.” Yüzlerce kilo patlayıcı ve kablolar en hassas matematiksel hesaplamalar ve ince bir işçilikle köprünün kocaman beton ve çelik ayaklarına paralel bir şekilde muntazam sabitlenmişti. Daha dolaşacaktı ancak buz gibi havada üşüdü. Canı hiç istemediği halde bir an önce müfrezeye girip kitap okumayı düşündü.

Kapıyı açınca yüzüne, badem yağlı bot cilası, kaç gündür yıkanmamış çorap ve ağır bir insan kokusu vurdu. Yüzünü ekşiterek içeriye girdi, altına bir sandalye çekip ağır ağır yanan teneke sobanın başına oturdu, çantasına uzanıp el yordamıyla rastgele bir kitap çıkardı. Sobanın açık havalandırma kapağından odaya cılız bir ışık dalgası sızıyor; fasılalı alazlar tavanda ve kireçli duvarlarda hayaletlere benzer ilginç, korkunç desenler oluşturuyor. Kalkıp pencere önünde duran gaz lambasını aldı. Kibriti çakıp lambanın fitilini ateşledi, müşiri çevirip alevi çoğalttı. İçerisi biraz aydınlandı. Horlayan erlerin sesleri arasında sobaya birkaç kütük daha attı. Soba harlı yanmaya başladı. Sessizlik ve karanlıkta gözleri ve kulakları huzurlu bir dinlenmeye çekildi. Zihni berraklaştı. Yoğun düşüncelerle baş başa kalmanın doyumsuz keyfini çıkardı. Şimdi aklından hiç çıkmıyor; kim yapmış bu köprünün tahrip planlarını, kim hesap kitap edip muntazam bir şekilde yerleştirmiş kilolarca patlayıcıyı? Elinde tuttuğu gaz lambasını çantasından çıkardığı kitaba yaklaştırdı. Aniden Aziz Nesin’in yüzü belirdi. “Bir Sürgünün Hatıraları” kitabıydı. Yüzüne alaylı bir gülümseme yayıldı. Tatlı tatlı başını sallarken içinden geçirdi: “Sen değilsindir herhalde.”

Ürkek elleriyle kitabın sayfalarını sessizce açtı. Kaldığı yeri buldu. Bu tür kitapların okunması yasaktı. Bölük komutanı veya istihbarat subayınca “Uygundur!” diye kaşelenip imzalanmamış hiçbir kitap kışlaya sokulamaz… Ama o, gizli de olsa çantasına doldurduğu kitapları herkesten uzak burada rahatça okuyor, yalnızlığını gideriyordu. Zaten kuş uçmaz kervan geçmez bu yerde, Ermenistan sınırındaki bir köprünün başında. Teröristlerden başka da gelen giden olmazdı. İki odalı toprak dam, elektrik yok, su yok! Telefon da manyetolu…

Düşünceleri tekrar kitaba yöneldi, arkasındaki biyografiye göz attı. Aziz Nesin’in gerçek adının “Mehmet Nusret Nesin” olduğu yazıyor. Şaşırdı. Fotoğraftaki Mehmet Nusret Nesin’in çatık kaşlarıyla ona baktığını hissetti. Soba aniden gürledi. Sobanın başında eski bir iskemleye oturmuş sıcaktan terlemeye başlayınca önce dengesiz yanan sobaya ardından Aziz Nesin’e verip veriştirdi. “Eee bakarsın tabii öyle!” Fotoğrafta, Aziz Nesin’in yer yer ak düşmüş saçlarına baktı. “Sen şimdi rahat yatağında mışıl mışıl uyurken biz bu soğukta vatanı kollayıp koruyoruz; hem Moskoftan hem de teröristlerden Aziz Efendi!” diye mırıldandı. Aziz Nesin’in kaşları biraz daha mı çatıldı? Belki de ona öyle geliyor. Hem Aziz Nesin’in umurunda mı Ermenistan sınırındaki demiryolu köprüsü?

Uyku, genç asteğmeni elinde kitapla yakaladı. Başı birkaç kez öne düştü. Müfrezeye, oksijeni bitip tükenmiş kurşundan ağır bir hava çökerken kendini uykunun merhametli ve şefkatli kollarına bıraktı. Sabaha doğru uykunun en ağır olduğu saatler; kimse dayanamaz. Göz kapakları mecalsizce açılıp kapanıyor. Eh! Artık gelen giden terörist de yok. Yarın 21 Mart;  Nevruz… “Yarını da atlattık mı tamamdır!” Kollarını keyifle masaya yaydı. Müfreze köpekleri gibi başını kollarına yaslayıp uyukladığında sabahın dördüydü.

Köpeklerin nedensiz yere aniden ürümesiyle yorgun başını masadan kaldırdığında saat sabah on bire geliyordu. Başında bir zonklama damağında paslı bir tat. Nerdeyse yirmi dört saattir ayağındaki botu çıkarmamıştı. Askerler, iki gün önceden yakalayıp kendilerince dere kenarına yaptıkları küçük havuzlarda besledikleri balıkları ateşin üzerine sürüp nar gibi pişirdiler. Etten çok kılçıklı dere balığının köz üzerine damlayan mis gibi kokusu etrafa yayıldı. Bir parça kılçık kapmak isteyen çelimsiz köpekler olağan güçleriyle kuyruklarını sallayıp sabırsızca etrafta dolaştılar.

Her canlı gibi karnı doyunca mutlu oldu Bünyamin asteğmen. Ardından da demli bir çay… Kahvaltıdan sonra gece nöbetçisi erler uykuya, diğerleri köprübaşı nöbetine başladılar, biri de eksilen balık havuzunu doldurmaya... Genç asteğmen yorgun ve uykusuzdu. Müfreze binasına girdi, erlerin kaldığı odanın içerisine şöyle bir göz gezdirdi, her taraf darmadağınık. Birkaç eski yatak, kirli çarşaflar, ortalıkta çoraplar, yerde birkaç karavana, yağlı, kirli krom tabak ve bardaklar... Akşam okuduğu kitabı eline aldı. Aziz Nesin’in fotoğrafına şöyle bir baktı. “Mehmet Nusret Efendi, bu bir devlet sırrı, anlıyor musun, bunu bir tek ben, bir istihbarat binbaşısı, bir de Tabur komutanı ve de Kolordu Komutanı bir de; her neyse işte... Sen nereden bileceksin! Bu koca köprünün bütün sorumluluğu bende, vatan koruyoruz, vatan!” diye söylendi. Kitabı çantasına yerleştirirken dayanılamayacak kadar hafif ve onu kendinden geçiren sonsuz bir gururun içinde büyüdüğünü hissetti.

Köşede bir sandık gözüne ilişti. Ahşap, haki renkli, orta büyüklükte hayli eski bir sandık. İlginç, bugüne kadar dikkatini hiç çekmemiş. Askerler çoğu zaman bu sandığı bir masa yahut bir sehpa gibi kullanıyor, üzerine tabak, bardak diziyorlardı. Yaklaştı. Sandığın paslı, metal klipslerini zorlukla açtı. İçerisinde birkaç dosya ve tomar halinde belgeler yığılmış. Dosya ve evrakları çıkardı. Düzgün bir yazıyla elle hazırlanmış eski püskü sararmış belgeler, bir kroki ve harita ile köprünün planı vardı. Köprü planı üzerine çizilmiş tahrip planları, patlayıcılar ve kabloların yerleri mavi ve kırmızı kalemle özenle işlenmiş, bir bir gösterilmişti. Ayrıca sandığın içinde köprünün havaya uçurulmasına ilişkin yazışma ve “gizli” kırmızı damgalı sarı saman kâğıdından evraklar da bulunuyordu. Evraklar o kadar eskiydi ki, açılınca katlanmış yerlerinden lime lime oluyordu.

Tahrip planlarını define haritasına bakar gibi katlı yerlerinden dikkat ve heyecanla açtı. Krokiler, haritalar bir mimar hassasiyetiyle elle yazılıp çizilerek mükemmel hazırlanmıştı. Şöyle bir göz gezdirdi. Belgelerin, planların ve haritaların hepsinin sağ alt köşesinde hazırlayanın ismi, rütbesi, görevi ve imzası bir hattat marifetiyle elle yazılıydı. Krokiyi yüzüne doğru iyice yaklaştırdı. Okuyunca gözleri fal taşı gibi açıldı:

“Hazırlayan:

Mehmet Nusret Nesin

İstihkâm Üsteğmen. Erzurum Müstahkem Mevkii

Kars İstihkâm Taburu İkinci Bölük Komutanı (1942)”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İhap Hulusi Görey: Cumhuriyet'in Görse..Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Daniel Treisman

2 Temmuz 2025

Manipülasyonun Gücü

Günümüz diktatörleri biraz farklı çünkü onların yönetim biçiminin temelinde şiddet değil, manipülasyon var. Donald Trump genellikle sahip olduğu otoriter arzular sebebiyle eleştirilir, hatta otoriter eğilimlerin önünü açmakla suçlanır. Trump’ın liderlik tarzını ülke dışındaki emsa..

Devamı..

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024