İnsan kendi iradesini ve özgür aklını bir başkasına ya da bir sisteme teslim ettiğinde, kendi kişiliğinde bir başkalaşım yaşamaya başlar.
Demokratik ve bağımsız yargıya sahip olmayan ülkelerde özellikle muhalif yazarlar, gazeteciler, televizyoncular, şairler, sanatçılar sürekli bir baskı altındadır. Siyasi iktidarı belgelere dayalı olarak eleştirenler, yolsuzlukların hesabını hukuk sınırlarında soranlar, dindarlık kisvesi altında oğlancılık yapanları bulan, kaçak Kuran kurslarını tespit eden, tarikat yurtlarında çıkan yangınlarda ölenleri ve daha birçok akıl almaz olayları köşesinde yazanlar günümüzde suçlanmaktadır. AKP’ye yandaş olanlar ise milletvekili, bakan, belediye başkanı, vali, kaymakam, sürekli ihale alan iş adamları olmaktadır. AKP’nin bu parayla ya da siyasi rütbe ile insanları tavlama taktiği ne yazık ki tutmuş görünüyor. Bunlar arasında Cengiz Çandar, Ufuk Uras, Hulki Cevizoğlu, Doğu Perinçek, Murat Belge, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, merhum Engin Ardıç, merhum Mehmet Barlas gibi isimleri sayabiliriz.
Bu türden sözde gözde gazeteciler AKP’ye yanaşarak kendilerine bir yer kapma iradesiyle (!) düşüncelerini değiştirmeye başladılar. Bunların arasında bazıları da girdikleri hapiste -olasılıkla- psikolojik sorunlar yaşayıp sonradan takla atanlardır. Nedim Şener yıllarca Atatürkçülük, demokrasi, bağımsız hukuk gibi konularda konuşur ve yazılar yazardı. Ancak hapis yaşamı ona ağır gelmiş olmalı ki bir anda AKP’li oluverdi. Şimdi neredeyse her akşam yandaş TV’lerde boy gösteriyor. Bu bir ahlak, irade ve insanlık sorunudur. Barış Pehlivan ise neredeyse ev adresi gibi olan hapishanelere girip çıksa da, sonuçta yine AKP’yi eleştiriyor. Hiçbir ruhsal sarsıntı yaşamadan, aynen girdiği gibi çıkıyor. Barış Pehlivan’ın bu dayanıklılığı kolay anlaşılır bir şey değildir. Beş kez hem de haksız nedenlerle hapislere düşmüş olması karşısında pırıl pırıl bir bellek, sağlam bir irade, karşı konulamaz bir enerji ile mesleğine geri dönüyor. Kendisini bu anlamda kutlamalıyız. Peki, Barış Pehlivan’ın bu enerjisi ve kaybolmayan iradesinin temel dayanağı nedir?
Pehlivan’ın mesleğine duyduğu sevgi ve saygı, özgür iradesi ve düşüncesi, topluma/okurlarına yönelik duyduğu saygı, büyük bir özgüven duygusu vardır. Eugenid Borgna “Ruhun yalnızlığı” kitabında şunları yazar:
“Çölde ya da kendi evimizde, bir manastır hücresinde ya da bir dağın tepesinde yalnız bulunsak da, dayanışmaya ve iç diyaloğa, bizi kendi bireyselliğimizin ve kendi "ben"imizin sınırlarının ötesine taşıyan aşkınlığa açıksak eğer, ruhumuz yalnız-olmanın kızgın dikenleri tarafından sızlatılmayabilecektir.” ( s.21)
Tecrit şeklinde olmayan yalnızlık, hayatın mihenk taşlarından biridir ve her yalnızlık deneyiminin, kendine has psikolojik ve insani bir yönü, kendine has zamansal bir açılımı vardır: Bu yalnızlık, her halükârda gelecek zamana, istikbale, bekleyişlere ve umuda açıktır. (s.23)
Barış Pehlivan’nın mesleki yaşamından kısaca söz edelim.
Henüz kırk yaşında olmasına karşın birçok ödül almış, ODATV genel yayın yönetmenliği yanı sıra bazı televizyonlarda editörlük ve yöneticilik yapmıştır. Barış Terkoğlu ile birlikte yazdıkları Sızıntı: Wikileaks’te Ünlü Türkler, Mahrem: Gizli Belgelerde Türkiye’nin Sırları, Metastaz, Metastaz 2 Cendere. Her kitabı birçok kez baskı yapmıştır.
Hapishane hücresinde yalnız kaldığında özeleştiri, kendine yönelik bazı tanımlamalar, dışarı çıktığında neler yapabileceğinin konularını tespit edebiliyorsa, onu kapalı bir yerde tutsanız da düşüncelerini engelleyemezsiniz. Kişisel yalnızlığını geleceğe yönelik iş tasarımlarını (yasacağı yazılar ve kitaplar…) yapabiliyorsa o bir tutsak değildir. Demek ki iradesi sağlam ve güçlüdür. Aklı özgürlüğe ve çağdaş yaşama yöneliktir. Kişinin iradesi ne kadar sağlamsa kendisi de o kadar dayanıklı olur. Aslında insan, diğer doğal olaylar ve değerler gibi konuların tamamen içinde değildir. İnsan, özgür iradesi ve aklıyla yarattığı başka bir alanda özgürleşmektedir. Buna ikinci doğa da diyebiliriz. Böylelikle insan doğa yasalarının dışına çıkabilmektedir. Her ne kadar kapalı bir alanda tutulsa da, sonuçta birçok doğal gereksinimden mahrum bırakılmıştır. O halde, insanın kendisi için var olmayan şeylerin özgürlüklerinden söz edilemeyeceğini kabul edebiliriz. Hegel’e göre de insan doğal canlı varlıklardan farklıdır ve yalnızca kendisi için varlıktır.
Daha önce değindiğimiz gibi, Nedim Şener hapishane psikozunu üzerinden atamamış olacak ki, çareyi özgür iradesini AKP’ye yöneltmekte buldu. Kuşkusuz bu onun kişisel sorunudur. Ancak yıllardır söylediği ve savunduğu düşüncelerinin bir anda eleştirdiği bir siyasi partiyi (AKP) savunacak durumuna geliyorsa işte orada ciddi bir ruhsal sorun vardır. Nedim Şener’in ikilem arasında kalma nedeni sağlam bir irade yoksunluğundandır. Barış Pehlivan’nın ise defalarca girdiği hapishanenin onda kalıcı bir etki yapmaması son derece güçlü bir iradenin dışa vurumudur. Barış Pehlivan kendi özerkliğini korumanın bedelini ödüyorsa da kişiliğinden asla bir ödün vermemiştir. Bu iki karakter arasında çok önemli bir farklılık vardır.
“Eğer kişi sırf ceza almamak veya sırf ödül almak nedeniyle bir işi yapıyorsa, özerkliğin en düşük olduğu dıştan ayarlanma (external regulation) durumudur bu, çünkü davranışın nedeni kişinin dışındadır. Eğer kişi ayıplanmamak, mahcup düşmemek, ilgi görmek nedeniyle eylemde bulunuyorsa yansıtmalı ayarlama (introjected regulation) devreye girer. Bu tip güdülenmede sosyal kabul görme ile benlik-değerinin zedelenme tehlikesinin çatışması önemli bir yer tutar. Bu gibi durumlarda kişi ikilemde kalır; ya istediği gibi yapıp özerkliğini yaşayacak ama ilişkileri zedelenecektir veya istenileni yapıp ilişkisini koruyacak ama özerkliğini kaybedecektir. Her iki durumda da en azından sonuçlardan birini seçme şansı ondadır. Dolayısıyla dıştan ayarlanmaya göre, davranışın nedeni az da olsa kişiye de bağlanmıştır (Niemiec, Ryan ve Brown, 2008). Özdeşleşme ayarı (identified regulation) ile birlikte özerklikte artış olur. Bu tip güdülenmede kişi yapılacak olan eylemin sebebini ve önemini fark eder, özümser ve içselleştirmeye başlar.” (Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi-Değerler ve Özerk İrade-Prof. Dr. Suna Tevrüz ve Prof. Dr. Tülay Turgut-Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi Örgütsel Davranış Bilim Dalı)
İnsan kendi iradesini ve özgür aklını bir başkasına ya da bir sisteme teslim ettiğinde, kendi kişiliğinde bir başkalaşım yaşamaya başlar. Yaşadığı süreç onu kendi kişiliğinden yavaş yavaş uzaklaştırır ve kendine bile yabancılaşır. Bu durum, kişinin kendi özüne dönmesini engeller, onu bilinç altında uyarılar yaparak daha önce eleştirdiği sisteme yama eder. Kişi bir yamalı bohça gibi asılı kaldığında ise sıradanlaşır ve sürekli kendi tekrar etmeye başlar ve çeşitli nedenlerle depresif bir kaygı yaşadığında, içinde bulunduğu zaman ve mekân kategorileri değişime uğrar.
Depresif kaygıda, zaman ve mekân kategorilerinde de değişim saptanmaktadır. Psikotik depresyonda, kişinin kendini, gerçek dünya ile kendi değişime uğramış dünyasını günlük yaşamda uyanıkken yaşamaktadır. Bu nedenle, nesneler, figürler, görüntüler derinliklerini yitirir, düzleşir ve yüzeyleşir. Bundan böyle depresif kaygı yaşayan bir kişide ise içinde yaşadığı özellikle kapalı bir mekân, ruhsal bir boğulma ve zorunluluk sonucuna dönüşür. Kişinin bu kaygıyı, ruhsal sorunu, içe dönüklüğü atamama olayı onu iyice âtıl bir durgunluğa iteler.
Bunların temelinde zayıf kişilikli olanlar hemen bu türden rahatsızlıklara tutulurlar. Kapalı alan fobisi, ne zaman buradan kurtulacağının bilinmemesi, sevdikleriyle temas edememesi, onları yaşadıkları dar alan ile sınırlar. Geçmişe yönelik yaptıkları hesaplaşma sonucunda bilinç altlarında oluşan yanlış kararlar ortaya çıkar. “Keşke böyle yazmasaydım”, “keşke şunu söylemeseydim”, gibi. Ayrıca geçmişte yaptıklarını hata olarak kabul eder. İşte en büyük sorun da burada ortaya çıkar. Kendini suçlu hisseder, pişman olur ve sağlıklı düşünemediği için de hatalı bir karar verir. Dışarı çıktığında bir daha geri dönmek istemez. Tüm bu korkulardan, kaygılardan, dehşetli gecelerden, yalnızlıklardan sözde tamamen kurtulabilecektir. Üstelik cebi para da görecektir. Günümüzde bunun sayısız örnekleri vardır. En soldan neredeyse en sağa kadar çok geniş bir yelpazede birçok aydın ve gazeteci böyle savrulmuştur ve mevcut (AKP) iktidarı savunmaktadırlar. Demek ki bunların savrulmalarının temelinde kişiliklerinin sürekli değişkenliği yatmaktadır. Özgür iradelerin olmayışı gibi. Para kazanmak için kendilerine önerilen güçlünün yanında olma isteğini hiç utanmadan kabul ederler…
Barış Pehlivan, hapishaneye gireceği güne kadar hiç sağa sola yalpalamadan, doğru bildiğini çekince göstermeksizin söyleyebilen ve ısrarla elindeki belgelere dayanarak sistemin sorunlarını yazan bir gazetecidir. AKP’nin hukuk baskısıyla elde ettiği özgür irade ve akla dayatmaya her zaman karşı çıkmıştır. Kendi gibi olmanın onurlu bir yaşam olduğunu göstermiştir. Her ne kadar bazı sorunlar yaşayabilse de, sonuçta hapishaneyi kendi doğal yaşamına dönüştürmeyi başarmıştır. Fiziki güçlüklere karşın eğilip bükülmeden, başkaları gibi savrulmadan, özgür iradesi ve aklı ile inandığı yola devam etmektedir.
