Artun Gebenlioğlu • Tesadüf
10 Temmuz 2018 Öykü

Artun Gebenlioğlu • Tesadüf


Twitter'da Paylaş
0

Güneş İstanbul’un sonbaharını var gücüyle ısıtıyordu. Motorun üst güvertesinden karşıya baktığında geçmişi anımsadı. Buraya son geldiğinde babası henüz hayattaydı. Onu ne zaman kaybettiğini unutmuştu bile. Şimdi, değişen çehresiyle semti tanıma çabası nafileydi. Ermeni olduğunu bilseler ne düşünürdü acaba buradaki insanlar? Bir ulusun evladı olmanın beraberinde getirdiği sorumlulukları hiçbir zaman yerine getirmemiş biri neden “öteki” görülürdü? Bunu hiçbir zaman anlamamıştı. İnsan kendini bir yere ait hissedemez diye düşündü. Herkese karşı ardına sığındığı görünmez perde artık çelikten bir duvar olmuştu. Aklından geçenleri tasnif ederken bütün dalgınlığı içinde sevgilisini seçti gözleri uzaktan. –Ailesi bir Türk’le birlikte olduğunu bilse onu tefe koymaz mıydı?– Deri ceketi onu olduğundan güzel gösteriyordu hep, ama kısa boyuna aldırmaksızın taktığı büyük kırmızı çantasından bıkmıştı artık.
Tanıştıklarına altı ay olmuştu. Birbirlerini sevdikleri iddiasındaydılar. Kavga etmemişlerdi hiç. O kadar cesur olmamışlardı hayatları boyunca. Sıradanlık vazgeçilmesi imkânsız bir güvenceydi onlar için. Uzun suskunluklardan hoşlanmaz, hep konuşacak bir şeyler bulurlardı. Ama birbirleri için bilinmezden ibarettiler hâlâ. Hayattan kaçarken ertelediği dünyasına kabul etmişti kız onu. Yeni mezun olmuş, iş arıyordu. Arıyor muydu gerçekten? Henüz kendi hayatına yön veremezken kendine yüklenecek sorumlulukları düşündükçe kanı çekiliyordu. Ortak çabayla yürüttükleri ilişkileri özgeçmişindeki tek kayda değer başarısıydı. Çocuğun –bir Ermeni’ydi– anlatmayı sevdiğini biliyordu ama –bir Ermeni’ydi– gerçek kişiliğinin anlatmadıklarında saklı olduğunun farkındaydı. Onun ailesi de ilişkilerinden haberdar değildi. Çocuk, bu konuyu açmamıştı hiç. –Neden peki? Ne diyeceklerini hiç mi merak etmiyordu?– Tavrı kızı da şüpheye düşürüyordu. Kız, tırmanması gereken çelikten duvarı göremeyecek kadar dalgındı.

Sıkıca sarıldılar birbirlerine. Çocuk kızı öper öpmez pişman oldu. Böyle durumlarda insanların tepkilerini gözlemlemekten kendini alamazdı. Zamanında yaşadığı talihsiz bir olay yüzünden böyle bir güvensizlik edinmişti. Etrafına baktığında onların oradaki bedenlerini gözleriyle ortadan kaldırmak istercesine bakan insanları gördü. Biraz evvel sevgilisini beklerken çakmak istediği eşofmanlı adam da o güruha dâhildi. Tekinsiz bakışlarının bedenini sarmalamasına çeyrek dakika kadar izin vermiş, sadece sigaralarının dumanını üflediklerinde dışa vuran gizli bir anlaşmaya vardıklarını düşünmüştü. Beraber bankta otururken sohbet etmeye bile çalışmıştı. Oradaki varlığının onaylanmasını ister gibi bir hali vardı. Beklediği karşılığı alamamıştı. Çözüm üretme konusundaki daimi başarısızlıklarına bir yenisini eklemek istemiyordu belki de. Başına gelebilecekleri hissederek uzaklaşma gereği duydu. “Gidelim, yoksa bizi iskeleden atacaklar,” dedi kıza, tedirginliğini sahte bir tebessümle örtmeye çalışarak. Gittiler. Eşofmanlı, parkın ağaçsız tarafından yürüyen, vücut hatlarının siyah taytı içine sıkışmayı reddettiği kadının arkasından bakmaya koyuldu. Sigarasının dumanını keyifle üfledi.

Kimse onları buraya davet etmemişti, sonbaharda birden yüzünü gösteren yakıcı güneşi kimsenin çağırmadığı gibi. İnsanların gücü ancak onlara yetiyor olmalıydı. Tehditkâr bir bakış içlerini ürpertmeye yetmişti. Ama güneş, ışıklarını onlara bunu yapanların alnına vuruyordu merhametsizce, intikamlarını alırcasına. İskele mahmurlaştı.

