Kurmaca içinde anlattığımız olaylardaki otobiyografik unsurların mümkün olduğunca baskılanması gerektiğini düşünüyorum.
Geçtiğimiz günlerde ilk öykü kitabı Aslında Her Şey Yolunda Notos Kitap aracılığıyla okuyucularla buluşan Duygu Terim ile yazma serüvenine ve ilk kitap heyecanına ilişkin söyleştik.
Ahmet Erkam Saraç: Sevgili Duygu öncelikle kitabın hayırlı olsun, benzer bir heyecanı yakın zamanda yaşamış biri olarak klişe ama olmazsa olmaz bir soruyla başlamak istiyorum. Neden edebiyat ve neden öykü?
Duygu Terim: Saramago sözcüklerden önceki zamanı kast ederek, “Önceleri dünya görünümler ve yüzeydekilerden ibaretti, her şey göründüğü gibiydi,” der. Sözcükler bizi görünenin ardına bakmaya sevk eden birer baştan çıkarma aracı. Onlardan mürekkep edebiyat da öyle. Üstelik edebiyat benim için kıskanç ve ihtiraslı bir sevgili gibidir, nerede ve kiminle olursam olayım hep varlığını hissettirir.
Edebiyatın yüzeysel hayatlarımızda yaşamanın imkânsız olduğu birçok tecrübeyi deneyimleme fırsatı vermesinin yanında, zamandan ârî, insanoğlunun kısır döngüsünün, tekerrürlerinin de farkına varma imkânı sunduğunu belirtmem gerekir. Söz gelimi, yoksulluğun evrensel olduğunu, on dokuzuncu yüzyıldaki yoksulluğun, yirmi birinci yüzyılda tanık olduğumuz yoksullukla denk gelen yanlarını okuyunca anlamış oluyorsunuz.
Öyküyse benim için biraz oyun, çokça bozup yeniden inşa etmek demek. Beyaz masa örtüsü üzerindeki irili ufaklı yemek lekelerine odaklanma fırsatı veriyor bana.
Yine benden daha iyi tarifleyen bir yazarın sözlerine sığınmak zorundayım. Flannery O’Connor “Öykü, başka türlü söylenemeyecek bir şeyi söylemenin yoludur,” diyor. “Anlamın verilebilmesi için öyküdeki her sözcüğün işe koşulması gereklidir.” Ben de tek tek sözcüklerle uğraşmayı, öykü bittiğinde öykünün zihinde devam etmesini seviyorum sanırım.
AES: Yine ilk kitapla ilgili yapılan söyleşilerin demirbaş sorularından birisini sormak istiyorum. Aslında Her Şey Yolunda nasıl bir süreçten sonra ortaya çıktı? Bu süreçte hangi duygular baskındı, heyecan, gerginlik, mutluluk?
DT: Genel olarak coşku hissinin hamuruma az katıldığını düşünüyorum. Beni edebiyattan başka heyecanlandıran az şey vardır. Bir şey yazarken de soğuk soğuk terlerim, ellerim titrer, kalbim ağzımda atar hep. Sinirli, gergin, çevresiyle irtibatı yok düzeyinde biri olurum bilgisayar başındayken. Ortaya çıktıktan sonra neler olduğunuysa yeni yeni deneyimliyorum. Bazen göneniyorum hakikaten. İnsan mutlu olunca ne yapar ki sorusunu sormama vesile oldu kitap süreci.
Kitaptaki öykülerin tohumları çok daha önceleri atılmakla birlikte yazımı iki yıl sürdü diyebilirim. Semih Gümüş’ün yürütücülüğündeki Notos Atölye çalışmalarına katıldığım süreç, okuma evrenimin genişlemesine ve dolayısıyla öykülerin derinleşmesine, hem Semih Gümüş’ün hem atölye katılımcısı arkadaşlarımın kıymetli katkıları farklı bakış açılarını fark etmeme katkı sağladı.

AES: Kitabı okuduğumda benim dikkatimi çeken unsurlardan birisi, özellikle gözlemlenmesi güç, anlatılması zorlu bazı karakterleri doğallıkla öykü içine yerleştirebilmiş olduğundu. Mesela "Kocamın Güneşi Terazi Burcunda" öyküsündeki çocuk karakter, "Bambaşka Bir Şey" öyküsündeki Merve karakteri gibi. Öykülerinle ilgili ilk sorumu bu minvalde sormak istiyorum, kurmacada karakterlerini yaratırken gözlem gücün mü yoksa hayal gücün mü daha ağır basıyor? Başka bir deyişle, gündelik yaşantında, tanık olduğun bir kişi seni, “Ben bu karakteri yazmalıyım” noktasına getiriyor mu? Yoksa karakterler anlatmak istediğin konuyla beraber kendiliğinden mi beliriyor?