Uğur Mumcu’nun ünlü sözünü anımsayalım. “Fikir sahibi olmadan, bilgi sahibi olanlar!” Doğrudur elbette. Televizyonlarda neredeyse kadrolu konuşmacılar görüyoruz. Hakan Bayraktar, Mete Yarar ve Abdullah Ağar gibi. Bu türün konuşmacıları her konuda ahkâm kesebilmektedirler. Ekonomiden, dış politikaya, günlük yaşamdan, çevre bilincine kadar… Peki, Barış Pehlivan gibi gerçek gazetecilerin her konuda ahkâm kestiğini gördünüz mü hiç? Barış Pehlivan ana konu olarak AKP iktidarının yozlaştırdığı, bozduğu, yolsuzluklara karıştırdığı kişileri/konulara ele alıyor ve işliyor. Üstelik bunların hepsini de masa başında düşleyerek değil, sağlam kanıtlara dayandırarak aktarıyor. İktidar için tehlikeli görülmüş olacak ki sürekli bir gözetim altında tutuluyor. Bu sebepten ötürü, her yazdığı ve her yaptığı konuşma titizlikle inceleniyor. En küçük bir konuda bile hemen hakkında dava açılıyor. Barış Pehlivan ise her zamanki gibi hiç korkmadan ve kişiliğini bozmadan sadece hukuk kuralları çerçevesinde kalarak yanıt veriyor, yaşadığı haksızlıkları anlatıyor. İsteniyor ki Barış Pehlivan da diğerleri gibi olsun: Parayla, makamla, korkuyla, baskıyla sussun ya da devşirilsin. Ancak bunu bir türlü başaramadılar. Bunun hıncıyla olsa gerek yine uyduruk bir dava ile kendisini hapse attılar. Söz konusu davaya bakan savcı ve hâkimler için ne demeli bilemiyorum. Hukuk tarihinde bu aldıkları karar nasıl anılacak acaba? Bilinen bir öyküdür ama burada tekrarlamak gerekiyor.
1750 yılında Alman Kralı 2. Frederick Postdam’da bir yeri beğenir ve orada bir saray yaptırmak ister. Ancak orada küçük bir yel değirmeni vardır. Sahibi ise ısrarla değirmenini satmak istemez. Kral baskıyı artırır ama değirmenci şu yanıtı da tarihe geçer: “Alamazsın. Berlin’de bağımsız hâkimler var!” Batı dünyası Solan Kanunlarından, Roma Hukukundan, Grek Felsefesinden beslenmiştir. Bizim de içinde olduğumuz coğrafyada ise Hamurabi Kanunları, Babil teokrasisi, Bedevi yaşamı, çöl ve Arap kültürü vardır…
AKP iktidar olduğunda sosyolojik olarak kendi seçmeni yoktu. Genellikle sağ seçmenin ve devşirmelerin oylarıyla iktidar oldu. Bunda medyanın ve bazı dinsel cemaatlerin de büyük bir katkısı vardır. Kendi seçmen kitlesini oluşturamadığı için, yapması gereken din ve milliyetçilik savlarını ortaya koymaktı. Bunda bir nebze başarılı oldu. Ancak asıl sorun kendisine muhalif olanlarla başa çıkabilecek bir yazar kadrosu oluşturmaktı. Bunu başarmadan önce yapması gereken de (ki halen böyle…) hukuk ile tüm muhaliflere baskı uygulamaktı. Medyanın çoğunluğunu da ele geçirdiğinden dolayı iktidarı devam etti. Şimdilerde MHP’nin ne olduğu belli olmayan bir nedenle yardımı ve sürekli büyüyen bazı cemaatlerin desteğiyle ayakta kalmayı sürdürüyor.
Peki, Barış Pehlivan gibiler ne olacak?
Muhalif basın en aza indirilse de AKP’nin sorunlarını, günahlarını göstermeye devam ediyorlar. Tıpkı Barış Pehlivan’ın yaptığı gibi. Hapishanede bile Cumhuriyet gazetesine yazı gönderebilen, belki bir kitap çalışması da yapacak olan, özgür düşünceyi savunan Barış Pehlivan gazetecilik mesleğinin yüz akıdır!






