Bir olayın içyüzünün anlatılması, sorulmayanın sorulması önemlidir, edebiyat bu yüzden varlığını sürdürmektedir.
İnan Çetin'in yeni romanı Vadi. Acı bir hikâye anlatıyor Vadi. İnan Çetin hem sert bir hikâye kurguluyor hem on yetkin bir dille anlatıyor. Hikâyesi ve anlatım biçimi üstünde daha çok duruması gereken Vadi üstüne konuştuk.
Semih Gümüş: İnan, Vadi romanın yayımlandı. Vadi’nin önceki romanlarından daha sert bir dramatiği var. Okur üstündeki etkileri bakımından sen neler bekliyorsun?
İnan Çetin: Edebiyatın birey-toplum üstündeki etkisinin gittikçe görünmez olduğu dönemleri çoktandır yaşıyoruz. Bunu edebiyatın rolünün zayıfladığı anlamında söylemiyorum, görünmez olduğunun altını özellikle çiziyorum. Bu etkinin görünmez olması bilinçli bir politika mı yoksa zamanın doğal akışı içinde yaşanan bir durum mu bilmiyorum ama şu gerçek ortada duruyor: İnsan hikâyesiz bir hiçtir. Bu yüzden Vadi'nin sert dramatiğinin okur üstünde önemli bir etkisinin olacağını, okurun zihinlerimize doğrularla harmanlanmış yanlışları, eksikleri, suçları, trajedileri fark edip tarihi, bugünü, yarını kısaca değerlerini yeniden sorgulayacağını bekliyorum.
SG: Çok trajik bir hikâye anlatıyorsun. Daha doğrusu yaşanan trajedinin roman kişileri üstündeki etkilerini... Suphi’nin kendini arayışı düpedüz acı bir hikâye. Bizde son zamanlarda Vadi’deki kadar sert bir trajedinin yazılmadığını söyleyebilir miyiz?
İÇ: Sanırım yazılmadı. Varsa da ben haberdar değilim.

SG: Sen Dersimlisin, kendini oraya ne kadar ait görüyorsun? Vadi’nin başlangıcı 1938’e gidiyor, onun için de soruyorum.
İÇ: Bir sayfa gibi düşünüyorum hayatı, üstüne bir şeyler yazılmadan önceki beyazlığı ile üstüne bir şeyler yazılıp silindikten sonraki beyazlığı arasındaki farkları görmek yeteneğini edindiğimi varsayıyorum. Bu bakımdan, bir yanım hep Dersim'dedir, sayfanın belki de en beyaz halidir. Çocukluğum. Ne ki sayfanın bu beyaz halinin üstüne yazılan bir şey varsa sonradan yazılanlar silinince hop diye ortaya çıkıyor. Vadi'nin 1938'e gitmesi, oradan başlamasının bir yanı bu. Öbür yanıysa 1938'deki katliamın bireyler, aileler, toplum üstündeki etkisi. Tarih öyle bir şey ki peşinizi bırakmaz, "bir milletin tarihi" denir örneğin, sanırız ki her ayrıntısıyla önümüze konuluyor, öyle olmuyor tabii, ayrıntıların ortaya çıkmasına edebiyat aracılık ediyor. Bir olayın içyüzünün anlatılması, sorulmayanın sorulması önemlidir, edebiyat bu yüzden varlığını sürdürmektedir.
SG: Pervane ile sonradan ona kaybettiği bebeği Suphi’nin adını verdiği Hidayet’in hikâyesine benzer bir gerçek hikâye biliyor muydun? Dolayısıyla gerçekten yaşananlardan ne kadar ve nasıl yararlandın?
İÇ: Gerçeklerden çokça yararlandım, ama gerçeklerin daha da trajik olduğunu söyleyebilirim. Bu sert dramatiği kurmacaya aktarmakta ne kadar ileri gidebileceğimi hep düşündüm. Hatta bu hikâyeyi yazmaya başlamadan önce, annesinin kanıyla beslenen bir başka kişiyle tanışma fırsatım oldu. Tamamen rastlantı. Bir arkadaşımın arkadaşıydı. Suphi dünyanın ücra bir köyündeyken, tanıştığım kişi dünyanın başka bir ücra yerinden, Bosna'dan. Rastlantıya bakar mısın! Çok sarsılmıştım, hatta Bosna'da yaşanan trajik hikâyeyi de romana almayı düşündüm ama sonra vazgeçtim.
SG: Romanın uzun bir öykü zamanı var. Araya önemli olaylar, gelişmeler giriyor. Bu sorunu çok da hacimli olmayan romanında çözmeye çalışırken hangi güçlüklerle karşılaştın?
İÇ: Hikâyenin tarihi boyutunun iyi anlaşılması için kronolojik zaman düzeninin en uygun düzen olduğu kanısıyla romana başlamıştım. Ama roman sinematografik anlatımı zorunlu hale getirdikçe kronolojik zaman düzeninin de kaymaya başladığını fark ettim. Uzun bir hikâye zamanı önümde duruyordu. Bu zamanı tüm ayrıntılarıyla anlatmam imkânsızdı. Anlatırsam zaman, romanın bizzat konusu olabilirdi. Bunu istemiyordum çünkü derdim romanın meselesini kendi boyutlarıyla olabildiğince iyi anlatmaktı. Üstelik romanın üç yüz üç yüz elli sayfa olması planım vardı. Bu zorluğun altından kalkmam için romanda üç zamanı kullanmaya çalıştım. Özellikle zaman geçişlerinde, başka bir deyimle zamanda ani atlamalarda, hızlı geçişlerde bu zaman düzenleri çok işime yaradı. Yani kronolojik zaman düzeninin yanında mozaik zaman düzeni de dediğimiz zaman düzenini kullanarak romanı üç yüz sayfada bitirdim.
SG: Romanda doğanın da önemli bir yeri var. İstanbul’da yaşıyorsun, doğayla ilişkin Dersim’den ayrıldıktan sonra kopmuş da olabilir. Vadi biraz da doğaya borç ödeme mi?
İÇ: Romanın hikâyesi, hikâyenin geçtiği mekânlar gibi faktörlerin yanı sıra doğaya verdiğim değer, doğanın varlığın özünü barındırdığına olan inancım da bunda etkili oldu. Çocukluğumu, ilk gençlik yıllarımı Dersim'de geçirdim, oradan ayrıldığımda on beş on altı yaşındaydım. Hayatımın çoğu İstanbul'da geçti, doğal olarak Vadi'de can bulan doğadan uzak yaşıyorum ama son on-on beş yılda doğduğum yere daha çok gittim. Vadi'de doğa adeta bir karaktere dönüştü, benim okura veremediğim pek çok şeyi doğanın okura verdiğini düşünüyorum. Bu bakımdan bir borç ödeme söz konusuysa karşılığını hemen aldım demektir bu.
SG: Vadi’nin anlatılması zor bir hikâyesi olduğu kuşkusuz, bunun üstesinden önceki bütün yazdıklarından daha olgunlaşmış dilinle geldiğini düşünüyorum. Sen ne dersin?
İÇ: Dili dikkatle ve yetenekle kullanmak herkesi sanatçı yapar. Ama bu bitmeyen bir süreçtir, yazarın ölümüyle de sona ermez bence, yaşamaya devam eder. Bir sonraki romanımda başka bir dille karşı karşıya olabilirim, bu beni mutlu ediyor. Her yazdığım eserin farklılık taşımasını isterim. Belki beni ben yapan pek çok özelliğim her zaman fark edilir, üslup, dil gibi ama değişimle birlikte fark edilmesi daha iyi geliyor bana.
SG: Peki anlatıcının rolünün biraz fazla olduğunu hiç düşündün mü?
İÇ: Bu, romanda kullandığım zaman düzeniyle ilintili bir durum. Anlatıcının rolü zamanı parçalardan oluşturarak güncele taşımasıydı. Karakterlerin rolü ise kronolojik zaman düzeni içinde varlığını ispat etmek, görünür olmaktı. Rolleri başlangıçta böyle belirlemiştim ve bundan taviz vermemeye çalıştım.

SG: Ben bizim edebiyatımızın Doğu anlatı geleneğine dayalı oluşunun onu Batılı anlamda kurmacadan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Senin de masallardan da beslenen bir dilin var. Burada kurmacayla ilgili sorunlar olduğunu düşünüyor musun?
İÇ: Benim anlatı evrenimde gerçekliğin beslendiği alanlardan biri de gerçeküstü olaylardır. Bunlar algılar, beslenilen bilgi kaynakları, sezgiler, inançlar, doğada var olup doğaüstü görülebilecek olaylar, hatta olgulardır. Bu evren daha zengin ve katmanlı bir evren algısını destekler. Borges'in edebiyat evreniyle sözgelimi Yaşar Kemal'in edebiyat evreninin arasında bir bağlantı kurabilir miyiz? Kurabiliriz. Bana göre gerçeği anlatmak, gerçekliğin fiziki kurallarına bağlı kalmaktan geçmiyor. Başından beri edebiyata, fiziki gerçekliğin yanı başında duran başka bir gerçeklik olarak baktım. Bu gerçeklik dünyevi ve dünyevi olmayan tüm kaynakların yaşandığı bir evrendir ki geçmişi kimine göre insanlığın ortaya çıkışıyla ilişkilidir. Yaratılış hikâyeleri, Gılgamış Destanı gibi metinlerin bize gösterdiği de budur. Bizim edebiyatımızın kurtulamadığı şey, insanı eşref-i mahlukat düzeyinden gerçeklik düzeyine indirememesidir hâlâ. Batı'nın çıkmazı ise insanın doğa dahil her şeyi kendi varlığı, dönüşümü, rahatlığı için istediği biçimde değiştirme gücüne sahip olması düşüncesidir. Ben bu ikisinin de eksikliklerinin olduğunu düşünüyorum. Gerçek, bize varlığımızı kabul ettirir ama gerçeküstü ise bize başkalarının varlığını söyler. Bu iki güçten besleniyorum. Gerçeği anlatıyorum ama büyüyü de o gerçekliğin içinden çıkarmaya çalışıyorum.
SG: Yazarlar kitapları yayımlandıktan sonra onları okumaktan korkar. Ya bazı önemli sorunlar kalmışsa! Sen de sonradan, Vadi’de daha iyi olabileceğini düşündüğün yerler ya da anlatım sorunları olduğunu hiç düşündün mü?
İÇ: Vadi için henüz bunu düşünecek vaktim olmadı, ama önceki kitaplarımı okurken düşündüm bunu. Kusursuzluk aramıyorum, o anlamda değil, eksiklikler anlamında bunu düşünürüm.
SG: İnan, öyküyle başladın ama sanırım romana daha çok ağırlık veriyorsun. Sana hangisi daha çekici geliyor?
İÇ: Öykünün daha çok dile yaslanır düzeneğinin romanda da öne çıkmasına hep özen gösterdim. Ancak romanın yazarından fazlasını beklemesi beni daha kışkırtıyor diyebilirim. Bu beklentiler hayatla ilgili, yaşanmışlıkla, dünyayı, doğayı, mekânı, kişiyi, canlıyı, cansızı daha iyi tanımakla birlikte onları birer birer yeniden yaratmakla ilintili. Öyküde de bu böyle elbette, ama öykü çağrışımlarla hareket eder, roman ise olabildiğince anlatmakla.
SG: Peki roman yazmakla öykü yazmak arasındaki farklar neler, zorluklar ya da kolaylıklar. Kendi deneyimlerinden çıkarak biraz anlatır mısın...
İÇ: Öykü yazarken hikâyenin kendi kendini inşa etmesine daha çok olanak veriyorum. Bu açıdan öykünün zorlukları da kolaylıkları da kolayca görülmüyor. Ancak öykünün dile dayalı düzeneğinin hem zor hem de kolay diyebileceğim tarafları var. Roman ise söylediğim gibi benden daha çok şey istiyor. Bu da zorlukları beraberinde getiriyor.
SG: Romanlarını nasıl tasarlayıp yazıyorsun, yani çalışma biçimin nasıl?
İÇ: Öncelikle fikrin, romana konu edineceğim hikâyenin kafamda olgunlaşmasını bekliyorum. Bu süreç belki de en uzun süreç benim için. İçimde gömülü olan bir hikâyenin ortaya çıkmasını bekliyorum adeta. Çıkıyor da. Vadi'yi yazarken de yaşadım bunu. Kafamda bazı kavramlar dolanıp duruyordu. Sonra bu kavramlar küçük küçük hikâyelere dönüştü ve bir gün ansızın bilinçaltımdan yüzeye çıktı. Sonra yazacağım hikâyeyi baştan sona kurguluyorum. Kişiler, mekânlar, yazarın rolü, zaman derken ince ince hesaplıyorum. Ardından yazmaya başlıyorum. Ancak hiçbir romanımda veya öykümde kurguladığım hikâyeye sadık kalamadım, yazarken kendi yolunu çizen kişiler, kendini dayatan olaylar çıkıyor mutlaka.
SG: Vadi'den biraz uzaklaşalım. En sevdiğin yazarların ve kitapların adlarını verir misin?
İÇ: Belki de bir insanın köklerinden kopamadığı gibi edebiyatseverler de edebiyatın güçlü köklerinden kopamıyordur. Bu yüzden klasiklerden neredeyse pek çoğunu severek okuyorum. Aslında sevmekle birlikte beni kışkırtan yazarları okumayı da yeğliyorum. Bu liste sürekli değişiyor elbette. Sözgelimi, Orhan Pamuk, John Fowles, Umberto Eco, J.M. Coetzee, William Faulkner, Vüs'at O. Bener, Toni Morrison gibi yazarlar beni başka yazarlara götürebiliyor ve listem zenginleştikçe değişiyor.
SG: Peki en sevdiğin kitabın? Ben Vadi olduğunu tahmin ediyorum.
İÇ: Yeni bir roman yazana kadar böyle olacak.
SG: İçinde bulunduğumuz edebiyat ortamını nasıl değerlendirdiğini de sorabilir miyim... Eksikler, sorunlar...
İÇ: Edebiyat ortamının en büyük eksiklerinden biri edebiyatta eleştirisinin zayıflaması, sadece akademik alana çekilmesidir. Bu eksiklik her yönüyle kendini gösteriyor.


.jpg)



