Boşuna çıkarma ayakkabılarını, diyor annem. Daha Selma teyzenlere gideceksin. Hiç kusura bakma, diye dikleniyorum. Elimdeki boş tepsiyi frizbi gibi fırlatıyorum halının üstüne. Ta öbür mahalleye yürüyemem şimdi. Söyle Tufan’a, bunu da o götürsün. Kaşlarını çatıp, yukarı katı işaret ediyor. Çok ayıp. Apartmanı başımıza mı toplayacaksın. Kâseyi elime tutuşturuveriyor. Unutma sakın. Pazartesi Mualla Hanımlarda toplanılıyormuş dersin.
Oflaya puflaya çıkıyorum sokağa. Elimde koca bir kâse aşure. Annemle kavgam sürüyor içimde. Sabahımın içine etti. Alex tam aynasızların eline düşmüş ciyaklarken, bırak sonra okursun, deyip aldı kitabı elimden. Düşündükçe kaynıyorum. Görür o gününü. Akşama kadar odamdan çıkıyor muyum, çıkmıyor muyum. Sinirden tabağın üzerindeki peçeteyi açıp nar tanelerini tırtıklamaya başlamışım. Farkında bile değilim.
Mesafe uzun. Parkur zorlu. Öğle sıcağında aşmam gereken iki dik yokuş var önümde. Yolu yarılamadan pilim bitiyor. Soluğum tıkanık. Hii, hii sesler çıkıyor ciğerlerimden. Lânet olsun. Hep şu ayarı kaçık hormonlarım yüzünden.
Simit fırınının önünden kaçar adım uzaklaşıyorum. İstediğin kadar tok ol, dayanılır mı bu kokuya. Karşı kaldırıma geçiyorum çabucak. Sağımda bitişik iki dükkân. Kocaman teneke tabelaları. Bizim Berber. Sizin Kasap. Karikatür gibi. Her seferinde güleceğim geliyor. İlerde tentenin gölgesinde yaşlı bir adam. Kasketini düşürmüş uyukluyor. Önündeki sepette sarı sarı üzümler. Yanı başında durup soluklanıyorum azıcık. Sadece bir yokuş kaldı. Köşedeki tuhafiyeden sola sapınca ziftli duvarlarıyla ucube apartman kadraja girer.
Sokak çocuk kaynıyor. Güneşmiş, sıcakmış aldırdıkları yok. Sağlı sollu park etmiş arabaların arasında koşuşturuyorlar. Kâseyi kollayarak kenardan kenardan yürüyorum. Bacaksızın biri, yuh, amma şişko, deme gafletinde bulunuyor. Hışımla dönüveriyorum arkama. Tek elimle boğazına yapışıyorum. Lafını bil de konuş. Duydun mu? Lafını bil de konuş. Neye uğradığını şaşırıyor. Abla yapma, abla yapma. Tırnaklarımı etine gömüp haddini bildiriyorum. Biraz abartmış olabilirim. Elimden kurtulunca tabanları yağlayıp ağlaya ağlaya kaçıyor. Salak şey. Ömrü boyunca unutmaz artık bu dersi.
Ağır demir kapıyı itip binadan içeri giriyorum. Haşlanmış et kokuyor ortalık. Elimle yoklayarak otomatı buluyorum. Çalışmıyor. Kör ışıkta, duvar dibine sokulup döne döne tam beş kat çıkıyorum. Kapı önlerindeki ayakkabıları, terlikleri ayağımın ucuyla tekmeleyerek.
Soluğumu düzene sokana kadar basmıyorum zile. İkinci kuş ötüşünde, açılıyor kapı. Melis, artist artist bakıyor suratıma. N’aber? Kedi mırıltısına benzer, usulcacık bir sesle, peş peşe diziyor sözcükleri. İnanmıyorum. Aşure ha. Bize mi? Yok nineme. Annesinin güzel hatırı için, kontrol ediyorum kendimi. Uygun ses tonu, zoraki bir gülümseme. Anneni çağırır mısın, diyorum. Bir şey söyleyeceğim.
Uyuyor, diyor. Kâseyi alıyor elimden. Yüzüne yaklaştırıyor. Bayılırmış tarçın kokusuna. Film çeviriyoruz sanki. Sırf poz. Seyre dalmışken gafil avlanıyorum. Kolumdan tutup içeri çekiyor beni. Gelsene. Ayakkabımı çıkarırken tepemde dikilmiş, kısık sesle konuşuyor. Pancar gibi olmuş suratın. Gel otur da soluklan azıcık. Benim de canım sıkılıyordu zaten. Lâklak edecek biri olsa diyordum.
Önüme düşüp mutfağa götürüyor beni. Kapıyı kapatıyor. Ses gitmesinmiş. Bütün gece uyumamış kardeşi. Diş çıkarıyormuş da kerata. Ocağın üstünde çaydanlık fokurduyor. Koşup ateşin altını kısıyor. Ortalıkta mis gibi bir çay kokusu. Balkon kapısı açık. Tül hafif hafif havalanıyor. Otursana, diyor. Pencere önündeki tabureyi gösteriyor. Sığarsın değil mi? Ne bu şimdi? Düpedüz fil gibisin vurgusu. Nabzım hızlanıyor. Bir laf söyleyeceğim, kalacak. Zor tutuyorum kendimi. İçimden ona kadar sayarken etrafa göz gezdiriyorum.
Masanın üzerinde bir sürü kitap, defter. Kâğıtlara bakıyorum. Formüller, sayılar, gelişigüzel çiziktirilmiş şekiller. Karşıma otururken, her şeyi üst üste yığıp kenara çekiyor. Bana doğru eğilip, gizli bir bilgiyi paylaşıyormuş havalarında sesini alçaltıyor. Ders mers çalıştığım yok. Anlarsın ya. Tiyatro. Rahat vermiyorlar başka türlü. Samimi olsak takılırım. Seni tilki seni. Vay uyanık filan. Felsefe de yaparım icabında. Gıcığım ya kıza. Beden diliyle geçiştiriyorum.
Çay olmuştur, diyor. İçersin değil mi? Kocaman cam fincanlar çıkarıyor dolaptan. Hazır sırtı dönük. Fırsattan istifade baştan ayağa inceliyorum. Siyah bir tayt üstünde. Bacakları upuzun. Gram fazlalık yok kızda. Saçları tatlı bir sarı. Tıpkı şampuan reklamlarındaki gibi. Havalı, havalı dökülüyor omuzlarına. Azıcık bulutlanıyor içim. Hiç mi kusur olmaz, ne bileyim, burnunda bir eğrilik, gözünün altında kara bir ben. Bakışlarımı yakalayacak korkusuyla uzanıp kitaplardan birini alıyorum elime.
Çayları getirip karşıma oturuyor. Bir tabağa kurabiye koymuş. Yesene, diyor. Elmalı cevizli. Kocaman bir ısırık alıp, dudaklarının kenarına bulaşan pudra şekerini diliyle yalıyor. Ağzım sulanıyor. Direniyorum. Yesem mi, yemesem mi? Allah kahretsin. Ceza sahasındayım. Gizli gizli iki kâse aşure yemişim zaten. Bir tane yesem. Yok. Yok. Hastanelik olmak var işin ucunda.
Alsana, diye ısrar ediyor. Nefis olmuş. Saklayamıyorum özendiğimi. Yutkunarak teşekkür ediyorum. İstemem. Sağ ol. Manidar bir gülümseme beliriyor yüzünde. Diyette misin yoksa? Aman boş ver, bir taneden ne olacak? Tut be kızım çeneni. Akıllı ol. Hasta etme adamı. Önüme önüme itiyor tabağı. Bu kadarı da fazla ama. Resmen tahrik bu. Kafam tıkır tıkır işliyor. İç monologlarım kışkırtıcı. Tereddütsüz veriyorum kararı. Doğru açı. Zarif bir dokunuş. Tık. Deviriyorum çay fincanını. En üsttekinden en alttakine kitap, defter ne varsa nasibini alıyor çaydan. Oh, iyi oldu. Eylem güme gitmemeli. İzi kalmalı.
Yerinden fırlıyor. Gözleri gözlerimde. Güzel suratının her bir kası seğiriyor. Gördüm, diye bağırıyor. Bilerek yaptın. Çıldırdın mı sen? Ağır çekim ayağa kalkıyorum. Abartılı bir zorlanmayla, sığıştığım aralıktan çıkıyorum. Maksat sahneyi hafızasına kazımak. Tam önünde durup, sadece bir yöntem, diyorum, sakin sakin. Gördüğün üzere oldukça da etkili. Ne zırvalıyorsun, diyor. Deli misin nesin? İşaret parmağımı silahmış gibi göğsüne dayıyorum. Korkup geri çekiliyor. Tiyatro, deyip göz kırpıyorum. Anla işte. Yorma beni. Gerisini sen getir. Suratı allak bullak. Onu öylece, olduğu yerde, kurulu halde bırakıp çıkıyorum. Neden yaptı? Neden? Neden? Düşünür belki.