Evet, çocuklar entelektüel açıdan çok daha geliştiler ama yaşadıkları kentlerden ve sokaklardan mahrum bırakıldılar.
Deniz Sessiz: Berberdeki Papağan kitabınızda “Sadece seyrederek yaşamak!”tan bahsediyorsunuz. Seyrederek yaşamanın ne ifade ettiğini de “Durgun” adlı kasabayla okurlarınıza aktarıyorsunuz. Bu durgunluğun önüne geçmek için sizce sanat yeterli midir yoksa başka yollar mümkün müdür?
Behiç Ak: Sanat durgunluğun önüne geçmek için bir yol olabilir, durgunluğu yaratmak için de. Sanatsal durgunlukla, mahkûmiyete dönüşmüş olan durgunluk arasında bir fark var kuşkusuz. Sanat yoluyla kendinin kılınmışlıkla, mecbur bırakılmışlık arasındaki fark gibi. Sanat hiçbir şey için yeterli değildir. Sanat ilke olarak yetersizdir. Yetememenin estetik yolla ifadesi olan bir yolculuktur sanat. O yüzden kendinle barışırken, savaşır ve kendini yetersiz hisseder sanatçı. Dogmaların esiri olmaz. Onun varoluş mücadelesi bir tür kabullenilmemişlik mücadelesidir. Kendi geldiği noktayı da kabul edemez.
DS: Papağanın, kendini hiçbir kalıba ya da sınıfa ait hissetmemesi, kendine hayran olması oldukça derin bir anlam içeriyor. Papağan karakterinde bir hayvan tercih etmenizin altında nasıl bir imge ve anlam yatıyor?
BA: Bu tür soruların sanat ve tasarımın karıştırılmasıyla ilgili olduğunu düşünürüm hep. Hayır, ben bir tasarımcı değilim. Birtakım anlamlar tasarlayıp onu hikâyelerde uygulamıyorum. Ya da bu sorduğunuz sorunun cevabını verebilecek en son insan benim herhalde. Papağan tesadüfen mi girdi yoksa onu bilerek ben mi soktum inanın unuttum. Ama hikâyemin içine girdiği andan itibaren bir hikâye yazmaya başladı bile. Tabii ki bahsettiğiniz anlamlar okuyucuyla olan diyalog sonunda oluşacak.
DS: Çocukların birey olarak fikirlerinin sorulmasına ne kadar dikkat ettiğini Haluk’un küçük serzenişleriyle anlatmışsınız. Geçmişten günümüze toplumumuzda “çocukların söz sahibi olması” olgusunu nasıl değerlendirirsiniz? Bugün için daha iyi bir tablodan söz edebilir miyiz?
BA: Hayır, ne yazık ki bugün daha iyi olduğunu söyleyemiyorum. Evet, çocuklar entelektüel açıdan çok daha geliştiler ama yaşadıkları kentlerden ve sokaklardan mahrum bırakıldılar. Evlerinde hapis hayatı yaşıyorlar. Şehir mekânını özgürce kullanamayan bireyler için söz sahibi diyemeyiz ama kendilerini daha güzel ifade ediyorlar çocuklar artık. Çocuk edebiyatının yaygınlaşmasının çok önemli etkileri var üzerlerinde ama bununla yetinemeyiz.
DS: Berber İsmail’in anlattığı hikâyelere inanmayan Haluk ve ailesi daha sonra meraklarına yenik düşerek berberden çıkamaz hale geliyor. Hikâye anlatmak kadar dinlemek de insanlık tarihinde önemli bir yer kaplıyor. Bu bağlamda Berber İsmail ve anlattıkları, neyi, neleri temsil ediyor?
BA: İnsanların hikâyeye ihtiyacı var. Yaşamı sıradanlaştırmaktan kurtaran, insanın kendisini özne gibi hissetmesini sağlayan bir sanatsal form hikâye. Masaldan daha fazla bir şey. Çünkü kalıplardan kurtulmuşluk, bireysellik gibi özellikleri bünyesinde barındırıyor. Yazılı bir metin. Rus ya da Ukrayna edebiyatı yüzlerce yıl Leskov’un ya da Gogol’un gelmesini bekledi. Naoya hikâyelerini yazmasaydı Japonlar kendilerinin farkına varabilir miydi… Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sait Faik olmasaydı yaşadığımız toplumu anlamak için çaba sarf eder miydik? Toplumların bireylerin hikâyesizleştirilmesi, insanların sessizleştirilmesidir.
DS: İlk okuduğum kitabınız Postayla Gelen Çocuk adlı romanınızdı. O kitapta da “Gülümseten Öyküler” dizisinde de ekran bağımlılığına dair önemli vurgularınız vardı. Bu romanda da ekranlar ve kasaba arasında bir ilişki var gibi… Nasıl bir ilişki bu? Ekranlar ve iletişim konusunu neden bu kadar önemsiyorsunuz?
BA: Ekran bağımlılığı sıradan bir bağımlılık değil. Bir yer değiştirme aslında. İlişki ve iletişim, düşünce ve algoritma, analiz ve tarafgirlik, gerçek ortam ile sosyal medya yer değiştiriyor. İnsanlar gerçekten soyutlanıyor. Hakikatin peşinde olanların önemsemesi gereken bir deprem aslında yaşanan. Bilimin yerine teknolojiyi geçiren bu değişimi sorgulamalıyız. Ne için? Daha güzel, daha mutlu, daha eşit, doğaya daha saygılı yaşayabilmek için. Hayat bir algoritma değil, çok katmanlı, yoruma sandığımızdan çok daha fazla ihtiyaç duyan bir oluşum. Hikâyelerimiz bu tuhaf paradigmaların dışında seyreden bir hayatın olduğunu bize gösteriyor.






