Beyrut’u Dinle
12 Mayıs 2019 Öykü

Beyrut’u Dinle


Twitter'da Paylaş
0

Cumartesi günü, iki ateşin tam ortası. Bugün bağırma çağırma yok. Bugün tehlike yok. Biraz uzaklaşması gerek sadece. Kötü bir şey olmayacak. Sadece nefes almak gerek. Bisikletiyle gelebileceği en uzak noktaya gelmişti zaten. Gölgesinden faydalandığı terk edilmiş büfeden başka yapı yoktu bu çim alanda. Rüzgâr sesinin yanı sıra çok derinden, belli belirsiz bir müzik duyuyordu. Doğanın frekansındaki bir parazit, mevsiminin dışında öten bir cırcırböceği gibiydi. Yanında biraz kahve getirmişti. Walkman’ini takıp kahveyi eline aldı.

Oturduğu gölgenin tam solunda, eskiden büfenin etrafına gerilen brandaya baktı. Sahilden aralıklarla esen rüzgâr sayesinde nefes alıyor gibiydi. Daha dikkatli inceleyince yırtıklarından dolayı tek gözlü ve kocaman ağızlı görünen brandanın nefes almaktan çok can çekiştiğini düşündü. Kuş sesleri yavaşlayıp kesildi ve rüzgâr durdu. Istırabı sona ermişti. Sönüp yığılmıştı yere. Her şey bu kadar kolay olsaydı keşke, rüzgâr kesildikten sonra insanların da üstüne taş koyup dirilmelerini önleyebilseydi. İnsan uyaranlara alışmamalıydı. Hayatta kalmak için tepkisini kaybetmemeliydi ama çığlıkları duyamıyordu artık. Bir kez daha korksa ölecekti.

Babasının çekmecesinden aşırdığı son sigarayı sırt çantasından çıkardı. Rüzgâr yüzünden çok kibrit harcamış, sadece iki kibriti kalmıştı. Bu sigarayı içemezse birkaç saatliğine ötelediği stresin hemen geri geleceğini hissetti. Kibritlerden birini çantanın içinde çaktı. Ne yazık ki çantasının sökülmüş ipleri tutuşunca sigarayı yakamadan bütün ateşi söndürmek zorunda kaldı. İçinde tek kibrit kalmış kibrit kutusunu çantaya fırlatıp sol elinin iç kenarıyla alnını ovdu. Çirkin görüntüsüne tekrar maruz kalmamak adına üstüne taş koyduğu brandaya baktı. Yıkılmış eski düşmanı dost edinme vaktiydi. Son kibritini ve sigarasını aldı. Üstündeki taşı kaldırıp brandayla örtündü. İçerdeki hava yeterince sabitti. Nihayet sigarasını yaktı. İşbirlikçisine de özgürce dalgalanma ödülünü vermeyi ihmal etmedi.

Yerine tekrar oturduğunda beklediği rahatlamayı yaşayamadı. Rüzgârın sigarasını israf etmesinden kaçınmak için hızlı içmeliydi. Üst üste aldığı derin nefesler hem başını döndürdü hem de külün düşmesini zorlaştırdı. Ağzına gelen tat iyice çirkinleştiğinde sigarayı bitirmeden attı. Ağzındaki iğrenç kurulukla birlikte, en azından bir süre babasından sigara çalmamak için kendine söz verdi. Elinde uğraşacak bir şey kalmamıştı. Geri dönmek gerekti.

Eve bir saat uzaklıktaydı ama yeterince dolanırsa bunu bir buçuk saate çıkarabileceğini biliyordu. Bugün onu eve dönmekten alıkoyan pek çok his vardı içinde. Yine de ailesini merakta bırakmamak için bisikletine binip yola koyuldu. Asfalt yol düzdü, önü de boştu. Odaklanmasını gerektiren bir durum söz konusu değildi. Arabalardan yükselen çirkin müziklere aldırış etmemeye çabalayarak sağındaki ormandan gelen sesleri dinledi. Arabaların seslerine dikkat ettiğini hatırlamıyordu. İlginçtir ki her araba farklı kanallar dinlemesine rağmen derinden, biraz önce kendisinin bankta otururken dinlediği müziği duyuyordu. Parazit doğada başlayıp gelişim göstermişti, tanıdık hikâye. Ona doğal gelmişti ki dönüp bakmadı bile.

