Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Temmuz 2020

Öykü

Altı Yüz Doksan Altı

Haden Öz

Paylaş

6

0


Telefonumun alarmı her zamanki gibi sinir bozucu bir şekilde çalınca gece defalarca bölünmüş uykumun en tatlı evresindeydim galiba. Beş dakika arayla kurduğum iki alarmın ilki miydi yoksa ikincisi mi emin değildim. Biraz daha mı uyusam, diye düşünürken alarm tekrar çaldı. Zoraki gözlerimi açıp yataktan çıktım. Tuvalete gidip gece kalkmamak için mesanemde tuttuğum idrarı boşaltınca rahatladım.  Sonra ellerimi ve yüzümü yıkayıp mutfağa geçtim.

Ne hazırlasam bugün? Patatesli yumurta mı? Dün yaptım. Yumurtalı ekmek mi yapsam, yumurtaya kaşar mı rendelesem? Dolaba bakmalı. Evet işte yufka. Peynir de var. O halde tava böreği yapayım. Pratik. Yanına domates ve salatalık, bir de ballı süt yaptım mı, tamamdır.
Kaşarı rendeleyip çeçili küçük küçük doğradım. İkisini karıştırdım. Bir kaseye iki yumurta kırıp süt ve sıvı yağ ekledim. Tavayı yağlayıp yufka-sos, yufka-sos, yufka-peynir, yufka-sos, yufka-sos, yufka-sos işlemini yapıp ocağa koydum.

Müzik mi dinlesem. Çocuklar uyanır. Kulaklık taksam, çocuklar uyanırsa duyamam.
Yirmi dakikada her şey hazır. Kızlar uyanmadı mı hâlâ? Öpücükle uyandırayım. En sevdiğim. En sevdikleri. Kokularını içime çekmek, hiçbir kokuya değişmeyeceğim koku.
Kızların odasına gittim. Üstleri açık. Birinin bacağı ötekinin üstünde. Yüzünde ilkbahar güneşinin bıraktığı gülümseme. Kızlardan önce ve kızlardan sonra, diye ayrılan hayatım. İkincisini yaşamadan birincisini asla anlayamayacağımı düşündüğüm hayatım. Sorumluluklardan yorulduğum anları saymazsak hep mis koku, mis bahar, mis... Sonra düşünüyorum, doğa da böyle değil mi? Yaprak döker ağaç, kurumuş gibi durur öylece, sonra bahar olur tomurcuklanır, çiçeklenir ve sonra rüzgarda fısır fısır konuşan yapraklar... İşte aile dediğin, aşk dediğin, çocuklar dediğin böyle değil mi?
Kızlar kalktı. Onlar kahvaltı yaparken ben hazırlandım. Öykü’yü okula, Ela’yı anneme bıraktım.  Ela’dan ayrılmak güç oldu. Yarım saat oyaladı beni kapıda. Bir, iki haftadır böyle. Bugün işe gitme, beş dakika daha yanımda kal, diye diye yarım saat doluyor.

Sonrası yeni bir iş günü.

Yürüdüm on beş dakika. Neyse ki işyerim yakın, aksi olsaydı bu kadar katlanamazdım sanırım. Yolumun üstündeki o güzelim iğde ağacını kesmeselerdi gölgesine sığınıp soluklanırdım. Ama bir karış toprak görmesinler üzerine beton döküyorlar. Ya bir apartman, ya bir avm veyahut çocuk parkı diye yaptıkları beton yığınlarından birini inşa ediyorlar. Bakalım bu ağacın canı üzerine ne inşa edecekler açgözlü kapitalistler. Dişlerimi sıktığımı fark edince göğe baktım, masmavi gökyüzüne, yüzümün kasları gevşedi. İş yerine birkaç yüz metre mesafede yeni açılan kafeye oturdum. Çay istedim. Daha bir saatim var. Çantamdan Camus’nün Denemeler’ini çıkarıp kaldığım yerden okumaya başladım.  Ah canım Camus sen nasıl yaşadın geçen yüzyılı? Ben bu yüzyıla tahammül edemiyorum. Okuduğum denemeyi  bitirmeden telefonum çaldı. İsim yazmıyor. Sabit numara. Normalde tanımadığım ve sabit numaraları açmam ama açtım işte.
"Efendim." Neden telefonu böyle açıyorum sahi?
Telefonda bir erkek sesi. "Deniz hoca ile mi görüşüyorum?"
"Evet benim."
"Hocam 31 Mart itibariyle sözleşmeniz feshedilmiştir."
"Anlamadım. Hangi gerekçeyle?"
"Hocam güvenlik soruşturması. Ayrıntısını bilmiyorum. Bana iletmem söylendi."
"Peki nereden öğrenebilirim?"
"Merkezi arayın hocam."
"Teşekkür ederim. İyi günler."

Neden adama teşekkür ettim ki? Bana kötü haberi verdiği için mi? Beni bir monotonluktan kurtardığı için mi? Öylesine mi? İlk anın verdiği saçmalığa düşüverdim işte. Kitabı kapatıp çantama koydum. İçtiğim çayın parasını ödedim. İkincisini içmeyi düşünüyordum oysa. O da yarım kaldı. İşyerine gittim. Kendime ayırdığım bir parça zaman hiç oldu bir telefonla. Ona öyle söylenmişti. Ne kadar da rahat söylemişti. On yıldır çalıştığım kurum bir telefonla işime son verdi. Güvenlik soruşturmasıymış. On yıl boyunca her yıl soruşturdunuz,şimdi mi tehlikeli oldum?  Bekliyor muydum? Belki de. İki yıldır binlerce akademisyen, işçi, öğretmen işlerinden atılmıştı. Grevler, gözaltılar, intiharlar, yurtdışına gidenler, açlığa mahkum edilenler, nehirde boğulanlar... Her şey bir demokrasi şöleniydi işte. İşte o demokrasi şöleninde bana da bir yer açıldı. Bir yıldır işe başlamış olsaydım bu kadar koyar mıydı? Bakmakla yükümlü olduğum bir ailem olmasaydı ne düşünürdüm? Kafamda yığınla soruyla yürüdüm işyerine. Müdüre söyledim. Benden daha çok şaşırdı. En azından bana öyle geldi.

“Nasıl olur Deniz hocam, nasıl yani...”

“Oldu işte. Bilmiyorum.” dedim.

“Bir yanlışlık olabilir mi acaba?”

Bir şey diyemedim. On yıldır birlikte çalıştığı insanı tanımıyor muydu müdür? Bir yanlışlık olabilir mi, derken yanlışlık olmama ihtimalini de düşünüyordu demek ki. Sonra sustum.

 

Müdürle vedalaşıp merkeze gitmek için işyerinden çıktım. Metrobüse bindim. Her zamanki gibi çok kalabalıktı. Bu kalabalıkta işsiz olan kaç kişi var? Kaç kişi bugün işinin sonlandırıldığına dair telefon aldı acaba? Kaç kişi kanun hükmünde bir kararname listesinde adını gördü? Kaç kişi itiraz etti, oyalandı, bizim elimizden bir şey gelmez, diyen yöneticilerle muhatap oldu? Kaç kişi kendinden şüphelenir hale geldi, çevresindekilerin suçlayıcı bakışlarına maruz kaldı? Kafka'nın bir öyküsü geldi aklıma. Yıllarca adaleti arayan bir adam. Ama adaleti bulmak bir yana, kapısından dahi içeri giremeden ömrünü tüketiyordu. Kaç kişi o adam gibi hissetti? Elbette bir şekilde eve ekmek girer, diye düşünüp aylarca işsiz kalıp eve ekmek götüremeyen kaç kişi iş aramak için yollara düşmüştü bugün?

Kafama sorular üşüşmeye başladı. Etrafımdakileri süzdüm. Yanımda dikilen adamın telefonunun ekranına kaydı gözlerim, hesap makinesinde bir hesap yapmıştı. Gelir gider hesabı mıydı?

Metrobüsün duyuru ekranına baktım. Belediye çalışıyordu, yurttaşlar mutluydu, ekrandaki herkes gülücükler saçıyordu etrafa. Etrafıma baktım. Oturanlara, ayakta dikilenlere. Bir kişinin dahi yüzünde gülmenin, gülümsemenin izi yoktu.

Bir ağlama sesi duyunca başımı o yöne çevirdim. Bir kadının kucağında iki üç yaşlarında bir kız çocuğu. Ela ile yaşıt belki. Annesi çantasından oyuncak bir bebek çıkarıp verdi çocuğa. Oyuncağı görür görürmez ağlaması kirp diye kesildi. Sanki az önce ağlayan kendisi değilmiş gibi bebeğini kucaklayıp kikir kikir güldü. Yüzüme bir gülümseme yayıldı. Yarın Öykü’nün doğumgünü olduğunu anımsadım ve telefonuma sarılıp annemi aradım.  Çorbasını içip uyumuş Ela. Pek de önemli olmayan bir şeyi anlatır gibi anlattım durumu ve sorularına muğlak cevaplar verip kapattım telefonu.

Kızları düşündüm. Öykü'nün okulunu. Ela'nın bezini, mamasını. Ev kredisini. Dişlerimi sıktığımı fark edince göğe baktım. Gri yamalarla kaplı mavi bir patistakaya dönmüştü. Akşam eve gidince kızların boynuma atılacağını düşününce yüzüme bir gülümseme yayıldı.

İnmek için kapıya doğru ilerledim.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

“Delilik de bizim akıllı seçimimiz ols..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mercan Barışkan

20 Eylül 2025

Alt Kat

Sigara uğruna…Açık bahçe kapısının tam önüne denk gelen, her seferinde lanet okuduğum o eski püskü sandalyede bir bacağımı kıvırıp altıma almış oturuyordum. Sevgi Hanım dün akşam yemek saatinde gizlice üst kata çıkıp gördüğü ilk odaya, yani benim odama girmiş, tüm sigaralarımı çalmıştı. Nasıl..

Devamı..

İstanbul’a 1 Saat Mesafede Kamp Kurula..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024