DT: Bahsettiğin iki karakter tamamen hayal dünyamın mahsulü. Ancak, kitapta gözleyerek tesadüf edebileceğimiz karakterler de var elbette. Kurmaca da zaten yazara gözlemlediği bir karakteri, duyduğu sıradan bir sözü eğip bükme, ona bazen bir demirci ustası gibi acımadan şekil verme, bazen de terzi gibi ufak makas darbeleriyle işleme fırsatı veriyor.
Yazmak istediğim bir konu hep kafamda dolaşır, onu örneğin hangi yaşlarda hangi meslekte, hangi yaştaki karakterle daha doğru anlatabileceğimi, karakterin nasıl bir geçmişten gelip nasıl bir geleceğe gideceğini hesapladıktan sonra yazıyorum. Ve evet bazı insan özellikleri bazı konularla örtüşüyor.
AES: Bu defa "Bambaşka Bir Şey" öyküsüne atıfta bulunmak istiyorum. Zira o öyküde kurmaca ile gerçek arasındaki sınırın belirsizleştiğini görüyoruz. Bu açıdan, gerçekten bu iki olgu arasında bir sınır, bir set, bir tül var mı? Tolkien kaçış ihtimalinin en çok gardiyanları telaşlandıracağını söylüyor. Kurmacaya da acaba hayatımızdaki gardiyanları birazcık telaşlandırmak için mi kaçıyoruz? Ya da kaçıyor muyuz?
DT: Kaçmak sözcüğü bir yazara ne kadar yakışıyor, sorunu okuyunca fark ettim. Kafamızın içindeki karışıklıkları, telaşları dışarıdakilere yeğliyoruz bence. Kurmacanın bize sunduğu kaçış fırsatını okura sunmak, onun karakterle beraber düşündüğünü, kaygılandığını ya da mutlu olduğunu hayâl etmek de büyük ödül. Kurmaca tek başına yapılır ama okurla çoğalır bence, beraber yürütülen bir süreç. Okumak her defasında yeniden yazmak demek.
Kurmaca ve gerçek arasındaki sınırı tarif etmek içinse tül benzetmeni tercih edeceğim, rüzgâra dayanıksız bir tül. Kurarken sahici olmak yazmanın en zor ama en çekici kısmı, ben de bir okur olarak kendi hayatımın ayak seslerini duyduğum metinlerin peşine düşerim. Metin ne kadar gerçekten uzaklaşmış gibi görünürse görünsün, okurun metni gerçek hayatıyla örtüştürebilme, kendisini kitapta anlatılan o sahnede izleme imkânını elinden almak istemem.

AES: Oyuncaklar, mutfak eşyaları, lezzetli yemekler, hiçbir ayrıntısı atlanmamış sahneler. Öykülerde yine dikkatimi çeken bir diğer şey, nesneleri yoğun bir şekilde ve capcanlı sergileme gücün. Bu sahneleri kurgularken, her şey yerli yerinde gözünün önünde canlanıyor mu? Mesela o “Alman işi kalın cam kül tablası” gerçekten orada, gözünün önünde mi oluyor yazmadan önce de?
DT: Yazarken de yazdıktan sonra da hatta şu anda da o Alman işi kalın cam kül tablası gözümün önünde. "Muntazam Çizgi" öyküsündeki annenin kullandığı merdaneyi de, kadınların taşımakta güçlük çektiği bavulları da (örnekleri çoğaltmak mümkün) öykünün duygusuna bir katkısı olması umuduyla seçerek kullandım. Orlon mavi ip, iri ya da ufak taşların dokularının da öyküde yeri var. Nesnelerin gördüğümüz formlarının dışında başka biçimlerde, öykünün yükünü taşıyan duygu aracıları olarak algılanmasını isterim.
Nesnelerin sesi yok. Onları seslendirmeyi, –kastım elbette konuşturmak değil- bende çağrıştırdığı duyguyu anlatmayı tercih ediyorum. Her birinin öykünün atmosferine sağladığı katkının ötesinde, handiyse öykünün kurucu unsurlarından biri olduğunu düşünüyorum.
AES: Her birimiz anne ve babalarımızdan miras yükleri taşıyoruz diye inanıyorum. Kitaptaki öykülerde de bunun örnekleriyle karşılaşıyoruz. Bu yükün/yaranın/mirasın nasıl adlandırırsak adlandıralım, edebiyat için besleyici bir gerginlik yarattığını düşünüyor musun?
DT: Yaşam deneyimlerimizin anlatmak istediğimiz duyguyu tarif etmeyi kolaylaştırdığı gerçeğini yadsıyamam. Ancak kurmaca içinde anlattığımız olaylardaki otobiyografik unsurların mümkün olduğunca baskılanması gerektiğini düşünüyorum.
Bir şeyi anlatmayı tercih ediyoruz elbette. Bu çoğu zaman yüklerimizin eseri oluyor. Ama kendimiz için yazmıyoruz, geçmişimizi anlatmak için, şahsî meselelerimizi okurun önüne sunmak, onları psikiyatrist yerine koymak için yazmıyoruz.
Bahsettiğin gibi besleyici bir gerginlikse, murislerimizin suç ortakları olduğumuzu kabul etmeli ve onlara minnet duymalıyız.
AES: Öykülerinde Türk Sanat Musikisi eserlerinden popüler rock parçalarına kadar birçok şarkıya gönderme var, hatta bazı noktalarda öykünün gidişatını o şarkılar belirliyor bile diyebiliriz. İki öykünde Cortázar’a ve Charlotte Parkins Gilman’a selam gönderiyorsun. Bir başka öyküde de okura Caspar David Friedrich’in tablosu eşlik ediyor. Bu ayrıntılar, öykülerin yaratım sürecinde farklı birçok sanat türünden beslendiğini düşündürüyor. Edebiyatta ve elbette diğer sanat türlerinde senin edebiyata/yazıya yaklaşımını etkileyen/belirleyen olmazsa olmaz isimler/eserlerden bahsedebilir misin?
DT: Sanat bir bütündür diyecek kadar tüm sanat dallarına hâkim değilim. Modern sanatın sıkı bir takipçisi olduğumu da söyleyemem, ama müzeler benim için seyahatlerin bir numaralı uğrak noktasıdır. Egon Schiele, Oskar Kokoschka, Edward Munch resimlerinin karşısında durup onları uzun uzun seyretmekten büyük haz duyarım. Hep kafamda bin bir düşünceyle dolaştığım için de o an gördüğüm, metin bütünlüğüne katkı sağlayacağını düşündüğüm bir eser ister istemez metne giriyor. Onlar, benim için sanatçının duygusunu cisimleştirdiği çağrı aracıları, ben de o çağrıya yazıyla yanıt verdiğimi düşünüyorum.
Müzik dinlemekse, kulağımın bir uzvum olması kadar normaldir benim için. Aksini söyleyen insanlar beni hayrete düşürür. Seste uyumaya alışsın diye başucuna radyo koyulan bebeklerden biriymişim ben de. Gözümü açar açmaz radyo açarım, Spotify bile beni radyodan vazgeçiremedi. Müzik türleri değişir hep, ne dinlediğim değil, ne hissettiğim benim için daha önemli. “Ölüm Makamı” öyküsünü yazarken çokça Türk Sanat Musikisi dinledim, bu ara o alışkanlığım devam ediyor.
AES: Belki henüz erken ama yine de sormak istiyorum, ilk kitabın ardından Her Şey Yolunda kalmaya devam edecek, yeni öyküler/metinler görmeye devam edecek miyiz?
DT: Her şey yolunda diyemediğimiz için aslında sözcüğüne ihtiyaç duyuyoruz sanırım. Çıplak ayakla toprağa bastığımız anların rahatlık hissiyle, yüzümüze değen karın anlık ferahlık hissiyle yaşamaya devam ediyoruz. Kısa süreli de olsa bizi rahatlatan sohbetlerde nefeslenerek kaldığımız yerden devam etme gücü bulabiliyoruz. Biraz dertleşme, çokça temenni, biraz battaniyesinin altında saklananları fark ederek, onlara iyi niyetli bir ses olma çağrısı, aslında her şey yolunda demek.
Yazmaya devam edeceğim. Herkesin bir romanı var ya, öyküyle bağımın kopmayacağını umarak ben de o romanı yazmak istiyorum.






