Sokağa girdiğimde akşam oluyordu.
Sağanak yağmurun ıslattığı evlerin cilalanmış, morlara, turunculara, nefti yeşillere bürünmüş pencereleri iki yanımda zikzaklar çizerek uzanıyor. Taş duvarların oyuklarında bir kertenkele kuyruğu görmeyi umuyorum.
Az ötede ahşap bir kapı kapandı. Üzerindeki döküm tokmak önce havalandı, sonra tok bir sesle yerini buldu. Birazdan ezan okunur, duaya geç kalacağımı söylemedim, beklerler. Oysa trendeyken arasaydım, belki de hiç gelmeyeceğimi düşündüler, belki de ben öyle düşünmelerini istedim. Buralara gelmeyeli öyle uzun zaman olmuş ki, adımlarım heyecanıma yetişemiyor. Yürüyorum, sanki birazdan karşıma bir bina çıkacak ve ben bunu daha önce görmemiştim diyerek hangi yöne gideceğimi şaşıracağım. Ara sıra yanımdan insanlar geçiyor. Başımı şu kesme taşlardan kaldırıp birinin gözlerine baksam bir belki iki saniye, sizi bir yerlerden tanıyorum hissi yerleşir bakışlarıma. Desem ki, “Hani köşede Marangoz Halil vardı, kırk yıllık oyma ustası, kalmadı tabii, şimdi o zanaat nerede.”
“Vardı da,” deseler.
“Şimdi yok mu,” diye sorsam.
“Av tüfeğiyle vurdu kendini,” deyiverseler.
“Bildin mi?”
“Bildim,” derdim muhakkak. İçim ferahlar mıydı, hesaplaşmış olur muydum? Babamın eceliyle ölmesi bana mı ceza oldu kim bilir.
Önce bir kapı sesi duyardık. Sundurmanın altına yuvalanmış, gözlerden sakınan güvercinin evine hürmetten uzak. Sarsıntısı ardından gelirdi. Hava rüzgârlıysa durulana kadar bir iki çarpıp durur, kışsa zifiri karanlığı, keskin soğuğu içeri taşırdı. Sobanın kömürü geçmiş olurdu. Cılız alevler o karanlık odada, sönmeye yüz tutmuş sigaranın son parlayışı gibi sağa sola savrulurdu. Ne bir çıtırtı ne bir sıcaklık. Ayak seslerine sıra gelince elimi kalbime koyar beklerdim. Avuç içime değen sese işaret parmağımla eşlik ederdim. Hep sayıp sövecek bir şeyler bulurdu. Şimdi derdim, etekleri çiçekli divanın köşesine çöküyor, şimdi üzerinden sıyırdığı yeleğinin iç cebine uzanıyor, Birinci sigarasını pat pat sağ elinin üzerine vuruyor, birini çekip alıyor, parmaklarının dibine yerleştirip kibriti yakıyor. Çıt.
Bölük pörçük kelimeleri odaya dağılır, kapıyı geçip bana gelene kadar bütün sesli harfleri düşürürdü. Sonra sesi yükselir tek bir cümle can bulurdu.
“Songül, yemek getir.”
Songül, analığım mutfağa girer, incecik bileklerinin taşıyamayacağını düşündüğüm ağır tahtayı alır, sessizce tezgâha koyar, ekmek keserdi. Tepside bir çatal gıcırtısı, gevrek bir susam kokusu tam da beklediğim sırada yayılırdı ortalığa. Tepsiyi kavrayıp mutfaktan çıkışı babamın, “Hadi dedim, yemek,” seslenişine denk gelir, endişem son bulurdu. Her akşam. Her akşam olan daha neler vardı bilmiyorum ya da hatırlamıyorum. Analığımı anlayamazdım. Hiç şikâyet etmeyen yirmi birinde içi sönen analığım. Onun olmayan üç çocuğun üzerine geldi, üç kız çocuğunun saçlarını ördü, baktı yıllarca. Yaşadığı gibi sessizce öldü genç yaşında. Annemin öldüğünü görseydim ancak bu kadar üzülürdüm sanırım.
Soldaki sokağa saptım. Yağmur dindi. Kırılacak dökülecek neyim kaldı bundan sonra. Peki ya üzülecek. O halde dönebilirim artık buralara. Yerimi yurdumu, evimi barkımı bıraktım ve çıktım diye anlatacağım bir hikâyeye ihtiyacım yok artık. Doğum gününe değil de ölüm gününe selam olsun koca marangoz. Bir türlü sevemeyen yüreğine de. Duyar mı?
Taşlıkta otururken mavi çiçeklerden başımıza taç yapardı Songül. Biz kendimizi güzel bulur, ortalıkta oyalanırken onun yüzü solar, dünyanın yükünü taşımış da bezmiş gibi kolları iki yanına düşer, mırıldanırdı. Şimdi bakıyorum da serpilen, boy atan, hayalleri ve heyecanları bir o kadar büyüyen bizlerin arasında, edepsiz yatak fısıldaşmalarımızda kim bilir ne çelişkilere düşmüştür. İçi ne kıyılmıştır yiğit delikanlıları, kasaba yakınlarındaki buluşmaları dinlerken. Hiçbirini babama anlatmayacağını bilirdik, sırdaşımız gibi de gelmezdi. Sessiz sakin bir gül yaprağı misali, adına uygun bir edayla odanın köşesinde bekler, bizi dinler, ancak hepimiz yattıktan sonra odadan çıkardı. Onun dal gibi bedeniyle evin içinde dolaşması, yorulmak nedir bilmeyen işlenişi beni nedensiz huzursuzluklara iterdi. Yine de yaptığı her şeye hayran kalırdım. Bize hiçbir şey anlatmazdı, belki böyle bir adamın yanına uzandığında geceler ona da bitmez gelirdi. Hatırladığım sadece bir kez bana içtenlikle açıldığı. “Genç kızsın artık,” demişti. Onu anlayacağıma inanmıştı. Bir çocuk istemişti tutunabileceği, kendine ait bir dal olsun istemişti hayatta, sadece ona ait. O bile olamadı. Zayıf bedenini ne çok korumaya çalışmıştı dayaktan. Hepimiz kadar nasibini alırdı. O kozayı yırtacak rahat bir günü olmuş muydu ki gönlü sakin uyusun.
Hiç unutmuyorum. Gitmemi de istememişti, “Diğerleri olsa hadi neyse de seni çok ararım,” demişti. Kalamayacağımı o da biliyordu
Ablam telefonda haberi verdiğinde ikimiz de sustuk. “Babam,” demişti. “Hastaneden çıkamadı.” Beklemişti, ses vermemiştim. Aliye’nin yedi yaşına bastığını laf olsun diye söyledi uzun suskunluğumuza çare.
“O kadar oldu mu, görse tanımaz beni,” dedim.
“O çok üzüldü teyzesi.”
“İyi bari en azından onun için üzülen birileri oldu.”
“Öyle deme,” dedi. “Son yıllarını görseydin çocuk gibi oldu.”
“Çocuk gibi oldu demek diye tekrarladım.” Çocuk olmayı ne bilirdi.
“İyi,” dedi. “Sen bak durumuna, en azından yedisine belki. Yetişirsin değil mi?” Biraz buruk kapadı telefonu.
Ahizenin kenarını dudaklarıma bastırıp bir zaman öylece kaldım, neden sonra kulağımı tırmalayan kesik kesik la sesini kapayıp ışığı söndürdüm, pencere yanındaki kanepeye uzandım. Songül’ün kumaşa işlediği, bir tepsi boyundaki çiçekleri çerçeveletmiş, duvara asmıştım yıllar önce. “Kekik kokan dağlar, bülbül öten bağlar” demişti yanına oturduğumda. Duymuş nereden duyduysa, bir hevesle işlemişti. Takıldım kaldım her bir renginde. İğneyi her batırışında bir çiçek yarattığına mı bakmıştır, yoksa kumaşı deldiğine mi yanmıştır. Çiçeklerin yarı örttüğü ahşap kapı anladım der gibi baktı. Sırtımı döndüm, kendine hayrı olmayan sokak lambasına bakarken uyumuşum.
Şimdi artık buradayım. Mezarlığa gitmeyi bile planlamıştım trene binerken, vazgeçtim. Umarım yan yana değillerdir. Çantamın içinde kenarları kuş desenli, deniz mavisi yazmayı aradım, el yordamıyla buldum. Allah-u ekber sesine eş zamanlı çevreledim saçlarımı, kollarımı da örtüyor hem, olmadı bir hırka isterim ninelerden. Yine yağmur.