Afiş
15 Haziran 2019 Öykü

Afiş


Twitter'da Paylaş
0

N’apıyorsun sen öyle? Ay, ne aptal şeysin ya. İyi, tamam. Bak bakalım hadi. Dön, dolaş, panonun arkasına geç, her tarafı iyice incele, alıcı, hoparlör filan… Kamera da olabilir belki değil mi? Aaa, tabii, onu da eksik bırakma sakın! Ağacın dallarının arasında bile olabilir, her yerde her yerde! Hiç belli olmaz. Bir yerlerden çıkarlar sonra, seni aptal durumuna düşürmenin keyfiyle kollarını omzuna atıp kamerayı gösterirler: Sürpriiiz!

Afiş konuşuyor! Afiş konuşuyor! Ahahah!

Normalde böyle tek kişilik aykırı vakalarla ilgilenemeyecek kadar meşgulüm biliyor musun? İyi tarafıma geldin bak. Daha doğrusu gecenin bu vaktinde komik buldum seni. Epeydir hiç bu kadar eğlenmemiştim.

Afiş? Öyle mi? Bak sen Allah’ın işine! Konuşuyor demek? Magenta, black, yellow, cyan… Dört renk karışıyor birbirine, kalıplar üst üste basılıyor, sonra burunlar, gözler, eller çıkıyor ortaya, hooop, afiş! Sonra? Sonra?

Afiş konuşuyor! Afiş konuşuyor!

Ah, çocuğum benim. Anlamalıydım ama. En baştan anlamalıydım. Bana doğru bön bön bakışından, ceketinin önünü düzeltmeyişinden soyu tükenmekte olan bir yabani ile karşı karşıya olduğumu anlamalıydım.

Sen hangi cehennemde, hangi konserve kutusunun dibindeydin onca zamandır? Allah’ım, nasıl bu kadar cahil kalabildin ki? Dur bir bakayım; dur dur bi saniye bekle... Orkide sokak, numara 18. Meslek: Çevirmenlik... Bingo! Tam tahmin ettiğim gibi! Evde çalışıyorsun, mal gibi yaşıyorsun, altına götünü rahatça kaşıyabildiğin eşofmanlar, üstüne geniş yakalı tişörtler geçiriyorsun sabahları; daha doğrusu zaten onlarla yatıp kalkıyorsun. Son sekiz ayda yürüdüğün en uzak mesafe, 32 metre. Köşede Gönül Market var. Biraz daha ötedeki fırına kadar gitsen kendini Magellan gibi hissediyorsun. Çoğu zaman markete kadar bile zahmet etmiyorsun zaten; Afgan çıraklar getiriyor istediklerini: Hazır çorbalar, makarna, sosis, bira… Tam tahmin ettiğim gibi. Tam!

Benimle konuşurken ağzını burnunu oynatma bu arada! Herkes ‘Ulusun Babası’ olarak ne kadar engin gönüllü ve bağışlayıcı olduğumu bilir, bu gece de keyfim yerinde ayrıca eyvallah ama yine de pek güvenme buna. Daha önce söyledim kişisel vakalarla uğraşmadığımı, bu çok özel bir durum yani, sana zaman ayırıyorum bak, anla ve durduk yerde işleri zorlaştırma. Ne diyorduk, eveeet... Dördüncü cilde gelmişsin geçen ay. İlk üç cildi çevirip ‘matilda1994@’ adresinden göndermişsin. Şifren de çok aptalca bu arada: sarfinazar_1942…