Karınlarını doyurdular. Sahil boyunca yürümeye karar verdiler. Yan yana uzanan müstakil evler, yalılar görmezden gelinemeyecek kadar çok ve büyüktü. O evlerden birini beğendiler, sonra öbürünü derken neredeyse tümüne talip olduklarını anlamadılar. Kız, bir gün o küçük saraylardan birinde yaşama hayaline çocuğu da dahil etmeye çalışıyordu, ama o buna yanaşmadı. Bakmak ve görmek arasındaki çizgi kafasında o kadar kalın hatlarla çekilmişti ki bir düşüncenin derinliklerine inmekten acizdi. Yıllar ona soru sormayı, sorgulamayı öğretmemişti belki, fakat onun da kısır döngüsünü kırmak için pek çaba sarf ettiği söylenemezdi. Yaptıkları değil yapamadıkları için kafa patlatmayı, yapamadıklarının üstüne gitmemeyi şiar edinmişti. Şatafatlı hayatlar ilgisini çekmiyordu –ya da çeker diye mi korkuyordu?– kızı kırmamak için kendini denize bakan küçük sarayında içkisini yudumlarken hayal etti. Daha fazlasına ne hayal gücünün boyutları ne de içinde bulunduğu hayat koşulları izin veriyordu. Kendini uçsuz bucaksız hayalinin girdabına kaptırmaktan korktu ve dudağında bir sıcaklık hissetti. Gerçek merhaba demişti.

Artık el ele tutuşma özgürlüğüne sahiplerdi. Epeydir yürüyorlardı. Enselerine vuran güneş ve yediklerinin verdiği ağırlık onları yavaşlatırken aşırılıklar silsilesinden bir an önce kurtulma arzusu adımlarını hızlandırmalarını sağlıyordu. Artan yürüyüş tempoları kızın çantasının kaldırıma park edilmiş bir kamyonetin kenarına takılmasıyla tekrar rutine dönmek üzereydi ki biraz ileride meyve sebzelerini kaldırımda sergilemekte olan manav söze girmek için aradığı fırsatı buldu. Artık durmuşlardı. “Ben de hep oraya takılıyorum,” diyerek kimsenin tutunmak için hevesli olmadığı bir dal uzattı. Gülümsediler yalandan. Çocuğun dikkati manavın bıyığına takılmıştı, konuşurken gözlerine değil bıyığına bakıyordu. Gitmek istiyordu bir yandan, ama kız manavı eğlenceli bulmuştu. Tek taraflı sohbet manavı mest etmişe benziyordu. Ona katlandığı için iki sevgiliyi salatalıkla ödüllendirdi. Ne kadar konuşsa o kadar az anlattığını düşünüyor, nezih bir semtte yaşadığı için böbürleniyor, kırk yıldır bu yakada oturup karşı tarafı bayağı bulduğunu söylüyordu. Bunun altında yatan sebebe gelince lafını sakınmadı:
“Bizim buralarda kimse kimsenin karısına kızına bakamaz, izin vermeyiz.”

Karşılarında yazılan yiğitlik destanına kayıtsız kalamayan iki sevgili gizliden gizliye birbirlerine bakıp komik bulmaya başladıkları manavı dinlemeye devam ediyordu. Sözü siyasete ve ülke insanına getirmek için fırsat kollayan manav karşısındakilerin keyfini görünce dayanamayıp sordu.

“Nerelisin koçum?”

Çocuk, “İstanbulluyum” dese bunun karşısındakine kâfi gelmeyeceğini bildiğinden, “Yozgatlı bizimkiler,” dedi.

Bıyığa nereli olduğunu sormamıştı ama o yorumlamadan edemedi.

“Olsun. Ben de Karslıyım. Bak, benim de Kürt arkadaşlarım var. Hepsi iyi, aklı başında insanlar. Diğerleri, bu işleri yapanlar var ya, bunların hepsi şerefsiz, Ermeni bunlar, Ermeni.”
Çocuk tereddüt etti. Doğru duyup duymadığından emin olamadı. Elinde salatalık kaldı öylece. Kız yüzünü dönmüş, doğrudan çocuğa bakıyordu. Ne yapacağını bilemedi çocuk. Daha önce böyle bir söz duymamıştı kimseden. Nasıl olmuştu da söz dönüp dolaşıp Ermenilere gelmişti? Nasıl bir tepki vermesi gerektiğini düşünmeye başladı anlık şaşkınlığı atlattıktan sonra. İçten içe bunu ölçüp biçiyor oluşunu sorguladı. Ermeni arkadaşları kimi zaman maruz kaldıkları ayrımcılıklardan bahsederdi ona. Ama hiç başına gelmemişti. Salatalık boğazına düğümlendi. İkisinin de ondan bir tepki beklediğini anladı. Gülümsedi yalandan. Elinden gelen buydu. Bir iki cümle daha edildi ama çocuk duymadı. Sevgilisinin elinden tuttu. Gittiler.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR