Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Mart 2021

Öykü

Arigato Kiraz Çiçeği

Deniz Köker

Paylaş

3

0


“Japonya’da Yalnızlık Bakanlığı olduğunu biliyor musun?” Her hafta pazartesi günü yapmayı alışkanlık haline getirdiği telefon görüşmesinde dökülüverdi bu cümle. Bağış yapmak için aramıştı bundan yaklaşık bir sene önce. Akıllı telefonunda çıkan bir duyuruda görmüştü numaralarını. Engelliler için bilet satan bir dernekti. Çıkan tatlı sesli kızla iki-üç dakikalık bir sohbet etmişlerdi. Türkiye’den bir ses duymak, Türkçe konuşabilmek çok iyi gelmişti. Çocukluğuyla, gençliğiyle, anavatanıyla kucaklaşabilmenin tadına benziyordu. O günden sonra haftada bir arayıp, hangi oyunlara bilet var, ne kadar bağış oldu, yeni tekerlekli sandalye alabildiniz mi sorularıyla yapılan girizgahtan sonra beş-on dakika havadan sudan konuşur oldular. “Amaç davetiyeleri alıp da oyuna gitmek değil ki zaten. Maksat birine hayrı dokunsun,” demişti ilk konuştuklarında. Tatlı sesli kız da, artık bekliyordu telefonları. Geç gelince ben de aramanızı bekliyordum demişti bir keresinde. Gördüğü bu sıcaklıktan sonra, iple çeker olmuştu bu haftalık konuşmaları.

“Gerçekten Japonya’da Yalnızlık Bakanlığı var. Ne kadar çok yalnız yaşayan varsa demek… Geçen gün bakanlıktan aradılar. Hâlâ yaşıyor muyum diye kontrol ettiler herhalde.”

“Ne diyorsunuz Nilüfer Hanım, Allah korusun, Allah gecinden versin.”

“Ah kızım, her canlı ölümü tadacaktır der ya Zincirlikuyu’da. Bununla ne kadar kolay barışırsan o kadar huzur buluyorsun. Sahi ya, gençken oradan ne zaman geçsem içim titrerdi, başımı öbür tarafa çevirirdim hemen, görmemek için. O tarafta toplaşanlar, buradakilerden fazla olmaya başladığında korku yerini sabırsızlığa bırakıyor.”

“Nilüfer Hanımcığım, demeyin öyle. Siz bize lazımsınız…”

Bir sessizlik olmuştu. Kız dudağını ısırmıştı. O anlamda demek istememişti tabii ama bağışçı olduğundan yanlış anlaşılmaya çok müsait bir cümleydi.

“Ah kızım sağolasın, günlerdir ilk Türkçe konuşmam biliyor musun? Türkçe ne, Japonca bile konuşmayalı üç gün oldu. En son Bakanlık görevlisiyle konuşmuştum.

Sesim kısıldı mı, kısılmadı mı farketmiyorum, ağzımı açmadığımdan. Arada deneme yapıyorum biliyor musun, şöyle bir öksürüp boğazımı temizliyorum önce. Sonra yüksek sesle günaydın Nilüfer diyorum kendime. Ya da bir şarkı patlatıyorum Sezen’den… Ah İstanbul İstanbul olalıııı… Hah diyorum sesim çıkıyor hala. Deli denir mi şimdi bana?” deyip kahkaha atarken bir öksürük tuttu.

Uzunca bir nöbetten sonra,  “Seni de meşgul ettim, İstanbul’da saat kaç şimdi?” dedi.

“Burada tam dokuz elli iki,” dedi kız. Tam diye belirtince daha güven mi veriyordu, yoksa artık işime dönmem lazım mı demek istiyordu. Nilüfer, bir süredir sözcüklerdeki detaylara çok fazla takılmıyordu. Takılsa şu dört duvar arasında, zihninin çıkmazlarında kendini kaybederdi. Yaşamlarının sakura mevsiminde sevgili Takashi’si ona hep derdi. “Ukiyo, güzel kiraz çiçeğim, güzel karım, ukiyo… Takmamalısın kafana bu kadar, anın keyfini çıkartmalısın. Yoksa o güzel beynin en büyük düşmanın olur. Seni yenmek için en inanılmaz silahlarla vurur. Anılarla, korkularla, pişmanlıklarla…”

İlk duyduğunda sormuştu:

“Ukiyo ne demek Takashi?”

“Tüm sıkıntı ve dertlerden uzaklaşmanın, anı yaşamanın Japoncası, Nilüferim.”

 “Ah be güzel kocam, ah be Takashi’m. Ânı yaşamasam, senin peşinden dünyanın öteki ucuna gelir miydim?”  Oturduğu koltuğun yanındaki sehpanın üzerinde duran fotoğrafları sevdi gözleriyle. Takashi’nin takım elbiseli, saçları biryantinli siyah beyaz fotoğrafının çerçevesini işaret parmağıyla okşadı. Gayri ihtiyari parmağını havaya kaldırıp baktı. Tozlanmıştı yine. Her şey ne kadar çabuk ve ne kadar çok tozlanıyordu. Sanki gençliğinde böyle değildi, haftadan haftaya belki de aylarca toz almasa fark etmezdi. Şimdi her gün tozlanıyordu her şey. Yaşlılık kokusu sarmasın diye etrafı, her gün temizlik yapıyordu. Çocukluğundan dedesinin evini hatırlıyordu, içeri girer girmez insanın burun deliklerinden hücum edip, tüm ruhu saran o yaşlılık ve yalnızlık kokusunu. O kokudan kaçmaya çalışmıştı hayatı boyunca. Takashi’yle kaçarcasına Japonya’ya gelmesinin altında aşk vardı elbet, ama birkaç yıl arayla anne ve babasını kaybetmiş olmasının, yalnız kalmasının da etkisi olmuştu.

“Nasıl karar verdiniz taa oralara gitmeye?” diye sormuştu bir keresinde kız.

“Takashi, Türkiye’ye geçici süreyle gelmiş bir mühendisti, yakışıklıydı, şıktı, kibardı, şeytan tüyü vardı hınzırın.”  Takashi’nin, ona her gün uzak diyarlardaki bir cennetin hayalini resmettiğini söylememişti. Baharda pespembe açan sakuralar, boy boy çocuklar, büyük bir aile. Hiç yalnız hissetmeyeceği, hep korunup sevileceği, şımartılacağı…

Japonya’da geçen balayı ve balyılları hayallerinden bile güzeldi. Japonca öğrenmeye başlamış, arkadaşlar edinmiş, Takashi’nin işinden ayırabildiği her anı bu yabancı kültürün zenginliğini keşfetmekle geçirmişti. Aşkın alevi sakinleştiğinde ailenin büyümesini hayal etmişlerdi. O ateşten yeni kıvılcımlar yaratmak, yaşamlarını ısıtmak. Olmadı, olmadı, olmadı. Senelerce olmadı. Hiç olmadı.

 

“Yine bir pazartesi, merhaba güzel kızım. Konnichiwa! Napıyorsun?”

“Oooo Nilüfer Hanım, konnichiwa! Kahvaltı yapıyordum. “

“Ben de öğle yemeğimi yiyordum. Bu bizim yemek yediğimiz çubuklar var ya, anlamını biliyor musun? Tanrı’yla aradaki köprü demekmiş, ilk ortaya çıktığında Tanrı’ya yiyecek sunmak için kullanılırmış, ben de buraya geldikten sonra öğrenmiştim. Ama kullanmak çok zor, kabul ediyorum.”

“Ay ben hiç kullanamıyorum onları Nilüfer Hanım. Zaten ben öyle yemekleri de yiyemem pek. Bana hamurişi versinler yeter. Görüntümden de anlaşılacağı gibi. Gerçi göremiyorsunuz ama…” deyip mahcup bir kahkaha attı.

Nilüfer, lacivert çinili kasesinden iki çubuğuyla yakaladığı lahanayı kibarca götürdü ağzına, dinlerken. Ağzındaki hafif ekşi, hafif tatlı lezzeti iyice hissetmek için gözlerini kapadı.

“Biliyor musun? Çubukları yemeklerin yanına koymazlar burada. Yiyen kişiyle yemek arasına paralel koyarlar. Bizim için hayatlarını sonlandıran sebzelere, hayvanlara teşekkür edip, ama onlar gibi ölmek istemediğimizi söylemek için. İlginç değil mi?”

“Ne çok şey öğreniyorum sizden, google gibisiniz valla.

“Sen de bizim sakuralarımız var ya, kiraz çiçeklerimiz, sen de bir kiraz çiçeğisin.”

“Çok teşekkürler Nilüfer Hanım. Utandırdınız beni. “

“Sesin de kiraz gibi tatlı üstelik.”

 “Ne kibarsınız. Bu haftaki biletinizin bedelini ve fotoğrafını yolluyorum size mesaj olarak.”

“Tabii tabii yollayabilirsin…”

Kapattığında internet üzerinden konuşma iyi ki çıktı diye düşündü. Yoksa Türkiye’yi aramak dünya kadar para tutardı. Sonra da parayı nereye götüreceğim ki zaten dedi. Bunu sesli söylediğini sonradan fark etti. Diğer kasenin içindeki pirinçleri de iyice topladı çubuklarla. Bir tane bile pirinç kalmadı kâsede. Çocukken tabağında ne kadar pirinç bırakırsan o kadar çocuğun olur derdi annesi. “Hah, bir iki tane bıraksaydım iyiydi,” diye düşündü. Kendi kendine güldü başını sallayarak. Minik minik pembe kiraz çiçekleriyle süslü sabahlığının kemerini sıktı. Pamuk saçlarını eliyle düzeltti. Sehpanın üzerinde duran boş kaseleri, içindeki çubuklarla aldı, mutfağa götürmek için yola çıktı. Artık uzun süre oturduktan sonra kalkınca bacakları tekliyor, donuyor, anca biraz yürüyünce açılıyordu.

 

Yine bir pazartesi telefondaki uzunca süren sohbetin sonunda iyice açmıştı kalbini.

“Biliyor musun? Karıcığını o çok seven Takashi var ya, bi keresinde aldattı beni. Fiilen değil belki ama, birlikte yemekler yemişler, sohbet edip dertleşmişler ve birbirlerinden etkilenmişler.”

“Aaa ne diyorsunuz? Üzüldünüz mü çok?”

“Üzülmem mi, yapayalnız bir ülkede. Tutunduğum dal kırıldı. Onlar birbirlerine benziyorlardı. Ben kumral saçlarım, ela gözlerim, tüm köklerimle bir ayrık otu misali farklıydım. Kendimi dışlanmış, terkedilmiş, başka bir dünyadanmış hissettim. Ağladım, ağladım. Fuji dağının tepesine çıkıp bağırmak istedim.”

“Sonra ne oldu? Türkiye’ye mi döndünüz yoksa?”

“Yook dönmedim. Bir aşamadan sonra Takashi, benden daha fazla üzülür oldu yaptığına. Bir gün çıktı karşıma, saçlarını kazıtmış. Ayna gibi kafası. Burada özür dilemek çok önemlidir. Türlü yollarla özür dilenir. Kafa kazıtmak da özür dilemenin yollarından biri işte.”

“Affettiniz mi?”

“Bilmem, affettim mi... Affettim mi acaba? Ama birbirimizi sevmeye devam ettik.

Ta ki şeye kadar…”

Bir suskunluk oldu. Kilometlerce öteden bile hissedilebilecek ağırlıkta anlar vardır ya, elle tutsan tutabilecek kadar ağır.

“Şeye kadar… Takashi erkenden gidene kadar. Durdu kalbi. Öylece gitti. Beni buralara getirdi. Tuttu elimden, aldı kalbimi eline, bana bir sürü hayal söz verdi. Yolun yarısında bırakıp çekti gitti. Sadece eşsiz kalmadım o zaman ben, öksüz, yetim, arkadaşsız, kimsesiz kaldım. Ölümlere alışamıyor insan. Sadece alışmış gibi nefes almaya devam ediyor kızım. Senin de canını sıktım…”

“Olur mu Nilüfer Hanım… Şey ne deniyor orada bilmiyorum ama… Allah rahmet eylesin. “ Küçük bir sessizlikten sonra ekledi:

“Biletlerinizin miktarını gönderiyorum.”

“Tabii kızım… Eeee şey, Arigato kiraz çiçeğim. Yani teşekkürler…”

Telefonu kapattıktan sonra tül perdeyi çekti. Ne çok tozlanmış bu tüller yine diye düşündü. Güneş batalı çok olmuştu, bir uyku bastırmıştı inceden. Sayanora, hoşçakaaaal Nilüfer, sana yatak yolu göründü dedi. Aksayarak yatak odasına doğru ilerledi.

Bir sonraki pazartesi günü kiraz sesli kızın telefonu hiç çalmadı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İhap Hulusi Görey: Cumhuriyet'in Görse..Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Daniel Treisman

2 Temmuz 2025

Manipülasyonun Gücü

Günümüz diktatörleri biraz farklı çünkü onların yönetim biçiminin temelinde şiddet değil, manipülasyon var. Donald Trump genellikle sahip olduğu otoriter arzular sebebiyle eleştirilir, hatta otoriter eğilimlerin önünü açmakla suçlanır. Trump’ın liderlik tarzını ülke dışındaki emsa..

Devamı..

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024