N’oooldu? Pek bi salağa bağladın birden? Bir kez daha panonun arkasına bakmak ister misin? Gizli kamera filan? Pek rasyonel bir durum değil bu, öyle mi? ‘Aklın evrensel ölçütleri’ne sığdıramadın galiba? Bi’şey olmalı orada, mutlaka bi’şey olmalı. İllüzyon seyreden yurdum insanı gibi, “bi numarası var bunun” filan diyorsun yani? Ahahah! Karşısında durduğun şeyin sadece bir seçim afişi olmadığı konusunda yeterince ikna edici kanıtlar sunamadım sana herhalde. Daha fazlasını mı istiyorsun? Olur! Alkolden çürümekte olan karaciğerinle baş edebilmek için kullandığın dört çeşit ilacı tek tek saymamı ister misin mesela? Geçen ay ölen yaşlı kedinin bahçede gömülü olduğu yeri tam olarak, bütün koordinatlarıyla vermemi ister misin? O küçük, kırmızı tasmanın şimdi kitaplığının kaçıncı rafında asılı durduğunu? Ya da başka özel ayrıntılar? Kadınlardan pek hazzetmeyişini konuşalım istersen biraz, ne dersin? Pek sevimli bir konu değil, öyle mi?

Ah, anlıyorum, şu anda yaşadıklarını hemen koşup birilerine yetiştirmek, heyecanla kelimeleri birbirine karıştırarak anlatmak istiyorsun. Uff, git yap hadi. Hayatında ‘birileri’ filan yok ama varsayalım ki var, tamam, git yap hadi! Ama bu ne kadar saçma, biliyor musun? Çok saçma, çok! Çünkü bu, -bir yabaniye nasıl anlatılır bilmiyorum ama- çok uzun süredir, senin dışındaki milyonlarca insanın zaten bildiği bir şey. Şu anda senin atomun sırrını çözmekle eş tuttuğun müthiş keşfini milyonlarca insan uzun süredir biliyor ve herkes, aynen senin gibi, kendi bildiğinin sadece kendi deneyimine dayanan çok özel bir durum olduğunu sanıyor. İşin sırrı da burada zaten, salak çocuğum benim! “Ah kimse inanmaz buna” cümlesiyle tanımlanabilecek bir durumla karşı karşıya değilsin yani, kimse seni deli filan bile sanmaz; tam tersine, herkes kendisi, kendi dünyasında bunun apaçık bir gerçek olduğunu biliyor ve o yüzden de söylediklerinin karşılığı derin bir sessizlikten daha fazlası olmayacaktır. Hatta daha da kötüsü, herkes senin apaçık gerçeği test eden bir özel görevli olduğunu bile düşünecektir.

Uff, neyse, tamam o zaman bak, anlaşıldı. Dur ve dinle! Ağzını da bozma bu arada, işin bokunu çıkarma. Bir seferliğine cahilliğine veriyorum söylediklerini ama seni uyarıyorum, şansını fazla zorlama. Şu anda yapmakta olduğum şeyi benim yapmam gerekmiyor, benim işim değil bu. Başkaları, sabaha karşı evine gelirler ve kafandaki saçma soru işaretlerinin hepsini silip süpürürler aslında ama ben, bizzat ben, sana bir ayrıcalık yaparak kişisel dostluğumu da sunmuş oluyorum, anla bunu ve kıymetini bil. Evet, Gönül Market erken kapanmış bu akşam, tamaaam, anlaşıldı. Sigaran bitmiş, biraların suyunu çekmiş, okey! Meselenin özü de bu zaten. Yoksa gecenin bu vaktinde yıllardır hiç gelmediğin bu otobüs durağına kadar zahmet etmeyecek ve bütün o aptalca cahilliğin içinde musmutlu bir şekilde yaşamayı sürdürecektin.