Neden ayrılamadığını mütemadiyen sorguladığı şehre yaklaştı. Uzaktan binalar görünüyordu. İnsanların yıllardır kesmediği gürültü yüzünden şehir homurdanıyordu artık. Doğup büyüdüğü şehrin yoruluşuna kısacık hayatında tanık olmuştu. Bu hızlı değişim onu derinden etkilemiyordu aslında. Kaçıp gidebilmek için çok yalvarmıştı ailesine ama onlar için durum farklıydı. Memleketlerine duyduğu bağlılık çok daha ruhaniydi. O, ailesinin romantik vatanseverler olduğunu düşünüyordu, ailesiyse bir kaçağın nereye giderse gitsin hiçbir yere aidiyet duyamayacağını. Nedenleri analiz edemeyecek kadar genç olanlar ailelerine isyan ediyordu. Ailelerse o kadar çaresizdi ki en ufak bir hareket gerektirmeyen zihni eylemleri dahi gerçekleştiremiyorlardı.

Birkaç yıl önce şehrin en canlı yerlerinden biri olan Hamra Caddesi’ne vardı. Birbirine ya korkarak ya da nefretle bakıyordu insanlar. Canından endişe eden ve başkasına zarar verme niyetinde olmayan bütün insanlar, dinini ya da milliyetini kıyafetleriyle belli etmemeye özen gösteriyordu. Ailesi de ona aynı şeyi tembih etmişti. Hatta yanında daima türban da taşıyordu her ihtimale karşı. Malum müzik cadde boyunca da onu yalnız bırakmadı. Yalnız evine yaklaştıkça durum farklı bir hal alıyordu. Parazit olan müzik değil, onun haricindeki her sesti artık. Müzikle beraber kalp atışı da yükseliyordu.

Olduğu yerde durdu. Aklından birkaç senaryo geçirdi ve her biri için kendisinden ayrı ayrı nefret etti. Beş adım daha atıp sola dönmesi gerekliydi sadece. Evinin sokağı beş adım ve bir dönüş mesafesine kadar inmişti. Beş adımı atsa bile bir dönüşü yapamazdı. Kafasını ya da vücudunu bakmakta olduğu koordinatların dışına çevirmekle “yaşadığı” hayatı değiştokuş etmek istedi. Bu kokuyu unutmak istiyordu. İlk kez karşılaşmış olsaydı ciğerleri bu kadar yanmazdı. Dünyanın grisinden beyazın çekilişine, maalesef ki tam zamanında tanık oluyordu. Fark edilmeyi umursamadan koşmaya başladı. Üçüncü katın camından salınan beyaz muhabbetkuşuna da, annesinin ellerine de yetişmeyi başarmıştı. Kuşu istemeden incitmenin verdiği mahcubiyeti taşıyordu bu eller. Günü her kötü geçtiğinde, biriyle her kavga ettiğinde, her yediği boktan yemeğin gecesinde uykuyla arasına mesafe koyacak o elleri...

Hüngür hüngür ağlayarak kulaklığı çıkardı. Müzik tamamen kesildi. Yandıktan sonra çok kötü bir replikasıyla yer değiştirmiş olan eski evlerine bakıyordu. Gözlerini ve burnunu sildi. Üçüncü kattaki pencereye baktı ve çocukluğunu oradan dışarıyı izlerken hayal etti. Eskiden saçlarının ne kadar güzel olduğunu unutmuştu. Çantasından çıkardığı parayı tezgâha bırakıp tek söz etmeden uzaklaştı. Çocukken ilk fırsatta buradan kaçıp giderek en doğrusunu yaptığını biliyordu. Yıllar sonra bugün, yine aynısını yapacaktı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR