Arda Erel’le İnkılap Kitabevi tarafından yayımlanan son deneme kitabı Konuşamadığımız Ne Varsa hakkında söyleştik.
Serkan Parlak: Arda Bey, geçtiğimiz günlerde yayımlanan deneme kitabınız Konuşamadığımız Ne Varsa'yı okurken iyi bir kütüphaneniz olduğunu düşündüm. Sosyoloji, psikoloji ve felsefe alanındaki okumalarınız yazı üretiminize nasıl yansıyor?
Arda Erel: Okuduğum kitapların üzerimdeki etkisiyle yazdıkça, yaşam içerisindeki herhangi bir olay hakkında düşündükçe karşılaşıyorum. Bu yüzden okuduğum kitapların üzerimde doğrudan bir etkisi oluyor aslında. Ama her ideolojiyle de arasında mesafesi olan da biriyim. İdeolojilerin peşinden kapılıp gitmiyorum, onlarla mesafeli bir ilişki kuruyorum. Çünkü ideolojilerin peşinden koşmak, kendimi herhangi bir fikre baltalamak ve sadece onun etrafında durarak düşünmek gibi geliyor bana, bu yüzden özellikle sosyoloji ya da siyaset bilimi okurken bu mesafeyi korumayı seviyorum. Mesafelenmeyi önemsiyorum. Mesafelenerek bazı şeyleri daha net görebildiğime inanıyorum.
Sosyoloji, psikoloji ve felsefe en sevdiğim alanlardan. Ama siyaset bilimini de, antropolojiyi de, tarihi de zaman zaman okumayı çok seviyorum. Bazen hiç okumadığım alanlarda da okumalar yapmaya çalışıyorum. Benim gibi yemek kültürüyle, yemek yapmayla çok ilgilenmeyen birinin bile yemek kitaplarından çok şey öğrenebileceğine inanıyorum. İnsan her zaman hiç ilgilenmediğiyle de ilgilenmeye çalışarak yaşama doğru açılmalı diye düşünmüşümdür.
Kitapların yazı üretimimde etkisi mutlaka çok büyük. Çünkü yazmak, düşünmek demek benim için. Düşüncelerdeki değişimlerse hem yaşam içerisinden, deneyimlerle; hem de deneyim olmadan, başkaları aracılığıyla, bana kitaplar aracılığıyla geliyor. Üretimime doğrudan bir yansıması olduğunu ve yazdıklarımı büyüttüğünü, genişlettiğini ve yaşamı daha temiz, daha net görmemi sağladığını söyleyebilirim.

SP: Kitabınızı aşk, toplum, sözcükler ve zaman temaları üzerinden kurgulamışsınız. Konuşamadığımız ne varsa… Konuşamadıklarımız diyelim. Neden bu temaları seçtiniz?
AE: Aslında toplumbilimle ilgilendikçe, toplum içinde konuştuğumun da toplumun onayıyla şekillendiğini fark ettim. Yani bugün birbirimizle konuşurken bile aslında aramızda gizli bir iktidar var. Foucault’un dediği gibi her yerde iktidar görmeye çok sıcak bakmasam bile, zaman zaman insanın tek başınayken bile düşüncelerine iktidarın sızdığını, onu iktidarın yönlendirdiğini düşünmeden edemiyorum. Demek istediğim, düşündüğümüz ya da daha açık ifadeyle “düşünebildiğimiz” şeyler aslında içinde yaşadığımız toplumlarla da çok yakından ilişkili. Yani toplum bizim düşünebileceklerimize, bizden önce karar verebiliyor. Fransız felsefeci Ponty’nin de dediğini de burada hatırlamadan edemiyorum: “Algı toplumsaldır.”
Eğer bazı konuları hem çevremizle, hem kendimizle konuşamıyorsak, burada bir sıkıntı vardır; bir sansür vardır, otoriter bir baskı mekâna sirayet etmiştir.
Konuşamadığımız Ne Varsa ismini koymamın bir nedeni de bu. Çünkü konuşamamak bugünkü insanın problemi; canını yakan, onu haberi olmadan sarsan bir sebebi. Çok fazla okurum bana çevresiyle, ailesiyle konuşamadıklarından bahsediyor; çeşitli hikâyelerle bana ulaşmaya, sesini duyurmaya çalışıyor. Neden oluyor bu? Ben burada aslında toplumun, insanların çevrelerinin onları duymadığını görüyorum. Yani en yakınınla bazı şeyleri paylaşamıyorsan, o yakınlıkta derinlik var mıdır ki? Bana ulaşmaya çalışması, uzaklığı yakınlaştırma çabası aslında.
Demek ki içinde yaşadığımız toplumlar ne kadar kalabalık gözükürse gözüksün, yalnızlaştırıcı da. Kitabımın içinde yazdıklarım özellikle çevresiyle ve kendisiyle konuşamadıkları olduğunu düşünenlere bir alan açma gayretinde.
SP: Kutuplaşmaya, kalıp yargılara, aşk merkezli sıkıntılara çözüm olarak sözcükler üzerinden kitabınız aracılığıyla bir buluşma çağrısı yapıyorsunuz. Her şeyi açıkça yazdığınızı düşünüyor musunuz, otosansür yaptınız mı?
AE: Her şeyi açıkça konuşabildiğimizi düşünüyor musunuz? Bu ülkede gazetecilerin ve yazarların özgürce yazabildiklerine inanıyor musunuz? Soruya soruyla karşılık vermeyi sevmem ama bu kez hem size, hem de röportajı okuyacak olanlara soruyu yöneltmek isterim.
Kitabımda elbette otosansür yaptığım oldu. Ama dil kendisine başka alanlar bulur, var olmak için, sesini duyurmak için. Örneğin birini doğrudan göstererek “Salak,” demezsiniz ama onu ima edersiniz; ya da bazen cümle içerisinde bahsetmek istediğiniz kişiyi geçirmezsiniz ama o kişiyi cümle içinde anmadan geçirdiğinizi herkes anlar. Bugün Türkiye’de ve otoriter rejimlerin altında yaşayan yazarlar ve insanlar için de dil üzerinden var olmak bir sıkıntı. Ama bu sıkıntıyı çözümsüz görmüyorum. Çünkü dili çok zengin ve çok yardımcı buluyorum. Kelimelerle oynamayı, kelimeleri değiştirerek cümleler arasında dans ettirmeyi önemsiyorum. Kelimeler, benim her zaman arkadaşlarım aslında. Onlarla yakın bir bağ kurduğum için, onlar aracılığıyla otosansürden de biraz olsun kendimi kurtarabiliyorum. Yani dil bana zenginliği sayesinde yardımcı oluyor, el uzatıyor. Bence benim gibi yazarlar için kelimelerle oynamak, otoriter rejimlerin altında var olmak için çok önemli.
SP: Biçim olarak popüler bir tarz olarak aforizma ya da parça yazı diyebileceğimiz formda yazıyorsunuz. Klasik anlamda deneme formunu neden kullanmadınız?
AE: Her kitabın ve yazarın eserinde kendine dair bir dışavurumu vardır diye düşünmüşümdür. Yani kendini dışarıya kitabı aracılığıyla da fırlatıyordur.
Her yazardan herkes için geçerli kurallara göre bir eser ortaya çıkarmasını beklemeyi ben doğru bulmuyorum. Sanat biraz da belirlenmiş kuralları yıkmak demek değil midir? Uyumsuzluktan korkmamak lazım diye düşünürüm. Sanat benim için bu yüzden biraz başkaldırıdır da; bilinmeze, farklı olana, farklı olmayı isteyebilmeye açılmaktır. Klasik anlamda deneme formu yerine farklı şekilde kitap içeriği hazırlamayı biraz da bu yüzden önemsiyorum. Bu edebiyatı ve formları önemsememek değil, yanlış anlaşılmak istemem. Demek istediğim, hayatta her zaman formlara göre var olmayabilme özgürlüğümüz.
SP: Arda Bey, artık aynı gökyüzü altında buluşma ihtimalimiz var mı sizce, varsa bunu nasıl başarabiliriz?
AE: Aslında aynı gökyüzü altında buluşma ihtimalimiz yok; zaten aynı gökyüzü altındayız. Birbirimizi durmadan ayrıştıran, ayıran biziz. Farklı olanı bütünüyle farklı gören de biziz. Oysa felsefeden de öğrendiğimiz gibi, aynı olanda da farklılık var. Veya farklı olanda da aynılık var. Ama maalesef bunu göremediğimiz için aynı gökyüzü altında da buluşma ihtimalimiz yokmuş gibi yapıyoruz. Aynı gökyüzü altında buluşabileceğimizi, var olabileceğimizi hatırlamak için çok şey yapmak gerekir elbette. Buraya sayfalarca bu konuda hakkındaki düşüncelerimi yazabilirim ama en temelde bence bugünün dünyasında birbirini insanlıktan çıkararak algılama biçimine son verilmesi gerekiyor. Bugün insanların birbirini insanlıktan çıkararak algıladığını düşünüyorum. Karşısındakinin insan olduğundan önce mülteci olduğunu görme eğilimi var mesela. Mülteci görme eğilimi de, kovma eylemini beraberinde hatırlatıyor insanlara. Bu da yan yana gelebilmenin önündeki en büyük engel. İlk önce herkesin ötekilerin insan olduğunu, duyguları, sıkıntıları, mücadelesi olan insanlar olduğunu hatırlamaları gerekiyor.
SP: Başucu yazarlarınız kimler ve başucu kitaplarınız hangileri?
AE: Bu benim için dönem dönem sürekli değişiyor aslında. Ama bu aralar en çok Hannah Arendt, Jean Paul Sartre ve Emmanuel Levinas okuyorum.
SP: Salgın günleri nasıl geçiyor, neler okudunuz, önümüzdeki dönemde kalemizden neler okuyabiliriz? Ek olarak yeni deneme kitabınızda görsel malzeme kullanmayı düşünür müsünüz?
AE: Salgın günlerinde yüksek lisans derslerim için çok fazla sosyoloji okumaları yaptım. Ayrıca çağdaş kıta felsefesi ve varoluşçu felsefe üzerine çok şey okudum. Bundan sonraki kitabım roman olacak. Romanım için zaten yaklaşık iki senedir çalışıyorum. Önümüzdeki yıllarda, roman hazır olduğunda o romanımı yayınlayacağım.
Denemelerimin yanında görsel malzeme kullanmayı elbette çok isterim; farklılaşmaya ve kitabı zenginleştirmeye her zaman açığım.