O zaman sus ve dinle. Bilmemek ayıp değil ama öğrenmemek tehlikeli. Öylece dur ve dinle. Ne zaman koptun, kablolarını tam olarak ne zaman sıyırdın ve aramızdan ayrıldın bilmiyorum ama sevgili çocuğum, uzun süredir durum köklü şekilde değişti. İyi ve kötü haber: Bütün bildiklerini, o bok püsür şeylerin hepsini unutabilirsin yani, okuduklarının ettiklerinin prangalarından kurtulup rahatlayabilirsin ve inan bana, bunu yaptığında kuş gibi hafifleyeceksin. Varlığını ve kaderini üstünden bir elbise gibi sıyırıp atarak bu muazzam yığının bir parçası olduğunda, ota boka kafa yorma zorunluğundan da, bunun getireceği felaketlerden de kurtulacaksın. Evet, başkalarının bir süreç boyunca yavaş yavaş içine sindirdiği gerçeklikle senin şimdi, şu anda, gecenin bir vaktinde, sikindirik bir otobüs durağında ilk kez karşılaşmış olmanın güçlüklerini anlıyorum. 32 metre yarıçapındaki bir dünyada geçirilen onca zamandan sonra bunun kolay hazmedilebilir bir şey olmadığının elbette farkındayım. Bu arada, benim özel durumumu ve belki de trajedimi bir anda kavramanı ise zaten hiç beklemiyorum. Milyonlarca insanın babası olmanın omuzlarıma yüklediği sorumlulukları, her an her saniye gözlerimi açık tutmanın ruhumda yarattığı travmaları da seninle tartışacak değilim. Sadece her gün milyonlarca insan için en iyisini yapmanın, milyonlarca yanlışı düzeltmenin ve bunun için hep kaskatı uyanık kalmanın keyifli bir şey olmadığını söylemeye çalışıyorum ki, şükürler olsun, bütün bu zorlukların hiçbiri senin için geçerli değil.

Bu işte. Mesele bu. Delirdiğini düşünüyorsun şu anda biliyorum ama hayır. Öyle değil. Aklın hala panonun arkasında kaldı, onu da biliyorum ama o da doğru değil. Yok bir şey orada, yok. Benim. Evet, ben. Ben konuşuyorum. Nasıl anlayamıyorsun bunu hâlâ? Bu bir afiş filan değil, kâğıtlar, renkler filan değil. Senin anlayacağın dille söyleyeyim hadi, ‘organik’ bir şeyle karşı karşıyasın. Evet, organik. Aklın terk edilmesi de diyebiliriz buna belki ama öyle cami avlusuna bırakıp gider gibi değil, mutluluk için bir gönüllü vazgeçişle bunu kıyaslayamazsın. Rahatlamaktan söz ediyorum, iyileşmekten söz ediyorum; yaşamın sıkıntılarının devredilmesinden, katı olan şeylerin kalıcı biçimde çözülerek iç gerginliklerini imha etmesinden, böylece ‘vazgeçerek kazanmaktan’ söz ediyorum. Danışmanlarım “Gönül gözüne teslim olmak” gibi tumturaklı terimler icat ediyorlar bunun için ama gerek yok, götlerinden uyduruyor pezevenkler. Çok daha sade bir ifade mümkün aslında: Mutlu olmak. Mutlu olmak ve mutlu kalmak. Bu kadar işte, bu kadar basit, bu kadar sade: Mutlu olmak.

Hayır hayır hayır! Daha bitmedi. Ooof! Bunu yapamazsın bak. Dur! Dur diyorum sana geri zekâlı herif. Aptallık bu yaptığın, yırtma. Daha önce bunu denemediler mi sanıyorsun. Yırtma salak herif, yırtma. Bunun ne yararı olduğunu sanıyorsun? Yırtma dedim sana, yırtma.

E, iyi! Aklına sıçayım senin. Koş bakalım hadi koş. Tamam. Nereye kadar koşacaksın aptal çocuk, koş. Sol gözümü unuttun ama bak. Unutmasan da olurdu aslında. Mutluluk yakanı bırakır sanıyorsun değil mi? Koş hadi. Nereye gideceğini biliyorum zaten, salak evladım benim. Orada seni bekliyor olacağım, vardığın yer her neresi olacaksa orada… Uff, bu kadarcık şeyi nasıl anlayamadın ki?

“Cehenneme kadar yolun var” demeyeceğim sana.

Az önce o kapıdan içeri girdin zaten…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR